Perşembe, Eylül 24, 2009

Maç Sakarya'da İzlenir

Fenerbahçe'nin maçlarını Sakarya caddesinde seyrediyorum. Hafta içi, UEFA maçları ise biraz sıkıntılı, her zaman Sakarya'da izlemek mümkün olamıyor ne yazık ki.

Geçen Fenerbahçe - Sion maçını eve yakın olsun diye bizim oralarda bir pastanede seyretmek zorunda kaldım. Bir kere limonata ve çay ile maç seyredilmiyormuş onu gördüm. İkincisi pastane kılıklı yerlerde bir maç izleme adabı oluşmamış onu farkettim...

Mekan şu şekilde : Uzun ince bir terasa kocaman masa ve koltukları dizmişler, ileriye bir perde kurmuşlar, ortada da bir koridor oluşturmuşlar. Garsonlar vızır vızır, hatlarında birbirleri ile yarışan dolmuşlar gibi koridorda gidip geliyorlar. Bir saniye eksik olmuyor a.k garsonları perdenin önünden. Ulan ne bitmez servismiş yahu, getirdiğiniz de çay, limonata, pasta börek, nedir yani abi... Yanımda kayınpeder olmasa saydıracam heriflere, ama kayınpeder garsonları tanıyor, ayıp olmasın filan diyorum... Benden başka da rahatsız olan yok gibi, nasıl iş anlamıyorum... Garson orta sahada oynamaya devam ediyor, ulan diyorum bari dk. 70 olsa da kurt hoca Daum, garsonu çıkarsa yerine, razıyım, Selçuk Şahin’i soksa... Gerçi ortadaki garsonlar o kadar fazla ki, üç oyuncu değişikliği bile kurtarmaz bizim maçı... Maç 2-0 galibiyetimiz ile sona eriyor... En son dayanamıyorum, garsona “ Hocam, helal olsun, Gökhan Gönül bile senin kadar gidip gelmedi” diyorum... Garson pis pis sırıtıyor, farklı frekanslarda olduğumuz belli, sanki herife sempatiklik yapıyormuşum gibi “ Abi, görevimiz diyor”... “Senin ta a.k “ diyorum içimden...

Perşembe, Ağustos 20, 2009

Baba oğul ve kutsal gen- Hepsi yan yana-

Salonun tam ortasında, küçük bey için çeşit, çeşit oyuncak ile dekore edilmiş rengarenk mikro oyun parkında oturuyorum. Tam karşımda hazret. Şişman, bıngıl yanaklar ve löp, löp et. 10 aylık bir pehlivan.

Küçük bey beni bekliyor. Oyun oynuyoruz. Aslında ben öyle olduğunu düşünüyorum. Onun için bu yaptığımız ne anlama geliyor pek belli değil. Görüntü itibariyle paylaşımımız tavana vurmuş gibi bir hal var.

Elimde türlü çeşit oyuncakımsı nesne. Üst üste diziyorum özenle. Küçük bey bir hışımla bozuyor özensizce. Diziyorum ve hemen bozuyor kendileri. Tekrar ve tekrar. Sabaha kadar dizsem, kendileri üşenmeden sabaha kadar bozacak. Son derece ciddi. İş edinmiş kendine. Üst üste duran nesnelere sinir oluyor. Üst üste düşmanı. Herşey yan yana durmalı ona göre. Bu durum sadece oyuncakımsı nesneler için geçerli değil. Mesela koltuk üstünde duran uzaktan kumandalar; Önce koltuğun kenarına tutunulup ayağa kalkılıyor, sonra uzanılıp kumanda alınıyor ve hoop aşağı atılıyor. Kumandaya ne oldu, nereye düştü gibi kaygılar küçük beyi ilgilendirmiyor. Dönüp de biraz önce koltuk üstünde duran nesne şimdi nerde diye bir bakış bile fırlatılmıyor.

Dikey organizasyon sevmiyor, yataydan yana kendileri. Herşey yan yana aynı seviyede olsun istiyor ufaklık. Kimse kimsenin tepesine binmesin, biri diğerinin üstüne çıkmasın, imtiyazsız, sınıfsız kaynaşmış bir kitle olalım istiyor saf, saf. Sen peşinde koştuğun ideale göre bir nebze geç geldin be hazret.

İçine doğduğun, imtiyazlı, sınıflı, cemaatli, mikro ve makro milliyetçi, ortak yanları tü kaka edilip, farklılıkları kutsanan, beş benzemez bir kitledir küçük bey.

Lütfen işleri kolaylaştırın, olmayacak hayaller peşinden koşmayın, biraz uyum sağlayınız şimdiden.

