Pazartesi, Mart 27, 2017

Bak sen




Oğul 8 yaşında. 
Banyo yardımcısı  bugün için ben seçildim. 
Oğlan çocuğu cıbıldak konular anlatmaya teşne, başlıyor hemen;
Cinsellik dersleri varmış okulda.
Bir yandan suyun sıcaklığını ayarlarken bir yandan da merakımı belli etmeden kulak kesiliyorum anlattıklarına.
Pipi meğerem Penis’miş.
Hımm olabilir diyorum.
İşte o harika anlardan biri; farkediyorum, ışıldıyor etrafımda.
Ve işte devamı geliyor…
Çük de kukuymuş meğersem.
Bak sen!
Bu sefer hiç oralı olmuyorum.  
Terbiyesiz kerata!
Beni deniyor aklınca, suratında da bundan böyle alışmam gerektiğini düşündüğüm bir sırıtma.
Zamanın cömertleştiği anlar var hayatta.
Ya da hayatın cömertleştiği anlar akıp giden zamanda.  
Hiç kaçırmamak, üşenmemek, bir yerlere not etmek gerek olan biteni.

Öte yandan yaşanılanı katlanılır kılmanın yollarından biri de birşeyler yazmak gibi geliyor bana.  

Salı, Mart 14, 2017

Herkesin Bir Gideni Vardır...

 Stefan Zweig

"Herkesin
Bir umudu vardır,
Bir savaşı,
Bir kaybedişi,
Bir acısı,
Bir yalnızlığı,
Bir hüznü…
Çünkü herkesin bir gideni vardır,
İçinden bir türlü uğurlayamadığı…"

Turgut Uyar


Pazar, Eylül 13, 2015

KAYIP UYKUNUN PEŞİNDE

Israrla gelmeyen uykunun düşündürdükleri saymakla bitmez. Koyundan tutun da şimdi anlatacaklarıma kadar gelmeyen uyku adama saydırır. Kaçırılmış son tarifeli otobüsün ardından geceyarısı durakta tek başınıza oturmuşsunuz, zaman geçmek bilmez.

Israrla yumulmuş gözlerin gerisinde umutsuzca uykuyu beklerken sessizlik kendi sesini duyurur; Uzaklarda havlayan köpekler, geçmekte olan bir arabanın lastiklerinin yolda çıkardığı sesler, bir uçağın uzaklaşan sesi umutsuz bekleyişinize eşlik eder.
Aklıma Turgut Uyar’ın dizeleri geliyor;

AKŞAM ÜSTÜ RÜYASI
Şimdi gemiler geçer uzaklardan
Gönlüm güvertede sereserpedir.
Işıklı geceler,saz sesleri, peynir ekmek
Ne biletim ne param ne dostum var
Pır pır eder yüreğim bakındıkça...
-Uyan Turgut um, garibim, uyan
Bura Terme'dir.

Terme köprüsünden kamyonlar geçer,
Irgatlar üç orada beş burada konuşurlar
Bir gece başlar, yarı siyah, yarı kırmızı
Cigaramı yakar evime dönerim...
-Gidin gemiler, gidin
Vardığınız yerlere selam edin
Gün olur bütün kaygılardan uzak
Ben de gelirim...

Uyku gelmemekte midir yoksa kayıp mı edilmiştir? Bu bilinmemekte ancak yumuk gözlerin arkasında bir durum değerlendirmesidir gitmektedir; Kayıp  edilmiş olması daha mı tercih edilesidir? Kayıp ise sonuçta bulunabilirdir değil mi? Kayıp çorap misali buralarda bir yerlerde olmalıdır kendisi.  Birisinin benim uykumu uyuyacak hali yoktur herhalde?

Uykumu mu çaldılar lan? Ben şimdiye kadar hep kendi uykumu uyumuşumdur. Uyku ahlakı denen bir şey var sonuçta. Kimsenin uykusunda gözüm yok. Kimse de benim uykumu uyumasın.  Burada yatağa uzanmış bekliyorum işte, uykumu almadan bir yere ayrılmam, alınca hiç ayrılmam. Getirin benim uykumu geri. Aslında düşününce bundan pek de emin olamamaktayım; Uykunun nerden geldiğini bilmemekteyiz. Belki kendi uykumuz diye bir şey yok; Başkalarının kaybettiği uykuları uyumaktayız. Ölenlerin uykuları diye düşününce garip olasılıklar geliyor aklıma; Belki de Einstein, Atatürk ya da ne bileyim Hitler ile aynı uykuları uyumaktayız. Başkalarının uykuları başkalarının rüyaları. Belkide gördüğümüz rüyalar binlerce yıldır aynı uykuyu uyuyan bizden önce yaşayan insanların birikmişleri.

Az kullanılmış uyku gibisi yok mu acaba? Ya daha önce hiç uyunmamış  bir uykuya neler vermezdiniz ki? Öyle saf, öyle el değmemiş...

Ya o ilk uyku o nasıl bir şeydi acaba? Diğer tüm uykuların atası o ilk uyku. Belki de önceleri hiç uyumuyorduk. Sonra içimizden birisi bir uyku yakaladı, onu evcilleştirdi sonra başka uykular da geldi ve uykular insanların vazgeçilmesi, kıymetlisi oldu.  

Aslında sınırlı sayıda uyku var da şanslı ya da önce davrananlar mı gözkapaklarını örtüyor huzurla? Çok eskiden herkese yetecek kadar uyku vardı da sonrasında nüfüs artışı ve uyku sayısından fazla insan olmasıyla çağımızın hastalığı uykusuzluk mu baş gösterdi? Öyle mi? Uykunun bir pazarı ekonomisi neden olmasın? Biraz daha uyuyamazsam zengin olmam içten değil. Uykuyu alınır/satılır bir hale getirmeliyim önce.

Uyuyamıyorum işte, olmuyor! Bir boz ayının uykusunu çalacağım! Büyük bir soygun planlıyorum. Uzun bir kış kadar uyumak istiyorum.

Neden uyuyamıyorum, ailevi bir nedeni mi var acaba? Bazıları huzursuz bacak sendromundan çekmekte ailemde. Yumulmuş gözkapaklarım, hareket etmeden yatmakta ve vücudumdaki huzursuz organları belirlemeye çalışıyorum; Bu hastalık bulaşıcı olmasın? Yani organlar arasında... Huzursuz parmak, huzursuz dirsek ne bileyim huzursuz.... bu kadar uzun yatınca bu gibi durumlar normal demek istediğim.

“Hello darkness, my old friend
I've come to talk with you again
...
Sound of silence.....”