Bırakıyorum, üst üste binince kere dizip bin birinci kere alt üst edilen oyuncakımsı nesneleri. Kablo oyununa geçiyorum. Kablo oyunu için belli ki bir kabloya ihtiyacımız var. Küçük beyin ilgi alanlarında biri de kablolar. O nedenle mikro oyuncak parkımızda bolca kablo bulunduruyoruz. O tutuyor bir tarafından ben de öbür tarafından. Bana göre kablo çekmece oynuyoruz. Küçük Bey kablo ısırmacaya geçiyor hemen. Aslında eline ne geçerse ya da karşısına ne çıkarsa öncelikle tadına bakıyor. Kablo da haliyle payına düşeni alıyor. Ben çekiyorum bir yanından, o da karşıdan. Pek eğleniyoruz. O gülüyor bir ucundan ben sırıtıyorum diğer tarafından.

Her gün iş dönüşü bir ritüelimiz var kendileri ile. Oyunlarımızın ardından bir nebze müzik dinliyoruz beraberce. Bu kısımda kucağımda yerlerini alıyorlar. Dansımız başlıyor sonra.

Müzik dinlerken ve o kucağımda beraber dans ederken, halinden memnun olması, ellerini hoyratça kafama vurup, gülücükler saçması beni manyakça mutlu ediyor.

Arada taklidini yapıyorum karşısına geçip. Bir yerlere tutunarak ayakta duruyor ve kıçını çıkartarak dans ediyormuş gibi yapıyor. Ben de o zamanlar, karşısında aynısını yapıyorum. Gülmeye başlıyor. Ben de arkasından. Taklidinin yapılmasına mı gülüyor yoksa benim halime mi? Pek de önemi yok. Gülüyor ya....

Şimdilik iyi anlaşıyoruz gibi geliyor bana. Baba oğul ve kutsal genlerimiz. Ve illa ki yan yanayız hepimiz.

Salı, Nisan 14, 2009

Ergenekon'da 12. Dalga

Ergenekon soruşturması kapsamında gerçekleştirilen 12. dalgada eş zamanlı oprasyonlar düzenlendi. İkisi halen görevde, üçü eskiden görev yapmış 5 üniversite rektörü profesör de dahil toplam 29 kişinin gözaltına alındığı operasyonlarda, ağır bir tedavi gören Türkan Saylan’ın evi ve başkanlığını yaptığı Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’nin birçok ildeki şubeleri de arandı. Hocalarnet okuyucularının yakından tanıdığı Prof. Dr. Manisalı'da gözaltına alınanlar arasında. Attila İlhan hayatta olsaydı, son dalgayı nasıl yorumlardı merak ediyorum doğrusu, belki de bu dalgada o da gözaltına alınanlar arasında olurdu, kim bilir...

12. dalga sonrasında aklıma şu fıkra geldi:


Kadının birinin "Böylesi" adlı köpeği varmış, plajda oynarlarken köpek kadının mayosunu kopartıp götürmüş. Kadın da plajda köpeği aranırken boş bir çerçeve bulmuş o sırada, önüne tutmuş. Karşılaştığı bir adama "Böylesi"ni gördün mü demiş ? Adam durmuş, bakmış ,
"Böylesini çok gördüydüm ama çerçevelisini görmediydim" demiş.

Bu topraklar 12 Mart, 12 Eylül , çok darbe gördü ama böylesini hiç görmemişti....

Pazartesi, Şubat 23, 2009

Taşıntı

Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi,

Çok küçüktüm bir rüya gördüm. Rüyamda kaşınıyordum. Durmak bitmek bilmeyen bir kaşınma. Öyle böyle değil; Oram, buram, her yerim kaşınıyor. Sonra birden ak sakallı bir dede beliriyor ve ey oğul diyordu “Kaşınmayı bırak. Titre ve kendine gel. Ecdadını hatırla.” O anda bırakıyorum kaşınmayı ve silkiniyorum rüyamda. Ve ekliyordu dede ardından “Senin kaderin kaşınmak değil ahmak oğlum. Kaderinde taşınmak var senin, taşınmak.” Nejat Uygur küçüklüğümüzde pek revaçtaydı.

Bazıları doğduğu evde yaşlanır ve veda eder yine aynı evde hayatına. Koca bir ömür geçer bir evin odalarında. Büyür ufacık çocuk, kendine çok büyük gelen odalarda ve o büyüdükçe küçülür evin duvarları, mobilyaları. Böyleleri pek az artık yaşadığımız ülkede. İnsanlar geçim derdi nedeniyle, kariyer gereği ya da daha iyi eğitim olanaklarına ulaşabilmek için ülke içinde vızır vızır yer değiştirmekte, büyük şehirlere akmakta.

Demir ağlarla ördük anayurdu, uzun oklarla da geçmiştik Ortaasya’yı.

Dörtnala, dıgıdık gelip Uzakasya’dan, Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan bu memlekette frenleyemediğimiz oklarımız, hızını alamayıp, tarih sahnesinde taa Viyana’dan çark ettikten sonra bu sefer, vize sorunu nedeniyle, Türkiye sınırları içinde hapsolmuş vaziyette yine de boş durmamakta, o şehir senin bu şehir benim ve hepsi ayrı düğüm, maceralarına devam etmekte.

Hangi eşşoğlueşşek attı lan bu okları zamanında, taa Uzakasya’lardan diye sorası geliyor insanın.

İstanbul kalabalık bir metropol.

Öylemi gerçekten?

Kalabalık olduğu kesin. Metropol mü, işte o tartışılır.

Şehrin yerlileri kaybolmaya yüz tutmuş bir türün son örnekleri.

Göç, Türkiye’nin ama daha çok İstanbul’un kendini her daim belli eden gerçeği.

Adres bilmeyen taksiciler, gecekondularla çevrili yapılaşma, göçün sebep olduğu bir sürü çarpıklık ve bu düzenin türettiği gelişmekte olan ülkenin modern derebeyleri.

Çoğunluğu şehir kültürüne sahip olmayan insanların, ellerinde ok ve yayları, kısıtlı kaynakları elde etmek için birbirlerini alt etmeye çalıştığı bir savaş alan olan İstanbul’un 2010 Dünya kültür şehri olmasında hiç kuşkusuz bir ironi gizli. Kim, kimi kandırıyor? Gücü, gücü yetene....

Ak sakallı dede haklı çıktı sonuçta. Gerçi, hala, arada sırada kaşınıyorum, ancak ben sürekli taşınıyorum. Nejat Uygur da hala hayatta.

Gerçekten kaderimde taşınmak varmış. En son tahtalıköye taşınıncaya kadar da sürecek gibi gözüküyor kaplumbağlı maceram.

Şimdi, yine, bir kez daha taşınma planlarımız başladı.
Yol göründü. Eşyalar toplanacak yakında.
Bir de bebek taktık peşimize. Evli, evli kucaklarımız bebekli.
Ufaklığın da kaderini çiziyoruz taşınarak. Daha bir yaşına girmeden ikinci evine adım atacak. Belki de emekleyerek geçer. Sırtına da ufak öte beri koyarız, faydası olsun.

Ama taşınmak var, taşınmak var. Demek istiyorum ki bir sürü çeşidi var bu işin.
Başka şehre taşınmak,
Aynı şehir içinde taşınmak,
Aynı site içinde taşınmak,
Aynı apartman içinde başka bir daireye taşınmak,
Başka bir ülkeye taşınmak, o ülkede bile rahat durmamak ve yaşanılan o şehir içinde taşınmak.
Taşındım da taşındım. Bu saydıklarım evlendikten sonraki taşınmalarım. Onlardan öncesi de var; Baba mesleği gereği her kasabada birer ikişer yıl mola verdikten sonraki taşınmalarım mevcut.

Üşenmedim, saydım, tam 13 ayrı evde yaşamışım şimdiye kadar. 14. eve bayrak açmaktayım. Ortalamanın üstünde olduğuma eminim. Cumhurbaşkanlığı forsunda 16 yıldız mevcut. Kırpıp, kırpıp yıldız yapmışlar devletleri. Bozuk para gibi harcamışız. Kendi forsumda 14 yıldız yeter diyorum. Her ev de sonuçta bir devlet gibi.

Ve olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi.


Merkezefendi'nin dinledikleri
Placebo - Commercial for Levi
Unkle - Be there
Franz Ferdinand - Ulysses
Orchestra Baobab - Dée Moo Wóor
Alpha Blondy - Brigadier Sabari
Jerome Sabbagh - Conception
Stanton Moore - Angel Nemali

Pazartesi, Şubat 09, 2009

Babalık - 3


Yeni doğanın getirdikleri ve ufak yakınmalar
Tik tak...Nasıl da geçmekte zaman? Etme bulma dünyasında hurmalar kaşıntı yapıyor bazı bazı. Hayır hiç pişman değilim. Yanlış anlaşılmak istemem. Ne de güzel bebeğimiz tabii ki. O ayrı. Demek istediğim o değil.

Ama tik tak, tik tak...