Uykusuzluk bazıları için müthiş bir üretim aracına dönüşebiliyor; Chuck Palahniuk bunu başaranlardan; 1993 yılında kendileri, Reno, Nevada’da sefil bir halde geceyarısı sokaklarda aç susuz ve beş parasız sürterken  yaşadığı uyku problemi ona bir fikir verir; Fight Club böyle hayat bulur, Tyler Durden dünyaya gözlerini böyle açar.

Uyuyamıyorum, karanlık oda, özel yatak, yastık, sessiz yalıtılmış oda hiçbiri çözüm olmuyor.

Sana geliyorum bunu bil!
Uyuyorsun
Mışıl mışıl uyuyorsun
Serin uykularda rüyalar görüyorsun
Sakin ve huzurlu nefes alıp veriyorsun
Uykunun ahlakı sadece siz uyuyanlar için
Uykunuzun ahlakı uykularınızı korumak için
Gözlerim uzun zamandır aç bir damla uykuya
Yattığım yerden kalkıyorum
Sana geliyorum bunu bil!


Merkezefendi siz mışıl mışıl uyurken bu şarkıları dinledi
Spoiled – Battlecross
Holy Diver – Killswitch Engage
A Day in the Death – Testament
Sound of Silence - Disturbed
A Touch of Evil – Judas Priest
Velhas Fotos – Tequila Baby

Refuge – Stretch Arm Strong

Salı, Temmuz 28, 2015

Elpis


Bir kez daha başını kaldırdı okuduğu kitaptan. Yine sonuna gelmişti işte. Geçmiş yüzyıldan kalma bir şarkı
çalıyordu radyoda.

O’nu düşündü.

Bakışlarını pencereden dışarı, yaşadığı kulübenin hemen önünde, kırık dökük iskeleye birkaç gün önce
sürüklenerek gelip takılan yer yer boyaları dökülmüş kırmızı sandala çevirdi. Sandalın kulübeye bakan tarafında
dışarı sarkan küreğin hemen altında beyaz harflerle  suya bir batıp bir çıkan o cümle yazılıydı; Sanki her şeyin bir nedeni varmış gibi...
Tekrar kitaba döndü ve bir kez daha en başından okumaya başladı.
Her şeyden haberi olan rüzgar kulübenin hemen yanında göğe yükselen çam ağacına bu öykünün sonunu usulca
fısıldadı.
Her kısa hikaye aslında uzun bir geçmişi saklar diye tekrarladı içinden ilk cümleyi. Kendi geçmişini düşündü
okuduğu kitaba belli etmemeye çalışarak.
Kitap O’nu merak ediyordu aslında. O’nun kim olduğunu öğrenebilmek için daha önce kitabı okuyan kimsenin
farkına varamadığı ne kadar sırrı varsa açık etmeye hazırdı. Ama henüz O bir kişi değil belki sadece bir
duyguydu.
Başını kaldırdı okuduğu kitaptan. Bir kez daha sonuna gelmişti. Radyoda çalan şarkı gökyüzünde beliren
dolunayı selamlamakla meşguldü.
Bakışlarını pencereden dışarı, yaşadığı kulübenin hemen önünde, kırık dökük iskeleye birkaç gün önce
sürüklenerek gelip takılan yer yer boyaları dökülmüş kırmızı sandala çevirdi. Sandalın kulübeye bakan tarafında
dışarı sarkan küreğin hemen altında beyaz harflerle  suya bir batıp bir çıkan o cümle yazılıydı; Sanki her şeyin bir
nedeni varmış gibi...
Birden dolunayın aydınlattığı sandalda, başında renk renk çiçeklerden bir taçla O’nu fark etti.
Uzun süredir dışına çıkmadığı kulübenin önündeki kırık dökük iskeleye yanaşmış kırmızı sandala, hemen 
karşısına oturup elindeki kitabı biraz da çekinerek usulca O’na verdi. Rüzgar ikisinin de yüzünü hafifçe
okşuyordu.
Sandal yavaşça iskeleden uzaklaşırken, O elinde tuttuğu kitabı okumaya başladı; Her kısa hikaye aslında uzun
bir geçmişi saklar diye tekrarladı ilk cümleyi.
Kitap O’nu hemen fark edip, daha önce kimseye açmadığı tüm gizlerini açığa vurdu.
Yavaşça kıyıdan uzaklaşan sandalda bir yandan yaşadığı kulübeye bakıyor bir yandan da karşısında oturan
O’ndan kim bilir kaç defa okuduğu kitabı hayretle sanki ilk defa duyuyormuşçasına dinliyordu.
Ağacın yapraklarına sürünerek gezinen rüzgar, bir an, gözden kaybolmak üzere olan sandala bakıp kendini
kulübenin bacasından aşağı bıraktı. Kulübenin ortasında tahta bir iskemle ve masa, üstündeyse bir kitap vardı.
Esen rüzgarla kitabın sayfaları hareketlendi. Rüzgar açık kapıdan kulübeyi terk etmeden önce kitabın son
cümlesini tekrarladı.
Sanki her şeyin bir nedeni varmış gibi.

Perşembe, Aralık 04, 2014

Feci bemol bir o kadar diyez geceler


1881 yılı sonbaharında, Lyon Open Theater’da dinledikleri romantik müzikle kendinden geçmiş, Francisco Tarrega’yı çılgınca alkışlayanlar arasında Albertine Simonet de vardı. Genç kadın Tarrega’dan ne kadar etkilendiğini,  onun gitarının ne kadar baş döndürücü bir enstrüman olduğunu daha sonra günlüğünde uzun uzun anlatacaktı.
Albertine Simonet işi gücü bırakıp Tarrega’nın arkasından turnenin bir sonraki durağı olan Paris’e bile gitmeyi göze almıştı. Öte yandan yine günlüğünde bahsettiği kadarıyla ilgisine bir karşılık bulamamış, hatta sonunda işi Tarrega’ya bir mektup yazmaya kadar götürmüştü. 
Aşağıdaki şiirin de Albertine Simonet tarafından Tarrega’ya yazılıp, en azından bir kısmının mektup da yer aldığını yine günlüğünden okuyoruz.

İki katlı eski evin bahçe ile giriş kapısı arasında kalan, her iki yanı ve üstü sarmaşıklar ile kaplı dar yol üzerinde bu ilk karşılaşmaları değildi.

Bakımsız turuncu pancurlarına, yer yer dökülmüş beyaz boyasına aldırmadan sabırla biriktiriyordu eski ev.
Ölümün telaşı ölümlülere mahsustu

Yazılmış en güzel şiirlerin ortak dizesi
Tüm mutlu ve hüzünlü sonların ortak kafiyesi
Eski bir şarkı
Evin neredeyse boş denebilecek salonunda yankılanıp, açık pencerelerden dışarı taştı
Ama bu, onunla ilk dansı değildi

Her şeyin mümkün olduğu şarkılardan birinde
Onu kendine çekti

Kusursuz bir gökyüzünde, kayan yıldızların sarmaşıklara döküldüğü o gecede
Bu, onu ilk öpmesi değildi
Memnuniyeti
Belli belirsiz
Bir şiirde buldu kendini
Belki bir mısranın parçası, belki de bir kafiye oldu

Her şeyin mükemmel olduğu şiirlerden birinde
Onu sevdiğini hissetti

Işıkları sönerken artık Ev emindi
Belki bir mısranın parçası belki de bir kafiyeydi.

Francisco Tarrega ve onun müziğine güzelleme olarak yazılmış bu romantik şiirin Fransızca aslından Türkçeye çevirisinde belli ki bazı anlam kaymaları da söz konusu olmuş!
Francisco Tarrega, klasik gitara çok önemli katkılarda bulunmuş İspanyol gitarist, genç yaşında bir kaza sonucu görme duyusunu önemli ölçüde yitirmişti. Belki de gitarda bu kadar ustalaşmasını görme duyusundaki bu kayba borçluydu.  Görme duyusunu yitirmiş birçok ünlü gitarist olmasına rağmen bunun iyi gitarist olmak için zorunlu bir koşul olduğunu kesinlikle söyleyemeyiz. Orhan Pamuk’un Benim Adım Kırmızı romanı geliyor aklıma; Nakkaşların kendilerini körleştirerek renklerden arınmaları, gönül gözünü kullanmalarını hatırlıyorum bir yandan.  
Tüm çabaları sonuçsuz kalan ve ilgisine bir karşılık bulamayan alımlı Albertine Simonet günlüğünde Tarrega’nın ruhunu şeytana sattığını düşünmeye başladığını ifade eder bir süre sonra.

Şeytanla anlaşma yapmak özellikle batı dünyasında pek de yabancısı olmadığımız bir tema. Yine bir yaylı çalgı virtüözü Nicola Paganini’nin de Şeytan’la anlaşma yaptığı hepimizce malumdur. Hristiyan kültüründe Şeytan’la yapılan anlaşmaların ilki ta 6. Yüzyıla kadar gidiyor, hem de Adana’da. O zamanlar Adana’nın sözü dinlenen, saygı duyulan kişiliklerinden olan Adanalı Theophilus bir kıskançlık krizine kapılır ve Şeytanla ilk resmi anlaşmayı yapar. Theophilus illaki bir din adamıdır. Bu olaydan Şeytan’ın Adanalı olduğunu, sözünü sakınmayan, delikanlı bir kişiliğe sahip olduğunu, yeri geldiğinde diğer melekler gibi diplomatik davranamadığını, başına ne geldiyse sırf bu dobralığından geldiğini söylemek tam bir safsatadan başka bir şey değildir.
Batı dünyası anladığımız kadarıyla ta 6. Yüzyıldan beri Şeytan’ la, karşılığında sonsuz gençlik, yetenek, güç vesaire olsun bir alış veriş içinde. İslam dünyasına ise bu konuda tam bir sessizlik hakim; Ruhunu Şeytana satan bir imam duydunuz mu hiç? Öte yandan çağdaş Türkiye Cumhuriyetinde Şeytan lakaplı Rıdvan Dilmen bahsedebiliyoruz. Bu topraklardan çıkan diğer bir örnek ise Arkadaşım Şeytan filmidir kuşkusuz. Atıf Yılmaz’ın yönettiği filmde,  Mazhar Alonson hırslı müzisyen Fatih’i, Ali Poyrazoğlu ise onun ruhunu satın alan Şeytanı canlandırır. Hollywood söz konusu olduğunda Şeytan’ın yer aldığı ve müziğin ilişiklendirildiği en güzel film Kasaba’nın Cadıları’dır. Jack Nicholson bizim jenerasyonun şansıdır.

Gitarı tekrar elime almam aşağı yukarı 20 yıl sürdü. Parmaklarım yıllar önce yaptıklarını hatırlamakta kararsız. Akşamları fırsat buldukça iş dönüşü çalışıyorum. Çok keyif aldığımı söylemeliyim.
Merkezefendi dinledi

Capricio Arabe - Francisco Tarrega -Anders Clemens
Entre Dos Aguas - Paco De Lucia
Maria De La O-   Paco De Lucia
YoVendo Unos Ojos Negros - Paco De Lucia
I'm a man of constant sorrow - Elage Diouf
Mojo - Peeping Tom
Lonesome Blues - Woody Allen
Corpses in their mouths - Ian Brown

Salı, Kasım 25, 2014

Giriş/Tanışma


Bir metindeki yazılmayanlar pek akla gelmez!
Yazar açısından bir meseledir kuşkusuz, ama okur doğal olarak bu konuya pek kafa yormaz.
En son yazımın sonuna fark etmeden yıllar sürecek uzun bir sus koymuşum.
Üzgün olduğumu söylemek gereksiz geliyor.
Ara sıra dönüp sana yazdıklarıma baktığımda hala hoşuma gidenler olduğu gibi okuduğumda hiç keyif almadıklarım, saçma bulduklarım da az değil.  Doğrusu geçen süre zarfında bir şeyler yazmayı çok denesem de bir türlü ortaya “tamam, oldu” diyebileceğim bir metin çıkmadı. Çabalarım hep sonuçsuz kaldı. Bir süre sonra da denemekten vazgeçtim.
Yazılabilecek her şeyi zaten yazdığımı söyleyip kendimi daha da komik duruma düşürmek istemiyorum. Böyle bir ifade kuşkusuz tam bir budalalık olurdu!
Seninle, bu yazdıklarımın buluşmasını sağlayan olaylar zinciri yaklaşık bir yıl önce başladı.

Giriş/Tanışma


Jean de la Bruyere “Bazı insanların ünü ve değeri iyi yazmalarındandır, diğerlerininki ise hiç yazmamalarından” demiş.

Bu iki ucun arasında, kulakları sağır eden bir gürültüyle, bin yıllardır sonu başı görünmeyen bir insan seli akıyor; İşte bu yazılar o akıp giden insan selinden yükselen ve umutsuzca kendini duyurmaya çalışan cılız haykırışlardan bazılarıdır.

Bu metinlerin neden sana teslim ediliyor olduğu, ulaşma şekli, kimin yazdığı, orijinal olup olmadığı, vesaire sorular, devamını okursan fark edeceğin gibi hiçbir zaman cevaplanmayacak. 

Bu metinlerle ne yapacağın senin kararın; Okumadan yırtıp atabilir veya okuyup kendine saklayabilir, kendi yazdıklarınmış gibi başkalarıyla paylaşabilirsin. 

Sana kalmış! 