Tikliyoruz sağa yatıyoruz, sonra hep beraber taklıyoruz sola yatıyoruz. Dalgalara kapılmış bir küçük takadayız. Ya da tikidemiyiz yoksa? Amma da sallıyor ufaklık takayı! Tik, koş, gazı geldi. Tak, yetiş acıktı.
Tik, al kucağa, gezdir, tak, acıktı, mama hazırla; 2 ölçü soğuk, 1 ölçü sıcak su ve yeterince mama.

Yeni doğanın getirdikleri ve rutin dışına çıkmak üzerine bazı düşünceler
Rutinin dışına çıkmak yeni doğanı olanlar için tehlikeli bir oyun. Adamın burnundan gelebilir. Ancak yaşlarımız da tik takların gelgitinde bir yandan ilerlemekte. 40 lar şunun şurasında iki tiktak mesafesine düştü. Şakası yok olan bitenin. Zaman sabit hızla ilerlememekte ve gıcıklığına yaş=x değişkenine geometrik dizi şeklinde kendini fonksiyonlamış deli İbrahim gibi koşmakta. Oysa yeni doğan rutine bayılmakta. Bu bir nebze kafa karışıklığı ve bakışlarda anlık gerilim yaratmakta.

Yeni doğanın getirdikleri ve sıradışı bir yaklaşım (Yanlışlar Dünyası’na alternatif bir bakış)
Farkındayım, daha 3 aylık bebeğimiz. Bir rutinden yakınmak için pek de uzun süre geçmediği söylenebilir. Ki doğrudur. Ancak ve/veya zaten ben bu kısımda yanlışlardan dem vurmak için yazmaktayım. Evet, size bu defa yanlışlar dünyasından seslenmekteyim. Bugüne kadar hep doğrudan, iyiden, güzelden, haklıdan bahsettim de ne oldu? Kime yaradı? Kim feyz aldı? Dava adamlığının da zaten modası hızla geçmekte. Yeni bebeği olanların, özellikle de çocuklarını ezber bozarak yetiştirmek isteyenlerin fırsat buldukça ziyeret etmesi gereken mekanların başında yanlışlar dünyası gelmekte. Bize ezberletilenlerin ötesine geçmek, genlerimize bile sızmaya çalışan bu tip düşünceleri daha kundaktaki saf yavruya bilmeden de olsa aşılamamak için doğrular içinde yüzdüğümüzü düşündüğümüz kendi saf ve resmi dünyamızdan çıkıp yanlışlar dünyasına o zorlu adımı atmamız gerektiğini ifade etmeye çalışıyorum.

Yalanlarla yaşamayı kendiniz için terkedemediniz. Belki çocuğunuz için yapabilirsiniz.

Bebeğiniz için en iyisini bilmek yetmiyor artık. Bebeğinize en iyi ve en kötü bildiğinizi öğretmelisiniz diyor bu konuda kafa yoran ve önde gelen bilim insanları. Bebeğe daha birkaç aylıktan itibaren uygulanan bu çeşit bir eğitim seferberliğinin bebeğin algı seviyesinde sağladığı önemli gelişmeler olduğu yapılan deneylerle ve teknolojinin bugün geldiği noktada hiçbir kuşkuya yer vermeyecek şekilde ispatlanmış. Hızla çoğalmakta olan bebek nöronları (baby neoron) arasında mümkün olan en fazla bağlantıyı yaratmanın en kolay ve verimli yolu bebeğe, en basitinden en karmaşığına, her konuda doğru ve yanlış bilinenlerin herhangi bir yargı olmadan aktarılması ve yeni doğanın doğruyu kendisinin bulacağına anne ve babanın sonsuz bir güvenle inanması, onu bu seçimleri konusunda özgür bırakması olarak belirtiliyor. Karşılaştırmali ve kontrollü deneyler farklı ifadelerle de olsa yukarıda belirttiğim benzeri sonuçları bıkmadan usanmadan bir papağan gibi tekrar ediyor.

Yeni doğanın getirdikleri ve kendi ebeveynlerinizle yeni paylaşımlar

Baba , anne olmak pek tabii ki kendi babanıza ve annenize olan yaklaşımlarınızda da farklılıklar getiriyor.

Bu konuya da bir başka yazımızda deyinelim. Zira bebek meme için kıvranmakta.

Dinlediklerim
Alpha Blondy - Brigadier Sabari
Orchestra Baobab - Dée Moo Wóor
Senor Coconut – Sweet Dreams

Çarşamba, Ocak 07, 2009

Bakkal Dükkanı

İsrail'in Gazze’yi sekiz gün havadan vurduktan sonra binlerce askerle kara harekatına girişmesi, ilk 24 saatte 47 Filistinlinin ölmesi, toplam ölü sayısının 600’ü aşmasıyla, dünya kamuoyunda çeşitli tepkiler oluşurken, Başbakan Erdoğan, hükümetin yaptığı girişimlerin 'siyasi malzeme' olarak değerlendirilmesine tepki gösterdi. Bu konuların siyasi malzeme konusu edilemeyeceğini söyleyen Erdoğan, "bize soruyorlar. 'Neden İsrail ile ilişkileri kesmiyorsunuz?' diyorlar. Sizin bu ülkeyi yönettiğiniz zamanları da hatırlıyoruz. O zaman yok muydu sorun? Siz neden ilişkileri kesmediniz? Biz bakkal yönetmiyoruz. Türkiye Cumhuriyeti'ni yönetiyoruz" şeklinde konuştu.

Aynı anda,İsrail'in Gazze'ye girerek 600 Filistinliyi öldürmesi karşısında BM, Arap Birliği, Arap ülkeleri ve Avrupa Birliği tek somut bir adım atamazken, Sn. Erdoğan'a göre bir devlet değil, bakkal dükkanı yönettiği anlaşılan Venezuella Devlet Başkanı Chavez, şu anda Gazze'de olan biten 'soykırım' diyerek İsrail büyükelçisini çalışanlarıyla birlikte sınır dışı etti. Venezuela Devlet Başkanı Hugo Chavez de daha önce yaptığı açıklamada İsrail’i kınamış ve Venezuela’daki Musevi cemaatini, İsrail Hükümetine karşı tavır almaya çağırmıştı. Chavez, İsrail’in Gazze saldırısını kastederek, "Venezuela Musevi cemaatinin bu barbarlığa karşı çıkacağını ümit ediyorum. Bunu yapın. Bütün zulümlere şiddetle karşı çıkmıyor musunuz?" diye konuştu.

Bir tarafta, ülkesinin doğal zenginliklerini ülkesinin elinden almaya kalkan yabancı kartellere meydan okuyarak, halkına sosyalist dönüşüm vaad eden Chavez, diğer tarafta BOP eşbaşkanı, ülkesinin ekonomik kalkınmasını IMF politikaları ile gerçekleştirebileceğini düşünen Erdoğan. Bir tarafta doğru bildiği yolda, dünyaya meydan okumaktan çekinmeyen bir bakkal, diğer tarafta devlet adamı sorumluluğu içerisinde Türkiye Cumhuriyeti'ni yöneten lider.

Yukarıdaki fotoğrafta, çocukluğumda bizim bakkalın duvarını da süsleyen "veresiye satan, peşin satan" posteri yer almakta. Bilin bakalım, hangisi veresiye alan, hangisi peşin veren?

Cumartesi, Aralık 27, 2008

Babalık-2



Oğluş Masalı

Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal, pireler berber iken, herkes çocuğunun beşiğini uykusuz gecelerde tek gözleri açık, tıngır mıngır sallar iken, günlerden bir gün, bir oğluş gelmiş dünyaya.

Oğluşun gözleri üzüm karası, gülücükleri ipek oyası, hık demiş burnundan düşmüş, tıpatıp babasıymış!

Oyunculuk onda, şirinlik onda, sırf neşe ve kahkahaymış.

Memelerden akan sütler, dallarda şakıyan bülbüller, -hayat ne güzel başladı bea- oğluş için gerisi palavraymış.

Babası sırf oğluşu mutlu olsun ama yüzünden o gülücüğü eksik olmasın, akranlarından geri, eksik birşeyi kalmasın diye taa sabahların köründen akşamın geç saatlerine kadar koşturur, didinir, ekmeğini deyim yerindeyse, taştan çıkarır, çalışmaktan kan ter içinde kalır, elleri kocaman olur, nasır bağlar, gözünün feri akar, şaşı bakar, ama eve, oğluşunu göreceği için de bir o kadar heyecanla, dipdiri ve mutlu dönermiş. Arada sırada gittiği uzak memleketlerden de unutmak, üşenmek nedir bilmez, ona çeşit çeşit, birbirinden ilginç oyuncaklar getirirmiş.

Babacığı bunlarla da yetinmez, her gece oğluşuna uyumadan önce masallar anlatırmış. Oğluş da babasından masal dinlemeden katiyen uyumazmış.