Artık onlar senin ve hepsi sana ulaşana kadar gelmeye devam edecekler.

Yukarıdaki metinle karşılaşmam hiç de olması gerektiği gibi mıstık bir ortamda veya biçimde gerçekleşmedi. Tuvalette oturmuş İspanyol bir yazarın kitabını karıştırıyordum. Yapmamayı yeğlerdim.
Biten tuvalet kâğıdının yerine açtığım yeni paketten çıkan kokulu tuvalet kâğıtlarının üzerindeki el yazmaları ilgimi çekti.

Ve okumaya başladım.
Okudukça temizlendiğimi daha da arındığımı hissettim.  

Merkez Efendi senin için dinledi, ama artık Spotify’dan
Xploding Plastix – Kissed by kisser
Bullion – Say goodbye to what
Peeping Tom- Mojo
Chris Cornell – Sweet Euphoria
J Roddy Waltson and the business
Ian Brown – Corpses in their mouths

Bu yazı Enrique Vila-Matas Bartlebery ve Şürekâsı olmasa mümkün olmazdı. (Merkez Efendi’nin bu kitabı okuduğu boş bir iddiadan öteye gidemez)

Salı, Şubat 16, 2010

Bir bilinmeyenler kümesi -çocuk-


“Here comes the sun”
İşte, bir gün daha başlıyor. İşletim sistemim açılana kadar, gözlerim anlamsız ve telaşsızca etrafa bakıyor. Bilincim-içimde bir cin- uyanıyor. Bulunduğum zaman dilimi, dün, ondan önceki gün ve daha öncekilerden kalan kırıntılar, sorular ve de sorunlar yavaş, yavaş rastgele-erişimli-hafızamda yerlerini alıyor.

‘Rastgele’ diyorum doğan güne.

Günaydın İstanbul.

İstanbul bu aralar kavgamızın ıslak şehri. Olsun, “Here comes the sun” öte yandan,
şimdilerde telefonumun uyandırma melodisi. Herkese öneririm. Fotokopisini çeker gibi yaşadığımız, biri diğerinden çok da farklı olmayan tespih-danesi-vari günler silsilesine bir yenisini eklemek için gözlerimi açarken, bir bukle yaşam sevinci, çekiç, örs ve üzengi biraderlerden sekip nöronlarım vasıtasıyla bana günaydın diyor.

Sana da günaydın Beatles.

Sonrasında gelen her zamanki hazırlıklar işte; Yıkanıyorum, taranıyorum, fısfıslanıyorum. Kıyafetleniyorum sonra. Evden çıkmadan önce, ayakkabılarımı giymek için merdivenin ilk basamaklarına oturuyorum. Ve afacan da pıtır pıtır gelip, yanıma oturuyor. Başlıyoruz karşılıklı döktürmeye;
-Baba
-Oğlum
-Baba
-Oğlum....

Bu karşılıklı sohbet farklı tonlamalarda bir süre devam ediyor. Sol tekini giyerken ayakkabımın, sağ tekini alıp, uzatıyor bana. Yardımcı oluyor. Bu yardımını beraber alkış tutarak taçlandırıyoruz. Muhabbetimiz derinleşiyor;
-Babbaaa!
-Oğluuum!
Pabuçlar da giyildi, tamamdır. Afacan çantamı bana vermek için çekiştiriyor ve yine alkışlar. Çıkıyorum kapıdan, o pencereye yöneliyor. Apartmanın kapısından dışarı süzülüyorum. Kendileri pencerede, el sallaşıyoruz karşılıklı, vedalaşıyoruz.

Pencerenin önünde durmuş bana el sallarken, oğlum ne düşünüyor acaba?

Çocuk sahibi olmak, soru sahibi olmak demek. Soru yağmurunda çırıl çıplak kalmak demek. Televizyon izletmeli miyiz aceba? Nasıl şekillendirmeli gelişimini? Farklı metodlar söz konusu... Hangi okullara gidecek arkadaşımız? Yediği, içtiği, giydiği konulu soru başlıkları sonra... Bu tip ve benzeri sorular ebeveynlerin kendi başına örüp sonra da sökmek durumunda olduğu ucu delik çoraplar. Bir konuşmaya başlasın, o zaman bir de kendi ürettiği sonu gelmez soruları cavaplamamız gerekecek.

Öte yandan, aklıma bu aralar bir soru takıldı ki, cevaplaması sanki diğerlerinden daha da meşakkatli;

Çocuğunuzun size benzemesini ister misiniz?

Tabii ki ağzının, burnunun, kaşının ya da gözünün benzemesi değil demek istediğim.

İçinizdeki cine benzemesini ister misiniz onun? Her sabah kalktığınızda bakışınıza şekil veren, dünyaya açıldığınız pencerenin benzerinden baksın mı oğlunuz ve/veya kızınız da dünyaya?

Bu soruyu şöyle bir iç rahatlığıyla ‘Evet’ diye yanıtlayabilmek, bas bayağı hesaplaşmayı gerektiriyor kendi hayatınızla, bilincinizle, yaşadıklarınızla. Beklentileriniz, başarılarınız, hayal kırıklıklarınız, daha henüz kırılmayanlar, hepsi, birer, birer adam akıllı masaya koyulmalı bu soru cevaplanırken. Edip Cansever’in dediği gibi, adam olup masaya habire koymalısınız, ama masa da masa olmalı, bana mısın dememeli bu kadar yüke.

Sorumuzun zor olduğu şüphe götürmez, öncelikle bunu kabul etmeli. Sonra iyice düşünmeli. Etraflıca kafa yormalı bu soru üstünde. Zekanızdan memnun nusunuz? Etrafınızla uyumunuz nasıl? Olumlu bir insan mısınız? Özgür düşünebilmek sizin için önemli mi? Vicdanınız ne sıklıkla söz alıyor akıp giden hayatta? Çevreniz, içinde yaşadığınız toplumla ilgili duyumsadığınız sorumluluklar ve bunlarla ilgili kafa yormalarınız, sonucunda hayata geçirebildikleriniz desek? Dahası var; Kendi anneniz ve babanız ile olan ilişikileriniz, onlardan beklentileriniz neler-di bir dolu yaşanmışlıklar ve üstünde düşünülmesi gerekenler var o kulvarda da... Her şey bir yana mutluluk kapınızı ne sıklıkla çalıyor?