Gel zaman, git zaman, gecelerden bir gece, hep olduğu gibi, yine babacığı oğluşunun altını değiştirmiş, onu akça pakça giydirmiş. Mamasını yedirmiş. Sonra, babası ve oğluşu birbirlerine bakıp neşeyle bir gülüşmüşler, bir gülüşmüşler... Ondan sonra da babacığı, oğluşuna, o uyumadan önce her gece olduğu gibi masal anlatmaya koyulmuş;

Bir varmış, bir yokmuş. Uzak desek uzak değil, yakın desek yakın değil, bir uyku diyarı varmış. Bu diyar ecinnilerin, ifritlerin, gulyabanilerin uğramadığı bir yermiş. Derelerden sütler akar, renk, renk emzikler dallardan sarkarmış. Bu diyarda dolaşan akıllı oğluşların keyfine diyecek olmazmış.

Derken, günlerden bir gün, uyku diyarında bir haber yayılmış. Dediklerine göre, gözleri üzüm karası, gülücükleri ipek oyası bir oğluş gelecekmiş bu diyara.

Herkesi bir merak sarmış. Herkes işini gücünü bırakmış ve bu yeni oğluşu beklemeye başlamış. Masal, masal içinde haber hızla yayılmış, bir kulaktan diğerine dolaşmış.
Anlatılanlara göre oyunculuk onda, şirinlik onda, sırf neşe ve kahkahaymış bu oğluş.

Ancak bu diyara, yani uyku diyarına her oğluş gidemezmiş. Bazı oğluşlar sadece uyurmuş ama rüya göremezmiş. Rüyalar diyarına gidebilmek için oğluşların uyumadan önce çok ama çok eski devirlerden kalma, bir masalı dinlemeleri bu masalı dinleyerek uyumaları gerekirmiş.

Bu masal da aynen şöyle başlarmış;

Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal, pireler berber iken, herkes çocuğunun beşiğini uykusuz gecelerde tek gözleri açık, tıngır mıngır sallar iken, günlerden bir gün, bir oğluş gelmiş dünyaya.

Oğluşun gözleri üzüm karası, gülücükleri ipek oyası, hık demiş burnundan düşmüş, tıpatıp babasıymış! .......

Dinlediklerim
GNR - Breakdown
GNR - Estranged
Puya - Keep it simple
Puya - Bembele
Beatles - Blackbird

Çarşamba, Kasım 19, 2008

Can, Mustafa ve Okuyanlar ile Okutanlar

Can Dündar’ın “Mustafa” filmi tartşmalara neden oldu. Filmi izlemedim, film ile ilgili tartışmalara katılmak gibi bir niyetim de yok. Can Dündar’ın geçmiş yıllardaki neredeyse tüm kitaplarını okumuş, belgesellerini izlemeye çalışmış biri olarak, kendisine ve yapıtlarına olan ilgimi nedensiz yere birkaç yıl önce yitirmiştim. Belgeselci Can Dündar ilgimi çekmiyor, hafızamda, yıllar önce Ankara Manhattan Bar’da Fender Blenders’ın solisti Özge Fışkın”ı izlemeye gelen Mirgün Cabas’a eşlik eden Çigdem Anad ve taifesinin yanında, arka sıralarda birasını yudumlayan, kalabalığın arasında hüzünlü yalnızlığı, zaafları ve insan yönü ile “Can”, silinmeye yüz tutan bir görüntü olarak yer alıyor. Sonuçta “Can”, inanıyorum ki böyle bir tartışmanın içerisinde olmak istemezdi, onun beklentisi, hüzünlü bir ses tonu ile insanların duygularına seslendiği tüm belgesellerinde olduğu gibi takdir görmek, en fazla Goran Bregoviç’in müziklerinin ne kadar güzel ve belgesel ile uyumlu olduğu yönündeki iltifatlara mahçup bir şekilde teşekkür etmek olmalıydı. Sonuçta bu bir belgesel ve izleyenler de var, izletenler de. Tıpkı okuyanlar ve okutanlar olduğu gibi. Tıpkı, ben doğmadan bir hafta önce, Ekim 1967’de , sevgili Can Yücel’in Ant Dergisinde yazdığı gibi :