Çocuk gelişimi ve bunu belirleyen temel etkenler üzerine tartışma hala sürüp gidiyor; çevresel faktörler mi belirleyici yoksa genetik miras mı? Yazımızın alçak gönüllü halinden ve sürüp giden tartışmalardan cesaret bulup, bilimsellik düzeyini zorlayarak, % 50, 50 desek kaba hesapla. Sonra da genetik mirastan size %25 pay biçsek, böylece kimse üzülmese. Hiç de azımsanır bir etki değil bu. Diğer % 25'in sahibini de şöyle bir gözünüzün önünden geçirseniz fena olmaz herhalde. Bunun üzerine çevresel faktörlerden de size düşecek pay olacak yüklüce; Boru değil babası ya da annesisiniz küçük cinin. Bu durumda yukarıdaki soruya vereceğiniz yanıt ne olursa olsun büyük olasılıkla çocuğunuzun penceresi sizinkinden çok farklı olmayacak gibi görünüyor.

"İnşallah annesinin de, babasının da en iyi yanlarını alır" diyenler oluyor. Bu alanda yapılan araştırmalar genlerimizde yer alan işlevsiz çöplükvari kısımlar olduğunu gösteriyor. Bu durumda da tanrı mükemmeliyeçiliğinin bu işe pek karışmadığın söyleyebiliriz. Oradan bir şey ummak mantıklı değil anlayacağınız. Doğan bebeğin gen mühendisliğinde ustalaşıp sazı ele almasını da beklemeyemeyiz herhalde. Sonuçta şu soru da akla gelmiyor değil;

Bu soruyu, kendine neden çocuğu yapmaya karar vermeden sormadın lan?

Iggh
“Here comes the sun”

Merkezefendi sevenleri için dinledi

Melania Fiona -Give it to me right
Noisettes - Never forget you
Adele & Raconteurs - Many shades of black
Sharon Jones - How long do I have to wait for you
Amy Winehouse - I'm no good
Amy Winehouse - Back to black
Alabama 3 - Hotel California
Goldbug - Whole lotta love
Super Furry Animals - The very besy of Neil Diamond
Cesaria Evora - Angola (Carl Craig's remix)
Ian Brown - Kiss ya lips
Tanju Okan - Koy koy koy
İlah İrem - Konuşamıyorum
Selda Bağcan - İnce ince

Perşembe, Eylül 24, 2009

Maç Sakarya'da İzlenir

Fenerbahçe'nin maçlarını Sakarya caddesinde seyrediyorum. Hafta içi, UEFA maçları ise biraz sıkıntılı, her zaman Sakarya'da izlemek mümkün olamıyor ne yazık ki.

Geçen Fenerbahçe - Sion maçını eve yakın olsun diye bizim oralarda bir pastanede seyretmek zorunda kaldım. Bir kere limonata ve çay ile maç seyredilmiyormuş onu gördüm. İkincisi pastane kılıklı yerlerde bir maç izleme adabı oluşmamış onu farkettim...

Mekan şu şekilde : Uzun ince bir terasa kocaman masa ve koltukları dizmişler, ileriye bir perde kurmuşlar, ortada da bir koridor oluşturmuşlar. Garsonlar vızır vızır, hatlarında birbirleri ile yarışan dolmuşlar gibi koridorda gidip geliyorlar. Bir saniye eksik olmuyor a.k garsonları perdenin önünden. Ulan ne bitmez servismiş yahu, getirdiğiniz de çay, limonata, pasta börek, nedir yani abi... Yanımda kayınpeder olmasa saydıracam heriflere, ama kayınpeder garsonları tanıyor, ayıp olmasın filan diyorum... Benden başka da rahatsız olan yok gibi, nasıl iş anlamıyorum... Garson orta sahada oynamaya devam ediyor, ulan diyorum bari dk. 70 olsa da kurt hoca Daum, garsonu çıkarsa yerine, razıyım, Selçuk Şahin’i soksa... Gerçi ortadaki garsonlar o kadar fazla ki, üç oyuncu değişikliği bile kurtarmaz bizim maçı... Maç 2-0 galibiyetimiz ile sona eriyor... En son dayanamıyorum, garsona “ Hocam, helal olsun, Gökhan Gönül bile senin kadar gidip gelmedi” diyorum... Garson pis pis sırıtıyor, farklı frekanslarda olduğumuz belli, sanki herife sempatiklik yapıyormuşum gibi “ Abi, görevimiz diyor”... “Senin ta a.k “ diyorum içimden...

Perşembe, Ağustos 20, 2009

Baba oğul ve kutsal gen- Hepsi yan yana-

Salonun tam ortasında, küçük bey için çeşit, çeşit oyuncak ile dekore edilmiş rengarenk mikro oyun parkında oturuyorum. Tam karşımda hazret. Şişman, bıngıl yanaklar ve löp, löp et. 10 aylık bir pehlivan.

Küçük bey beni bekliyor. Oyun oynuyoruz. Aslında ben öyle olduğunu düşünüyorum. Onun için bu yaptığımız ne anlama geliyor pek belli değil. Görüntü itibariyle paylaşımımız tavana vurmuş gibi bir hal var.

Elimde türlü çeşit oyuncakımsı nesne. Üst üste diziyorum özenle. Küçük bey bir hışımla bozuyor özensizce. Diziyorum ve hemen bozuyor kendileri. Tekrar ve tekrar. Sabaha kadar dizsem, kendileri üşenmeden sabaha kadar bozacak. Son derece ciddi. İş edinmiş kendine. Üst üste duran nesnelere sinir oluyor. Üst üste düşmanı. Herşey yan yana durmalı ona göre. Bu durum sadece oyuncakımsı nesneler için geçerli değil. Mesela koltuk üstünde duran uzaktan kumandalar; Önce koltuğun kenarına tutunulup ayağa kalkılıyor, sonra uzanılıp kumanda alınıyor ve hoop aşağı atılıyor. Kumandaya ne oldu, nereye düştü gibi kaygılar küçük beyi ilgilendirmiyor. Dönüp de biraz önce koltuk üstünde duran nesne şimdi nerde diye bir bakış bile fırlatılmıyor.

Dikey organizasyon sevmiyor, yataydan yana kendileri. Herşey yan yana aynı seviyede olsun istiyor ufaklık. Kimse kimsenin tepesine binmesin, biri diğerinin üstüne çıkmasın, imtiyazsız, sınıfsız kaynaşmış bir kitle olalım istiyor saf, saf. Sen peşinde koştuğun ideale göre bir nebze geç geldin be hazret.

İçine doğduğun, imtiyazlı, sınıflı, cemaatli, mikro ve makro milliyetçi, ortak yanları tü kaka edilip, farklılıkları kutsanan, beş benzemez bir kitledir küçük bey.

Lütfen işleri kolaylaştırın, olmayacak hayaller peşinden koşmayın, biraz uyum sağlayınız şimdiden.

Bırakıyorum, üst üste binince kere dizip bin birinci kere alt üst edilen oyuncakımsı nesneleri. Kablo oyununa geçiyorum. Kablo oyunu için belli ki bir kabloya ihtiyacımız var. Küçük beyin ilgi alanlarında biri de kablolar. O nedenle mikro oyuncak parkımızda bolca kablo bulunduruyoruz. O tutuyor bir tarafından ben de öbür tarafından. Bana göre kablo çekmece oynuyoruz. Küçük Bey kablo ısırmacaya geçiyor hemen. Aslında eline ne geçerse ya da karşısına ne çıkarsa öncelikle tadına bakıyor. Kablo da haliyle payına düşeni alıyor. Ben çekiyorum bir yanından, o da karşıdan. Pek eğleniyoruz. O gülüyor bir ucundan ben sırıtıyorum diğer tarafından.

Her gün iş dönüşü bir ritüelimiz var kendileri ile. Oyunlarımızın ardından bir nebze müzik dinliyoruz beraberce. Bu kısımda kucağımda yerlerini alıyorlar. Dansımız başlıyor sonra.

Müzik dinlerken ve o kucağımda beraber dans ederken, halinden memnun olması, ellerini hoyratça kafama vurup, gülücükler saçması beni manyakça mutlu ediyor.

Arada taklidini yapıyorum karşısına geçip. Bir yerlere tutunarak ayakta duruyor ve kıçını çıkartarak dans ediyormuş gibi yapıyor. Ben de o zamanlar, karşısında aynısını yapıyorum. Gülmeye başlıyor. Ben de arkasından. Taklidinin yapılmasına mı gülüyor yoksa benim halime mi? Pek de önemi yok. Gülüyor ya....

Şimdilik iyi anlaşıyoruz gibi geliyor bana. Baba oğul ve kutsal genlerimiz. Ve illa ki yan yanayız hepimiz.

Salı, Nisan 14, 2009

Ergenekon'da 12. Dalga

Ergenekon soruşturması kapsamında gerçekleştirilen 12. dalgada eş zamanlı oprasyonlar düzenlendi. İkisi halen görevde, üçü eskiden görev yapmış 5 üniversite rektörü profesör de dahil toplam 29 kişinin gözaltına alındığı operasyonlarda, ağır bir tedavi gören Türkan Saylan’ın evi ve başkanlığını yaptığı Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’nin birçok ildeki şubeleri de arandı. Hocalarnet okuyucularının yakından tanıdığı Prof. Dr. Manisalı'da gözaltına alınanlar arasında. Attila İlhan hayatta olsaydı, son dalgayı nasıl yorumlardı merak ediyorum doğrusu, belki de bu dalgada o da gözaltına alınanlar arasında olurdu, kim bilir...

12. dalga sonrasında aklıma şu fıkra geldi:


Kadının birinin "Böylesi" adlı köpeği varmış, plajda oynarlarken köpek kadının mayosunu kopartıp götürmüş. Kadın da plajda köpeği aranırken boş bir çerçeve bulmuş o sırada, önüne tutmuş. Karşılaştığı bir adama "Böylesi"ni gördün mü demiş ? Adam durmuş, bakmış ,
"Böylesini çok gördüydüm ama çerçevelisini görmediydim" demiş.

Bu topraklar 12 Mart, 12 Eylül , çok darbe gördü ama böylesini hiç görmemişti....

Pazartesi, Şubat 23, 2009

Taşıntı

Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi,

Çok küçüktüm bir rüya gördüm. Rüyamda kaşınıyordum. Durmak bitmek bilmeyen bir kaşınma. Öyle böyle değil; Oram, buram, her yerim kaşınıyor. Sonra birden ak sakallı bir dede beliriyor ve ey oğul diyordu “Kaşınmayı bırak. Titre ve kendine gel. Ecdadını hatırla.” O anda bırakıyorum kaşınmayı ve silkiniyorum rüyamda. Ve ekliyordu dede ardından “Senin kaderin kaşınmak değil ahmak oğlum. Kaderinde taşınmak var senin, taşınmak.” Nejat Uygur küçüklüğümüzde pek revaçtaydı.

Bazıları doğduğu evde yaşlanır ve veda eder yine aynı evde hayatına. Koca bir ömür geçer bir evin odalarında. Büyür ufacık çocuk, kendine çok büyük gelen odalarda ve o büyüdükçe küçülür evin duvarları, mobilyaları. Böyleleri pek az artık yaşadığımız ülkede. İnsanlar geçim derdi nedeniyle, kariyer gereği ya da daha iyi eğitim olanaklarına ulaşabilmek için ülke içinde vızır vızır yer değiştirmekte, büyük şehirlere akmakta.

Demir ağlarla ördük anayurdu, uzun oklarla da geçmiştik Ortaasya’yı.

Dörtnala, dıgıdık gelip Uzakasya’dan, Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan bu memlekette frenleyemediğimiz oklarımız, hızını alamayıp, tarih sahnesinde taa Viyana’dan çark ettikten sonra bu sefer, vize sorunu nedeniyle, Türkiye sınırları içinde hapsolmuş vaziyette yine de boş durmamakta, o şehir senin bu şehir benim ve hepsi ayrı düğüm, maceralarına devam etmekte.

Hangi eşşoğlueşşek attı lan bu okları zamanında, taa Uzakasya’lardan diye sorası geliyor insanın.

İstanbul kalabalık bir metropol.

Öylemi gerçekten?

Kalabalık olduğu kesin. Metropol mü, işte o tartışılır.

Şehrin yerlileri kaybolmaya yüz tutmuş bir türün son örnekleri.

Göç, Türkiye’nin ama daha çok İstanbul’un kendini her daim belli eden gerçeği.

Adres bilmeyen taksiciler, gecekondularla çevrili yapılaşma, göçün sebep olduğu bir sürü çarpıklık ve bu düzenin türettiği gelişmekte olan ülkenin modern derebeyleri.

Çoğunluğu şehir kültürüne sahip olmayan insanların, ellerinde ok ve yayları, kısıtlı kaynakları elde etmek için birbirlerini alt etmeye çalıştığı bir savaş alan olan İstanbul’un 2010 Dünya kültür şehri olmasında hiç kuşkusuz bir ironi gizli. Kim, kimi kandırıyor? Gücü, gücü yetene....

Ak sakallı dede haklı çıktı sonuçta. Gerçi, hala, arada sırada kaşınıyorum, ancak ben sürekli taşınıyorum. Nejat Uygur da hala hayatta.

Gerçekten kaderimde taşınmak varmış. En son tahtalıköye taşınıncaya kadar da sürecek gibi gözüküyor kaplumbağlı maceram.