Geçen gün Fenakent köyündeydim. Okul dağıldı. Fenakent bir dağ köyü, taşlık mı taşlık; köylü bir harmanlık ekecek yer açmak için dünyanın taşını tınazlıyor; her taraf iki üç adam boyu duvar. Onun için okulun dağılmasıyla çocukların duvarlar arasında kaybolması bir oldu. Sade bir çocuk kaldı ortada, önümden gidiyor, sapaya vurmuş. Hızlandım, yetiştim yanına. “Adın ne, Memet” dedim. “Adım Cafer” dedi. “Cafer, memlekette sınıf var mı?” dedim. “Olmaz mı hiç, ben dördüncü sınıftayım” dedi. “Bugün ne ders gördünüz?” dedim. “Aile bilgisi gördük” dedi. “Kitabı var mı?” dedim. “Aha” dedi. Uzattı kitabı. Baktım kapağına. Önlüğü tenteneli bir kadın, bir kız, bir de oğlan çocuğu pasta yapıyorlar. “Kaça bu?” dedim. “Babam 145 kuruş vermiş” dedi. Rastgele bir yaprak açtım. “Okuyuver bunu bana” dedim. Okudu: “Ev ailenin yuvasıdır. Bu yuvanın büyüklüğü o aileyi barındıracak kadar olmalıdır. Bir ev kiralanacağı zaman her şeyden önce kirasının aile bütçesine uygun olması düşünülür. Bundan sonra evin sağlığa uygun olması aranır. Yani evin bol güneş alması, damının akmaması, suyollarının iyi işlemesi, bacalarının iyi çekmesi istenir. Mutfak, aydınlık ve içinde rahat çalışılabilecek kadar geniş olmalı, fazla güneş görmemelidir... Yatak odaları evin bahçeye bakan yönünde olmalıdır. Sokak üstünde olursa, uykudakileri rahatsız eder. Yatak odalarında fazla eşya bulundurulmamalıdır. Yatak, sabah güneşini gören pencerenin karşısına konulmamalıdır. Buna dikkat edilmezse güneş, insanı vaktinden evvel uyandırabilir. Bu odalarda bulundurulucak eşya yatak, elbise ve çamaşır dolabı, tuvalet masası, bir de iskemledir. Evin bütün pencerelerinde olduğu gibi yatak odalarının pencerelerinde de güneşlik bulunmalı, bunun üstüne de ince, hafif ve yıkanabilir kumaştan yapılmış perdeler asılmalıdır.” “Yeter be, Cafer” dedim. “Uğur ola” dedim. Baktım ardından, taşların arasına girdi, kayboldu. Cafer, Türkiye’deki 3 milyon 430 bin köylü konutundan, 16 bini mağara, 200 bini penceresiz, helasız olan bir konutta oturuyor.

Doğru İstanbula’a gittim. Babıali’ye. Bu yolun yolcusunu buldum. “Ne iştir bu?” dedim. “Senin kafana kızılkurt sokmuşlar” dedi. “Onu at aklından, silkele ama şunu hiç çıkarma aklından” dedi. “Biz kaynaşmış bir kitleyiz, kaynamış kazan değil” dedi. “Pekiy, aile nedir?” dedim. “Aile” dedi, “en küçük işletmedir. Mesela bizim aile” dedi, “bir okutma işletmesidir bizim aile. Ama kapalı bir işletme değil. Öbür okutan ailelerle de birleştik, bir aile birliği kurduk. İlkokullarda 19 derse karşılık, 89 çeşit kitap basıyoruz” dedi. “Her yıl bunları azıcık değiştirip, fiyatlarını artırıp yeni baskılarını çıkartıyoruz, böylece eski kitapların okunmasını önleyerek, açıktan 500 milyon lira vuruyoruz, anladın mı?” dedi. “Anladım” dedim. “Pekiy, bu kitaplarla ne okutuyorsunuz?” dedim. “Bu kitaplarla mı? Kitapları okutuyoruz tabii” dedi. “Başka ne okutuyorsunuz?” dedim. “Biz mi?” dedi. “Biz daha başka şeyler de okuturuz” dedi. “Mesela, biz petrolleri okuturuz” dedi. “Madenleri okuturuz, sahilleri okuturuz” dedi. “Senin anlayacağın” dedi, “biz memleketi okuturuz” dedi. “Pekiy” dedi, “sonra, sen necisin? Kimlerdensin?” dedi. “Ben okuyanlardanım” dedim. “Çocuk musun sen?” dedi. “Çocuğum” dedim. “Demek sen okuyanlardansın” dedi. “Öyle” dedim. “Onu anladık, ama sen ne için okuyorsun? Onu anlamadım” dedi. “onu anlamayacak ne var” dedim. “Sizin topunuza birden okumak için okuyorum” dedim. “ Haaa” dedi. “Yaaaa” dedim.

Pazartesi, Ekim 13, 2008

Firewater - Golden hour


Grubumuzun adı Firewater.
Seçtiğimiz albüm: Golden Hour

Eğlenceli hibrid müzik arayışlarımız devam ediyor. Kendisini ilk Radyo Eksen’de duyduk.
Firewater, müziklerinde kullandığı tanıdık ritim ve melodiler ile beğenimizi kolayca evcilleştirdi.
Tod A. grubun beyni. Yolu İstanbul’a düşmüş. Daha doğrusu aşağıdaki linki okudukça anlıyoruz ki kız arkadaşı Türkmüş.
İstanbul havalimanındaki eğlenceli deneyimlerini aşağıdaki adreste okuyabilirsiniz.

http://postcards.blogs.com/postcards_from_the_other_/2007/01/always_be_polit.html

Albümdeki bazı şarkıların başında ve kıçında türkçe sample ları da işitebilirsiniz.