Şimdi, yine, bir kez daha taşınma planlarımız başladı.
Yol göründü. Eşyalar toplanacak yakında.
Bir de bebek taktık peşimize. Evli, evli kucaklarımız bebekli.
Ufaklığın da kaderini çiziyoruz taşınarak. Daha bir yaşına girmeden ikinci evine adım atacak. Belki de emekleyerek geçer. Sırtına da ufak öte beri koyarız, faydası olsun.

Ama taşınmak var, taşınmak var. Demek istiyorum ki bir sürü çeşidi var bu işin.
Başka şehre taşınmak,
Aynı şehir içinde taşınmak,
Aynı site içinde taşınmak,
Aynı apartman içinde başka bir daireye taşınmak,
Başka bir ülkeye taşınmak, o ülkede bile rahat durmamak ve yaşanılan o şehir içinde taşınmak.
Taşındım da taşındım. Bu saydıklarım evlendikten sonraki taşınmalarım. Onlardan öncesi de var; Baba mesleği gereği her kasabada birer ikişer yıl mola verdikten sonraki taşınmalarım mevcut.

Üşenmedim, saydım, tam 13 ayrı evde yaşamışım şimdiye kadar. 14. eve bayrak açmaktayım. Ortalamanın üstünde olduğuma eminim. Cumhurbaşkanlığı forsunda 16 yıldız mevcut. Kırpıp, kırpıp yıldız yapmışlar devletleri. Bozuk para gibi harcamışız. Kendi forsumda 14 yıldız yeter diyorum. Her ev de sonuçta bir devlet gibi.

Ve olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi.


Merkezefendi'nin dinledikleri
Placebo - Commercial for Levi
Unkle - Be there
Franz Ferdinand - Ulysses
Orchestra Baobab - Dée Moo Wóor
Alpha Blondy - Brigadier Sabari
Jerome Sabbagh - Conception
Stanton Moore - Angel Nemali

Pazartesi, Şubat 09, 2009

Babalık - 3


Yeni doğanın getirdikleri ve ufak yakınmalar
Tik tak...Nasıl da geçmekte zaman? Etme bulma dünyasında hurmalar kaşıntı yapıyor bazı bazı. Hayır hiç pişman değilim. Yanlış anlaşılmak istemem. Ne de güzel bebeğimiz tabii ki. O ayrı. Demek istediğim o değil.

Ama tik tak, tik tak...

Tikliyoruz sağa yatıyoruz, sonra hep beraber taklıyoruz sola yatıyoruz. Dalgalara kapılmış bir küçük takadayız. Ya da tikidemiyiz yoksa? Amma da sallıyor ufaklık takayı! Tik, koş, gazı geldi. Tak, yetiş acıktı.
Tik, al kucağa, gezdir, tak, acıktı, mama hazırla; 2 ölçü soğuk, 1 ölçü sıcak su ve yeterince mama.

Yeni doğanın getirdikleri ve rutin dışına çıkmak üzerine bazı düşünceler
Rutinin dışına çıkmak yeni doğanı olanlar için tehlikeli bir oyun. Adamın burnundan gelebilir. Ancak yaşlarımız da tik takların gelgitinde bir yandan ilerlemekte. 40 lar şunun şurasında iki tiktak mesafesine düştü. Şakası yok olan bitenin. Zaman sabit hızla ilerlememekte ve gıcıklığına yaş=x değişkenine geometrik dizi şeklinde kendini fonksiyonlamış deli İbrahim gibi koşmakta. Oysa yeni doğan rutine bayılmakta. Bu bir nebze kafa karışıklığı ve bakışlarda anlık gerilim yaratmakta.

Yeni doğanın getirdikleri ve sıradışı bir yaklaşım (Yanlışlar Dünyası’na alternatif bir bakış)
Farkındayım, daha 3 aylık bebeğimiz. Bir rutinden yakınmak için pek de uzun süre geçmediği söylenebilir. Ki doğrudur. Ancak ve/veya zaten ben bu kısımda yanlışlardan dem vurmak için yazmaktayım. Evet, size bu defa yanlışlar dünyasından seslenmekteyim. Bugüne kadar hep doğrudan, iyiden, güzelden, haklıdan bahsettim de ne oldu? Kime yaradı? Kim feyz aldı? Dava adamlığının da zaten modası hızla geçmekte. Yeni bebeği olanların, özellikle de çocuklarını ezber bozarak yetiştirmek isteyenlerin fırsat buldukça ziyeret etmesi gereken mekanların başında yanlışlar dünyası gelmekte. Bize ezberletilenlerin ötesine geçmek, genlerimize bile sızmaya çalışan bu tip düşünceleri daha kundaktaki saf yavruya bilmeden de olsa aşılamamak için doğrular içinde yüzdüğümüzü düşündüğümüz kendi saf ve resmi dünyamızdan çıkıp yanlışlar dünyasına o zorlu adımı atmamız gerektiğini ifade etmeye çalışıyorum.

Yalanlarla yaşamayı kendiniz için terkedemediniz. Belki çocuğunuz için yapabilirsiniz.

Bebeğiniz için en iyisini bilmek yetmiyor artık. Bebeğinize en iyi ve en kötü bildiğinizi öğretmelisiniz diyor bu konuda kafa yoran ve önde gelen bilim insanları. Bebeğe daha birkaç aylıktan itibaren uygulanan bu çeşit bir eğitim seferberliğinin bebeğin algı seviyesinde sağladığı önemli gelişmeler olduğu yapılan deneylerle ve teknolojinin bugün geldiği noktada hiçbir kuşkuya yer vermeyecek şekilde ispatlanmış. Hızla çoğalmakta olan bebek nöronları (baby neoron) arasında mümkün olan en fazla bağlantıyı yaratmanın en kolay ve verimli yolu bebeğe, en basitinden en karmaşığına, her konuda doğru ve yanlış bilinenlerin herhangi bir yargı olmadan aktarılması ve yeni doğanın doğruyu kendisinin bulacağına anne ve babanın sonsuz bir güvenle inanması, onu bu seçimleri konusunda özgür bırakması olarak belirtiliyor. Karşılaştırmali ve kontrollü deneyler farklı ifadelerle de olsa yukarıda belirttiğim benzeri sonuçları bıkmadan usanmadan bir papağan gibi tekrar ediyor.

Yeni doğanın getirdikleri ve kendi ebeveynlerinizle yeni paylaşımlar

Baba , anne olmak pek tabii ki kendi babanıza ve annenize olan yaklaşımlarınızda da farklılıklar getiriyor.

Bu konuya da bir başka yazımızda deyinelim. Zira bebek meme için kıvranmakta.

Dinlediklerim
Alpha Blondy - Brigadier Sabari
Orchestra Baobab - Dée Moo Wóor
Senor Coconut – Sweet Dreams

Çarşamba, Ocak 07, 2009

Bakkal Dükkanı

İsrail'in Gazze’yi sekiz gün havadan vurduktan sonra binlerce askerle kara harekatına girişmesi, ilk 24 saatte 47 Filistinlinin ölmesi, toplam ölü sayısının 600’ü aşmasıyla, dünya kamuoyunda çeşitli tepkiler oluşurken, Başbakan Erdoğan, hükümetin yaptığı girişimlerin 'siyasi malzeme' olarak değerlendirilmesine tepki gösterdi. Bu konuların siyasi malzeme konusu edilemeyeceğini söyleyen Erdoğan, "bize soruyorlar. 'Neden İsrail ile ilişkileri kesmiyorsunuz?' diyorlar. Sizin bu ülkeyi yönettiğiniz zamanları da hatırlıyoruz. O zaman yok muydu sorun? Siz neden ilişkileri kesmediniz? Biz bakkal yönetmiyoruz. Türkiye Cumhuriyeti'ni yönetiyoruz" şeklinde konuştu.

Aynı anda,İsrail'in Gazze'ye girerek 600 Filistinliyi öldürmesi karşısında BM, Arap Birliği, Arap ülkeleri ve Avrupa Birliği tek somut bir adım atamazken, Sn. Erdoğan'a göre bir devlet değil, bakkal dükkanı yönettiği anlaşılan Venezuella Devlet Başkanı Chavez, şu anda Gazze'de olan biten 'soykırım' diyerek İsrail büyükelçisini çalışanlarıyla birlikte sınır dışı etti. Venezuela Devlet Başkanı Hugo Chavez de daha önce yaptığı açıklamada İsrail’i kınamış ve Venezuela’daki Musevi cemaatini, İsrail Hükümetine karşı tavır almaya çağırmıştı. Chavez, İsrail’in Gazze saldırısını kastederek, "Venezuela Musevi cemaatinin bu barbarlığa karşı çıkacağını ümit ediyorum. Bunu yapın. Bütün zulümlere şiddetle karşı çıkmıyor musunuz?" diye konuştu.

Bir tarafta, ülkesinin doğal zenginliklerini ülkesinin elinden almaya kalkan yabancı kartellere meydan okuyarak, halkına sosyalist dönüşüm vaad eden Chavez, diğer tarafta BOP eşbaşkanı, ülkesinin ekonomik kalkınmasını IMF politikaları ile gerçekleştirebileceğini düşünen Erdoğan. Bir tarafta doğru bildiği yolda, dünyaya meydan okumaktan çekinmeyen bir bakkal, diğer tarafta devlet adamı sorumluluğu içerisinde Türkiye Cumhuriyeti'ni yöneten lider.

Yukarıdaki fotoğrafta, çocukluğumda bizim bakkalın duvarını da süsleyen "veresiye satan, peşin satan" posteri yer almakta. Bilin bakalım, hangisi veresiye alan, hangisi peşin veren?

Cumartesi, Aralık 27, 2008

Babalık-2



Oğluş Masalı

Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal, pireler berber iken, herkes çocuğunun beşiğini uykusuz gecelerde tek gözleri açık, tıngır mıngır sallar iken, günlerden bir gün, bir oğluş gelmiş dünyaya.

Oğluşun gözleri üzüm karası, gülücükleri ipek oyası, hık demiş burnundan düşmüş, tıpatıp babasıymış!

Oyunculuk onda, şirinlik onda, sırf neşe ve kahkahaymış.

Memelerden akan sütler, dallarda şakıyan bülbüller, -hayat ne güzel başladı bea- oğluş için gerisi palavraymış.

Babası sırf oğluşu mutlu olsun ama yüzünden o gülücüğü eksik olmasın, akranlarından geri, eksik birşeyi kalmasın diye taa sabahların köründen akşamın geç saatlerine kadar koşturur, didinir, ekmeğini deyim yerindeyse, taştan çıkarır, çalışmaktan kan ter içinde kalır, elleri kocaman olur, nasır bağlar, gözünün feri akar, şaşı bakar, ama eve, oğluşunu göreceği için de bir o kadar heyecanla, dipdiri ve mutlu dönermiş. Arada sırada gittiği uzak memleketlerden de unutmak, üşenmek nedir bilmez, ona çeşit çeşit, birbirinden ilginç oyuncaklar getirirmiş.

Babacığı bunlarla da yetinmez, her gece oğluşuna uyumadan önce masallar anlatırmış. Oğluş da babasından masal dinlemeden katiyen uyumazmış.

Gel zaman, git zaman, gecelerden bir gece, hep olduğu gibi, yine babacığı oğluşunun altını değiştirmiş, onu akça pakça giydirmiş. Mamasını yedirmiş. Sonra, babası ve oğluşu birbirlerine bakıp neşeyle bir gülüşmüşler, bir gülüşmüşler... Ondan sonra da babacığı, oğluşuna, o uyumadan önce her gece olduğu gibi masal anlatmaya koyulmuş;

Bir varmış, bir yokmuş. Uzak desek uzak değil, yakın desek yakın değil, bir uyku diyarı varmış. Bu diyar ecinnilerin, ifritlerin, gulyabanilerin uğramadığı bir yermiş. Derelerden sütler akar, renk, renk emzikler dallardan sarkarmış. Bu diyarda dolaşan akıllı oğluşların keyfine diyecek olmazmış.

Derken, günlerden bir gün, uyku diyarında bir haber yayılmış. Dediklerine göre, gözleri üzüm karası, gülücükleri ipek oyası bir oğluş gelecekmiş bu diyara.

Herkesi bir merak sarmış. Herkes işini gücünü bırakmış ve bu yeni oğluşu beklemeye başlamış. Masal, masal içinde haber hızla yayılmış, bir kulaktan diğerine dolaşmış.
Anlatılanlara göre oyunculuk onda, şirinlik onda, sırf neşe ve kahkahaymış bu oğluş.

Ancak bu diyara, yani uyku diyarına her oğluş gidemezmiş. Bazı oğluşlar sadece uyurmuş ama rüya göremezmiş. Rüyalar diyarına gidebilmek için oğluşların uyumadan önce çok ama çok eski devirlerden kalma, bir masalı dinlemeleri bu masalı dinleyerek uyumaları gerekirmiş.

Bu masal da aynen şöyle başlarmış;

Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal, pireler berber iken, herkes çocuğunun beşiğini uykusuz gecelerde tek gözleri açık, tıngır mıngır sallar iken, günlerden bir gün, bir oğluş gelmiş dünyaya.

Oğluşun gözleri üzüm karası, gülücükleri ipek oyası, hık demiş burnundan düşmüş, tıpatıp babasıymış! .......

Dinlediklerim
GNR - Breakdown
GNR - Estranged
Puya - Keep it simple
Puya - Bembele
Beatles - Blackbird