Bazı şarkılar, özellikle Borneo, tam da Kaş’ta Dejavu’da dinlemeye uygun.

Pazartesi, Eylül 08, 2008

Babalık I

Onu bekliyoruz. Gelecek yakında. Baş köşeye yerleşecek. Keyif onun keyfi olacak. Dizinin yeni başrol oyuncusu yolda. Hazırlıklar son hızla yapılmakta. Hafta sonlarıma daha doğmadan el koydu bile.

O geliyor. Kaçış yok. Güneş onunla doğacak. Ne zaman batacağına da yine o karar verecek. Öyle diyor herkes.

Ben, baba olaraktan bekliyorum. Anlatılanlar zihnimde birikiyor. Düşünüyorum da iyi zamanlarım, geçirdiğim hoş vakitlerim de oldu diyebilirim en azından.

‘Baba’ kelimesini kendime yakıştırmam , babalığı içselleştirmem epeyce zaman alacak gibi görünüyor. Öyle çok vakit de yok aslında. Çocuğu kucağına verdiklerinde, durun yav daha ben hazır değilim demenin garip kaçacağı aşikar. Biliyorum, zihinsel bir deprem bekliyor beni. Nöronlarım tek tek ayrışıp tekrar birleşecek. Belki bu ayrışıp birleşme birden fazla olacak.

Şimdiye kadar, öncelikle kendiminki olmak üzere pek çok baba tanıdım. Hepsi de iyi adamlardı. Kaderlerini omuzlamış yürüyen, gayretli, büyük adamlar... Şaka gibi! Baba mesleği, babadan oğula geçiyor olmalı. Acaba önce kim başlattı? İlk kimin aklına geldi? Büyük olasılıkla kadınlardır bu işin sorumlusu. Önce annelik müessesini ortaya atmış olmalılar; “Ben anneysem, e sen de bir ucundan tuttun bu işin değil mi? Bak nasıl da benziyor sana.! Al kucağına babası ”

Etrafımda yeni baba olmuşlara bir süredir farklı gözle bakıyorum. Kaderimiz birleşecek ne de olsa yakında. Hem de çok yakında. Pek de önemsemeden kulak misafiri olduğum sorunlarına son zamanlarda denk geldiğimde daha bir ilgi duyuyorum, kulak kabartıyorum. Asıl ilgimi çeken, bana pek dokunaklı gelen şey ise bu tazelerin inanılmaz bir sevecenlikle babalığı kucaklamaları. Çocukları ile aralarında olduğunu iddia ettikleri ve dillerinden hiç düşürmedikleri bir kutsal bağ var ki, her dinlediğimde bir eksiklik hissetmeme neden oluyor. Binbir farklı şekilde anlatılan bu bağla ilgili hikayeleri dinlerken kendimi yokluyorum, ıkınıyorum, sıkınıyorum. Benzer hislerin izlerini arıyorum kendimde. Ama nafile... Belki de hissetmeyi umduğum sancılar için daha erkendir. Montaigne Denemeler’inde ‘Babalar ve Çocuklar’ başlığı altında benzer konulardan dem vuruyor; Örneğin, bahsettiğimiz bağı hor gören filozof Aristippos, kendisinden çıkmış olan çocuklarını nasıl olup da sevmediğini soranlara önce tükürüp, “Bu tükürük de benden çıktı...” diyerek yanıt verebilmiş.

Genler! Ufak, afacan, oyuncu şeyler. Kitaplardan okuması iyiydi, güzeldi de, kendilerini kopyalamalak için beni de bu işin içine karıştırıp, kullanmalarına, işte buna, düşündükçe çok fena bozuluyorum. Bizlerin bizlere oyunu bu. Genlerin bizlere oyunu bu. Çocuk diye kucağa almak işin kolay yolu. Çok kapsamlı bir planın parçası herşey. Uzun ama çok uzun zamana yayılmış bir plandan bahsediyoruz sayın Babalar.

‘Babalara gelmek’ deyiminin yeni anlamları varmış, efendice öğreniyoruz. Tabii ki biliyorum; Daha yolun çok ama çok başındayım.

Babalık mesleğinin daha burnunda çiçeği bitmemiş çaylağı olarak, bu süreçte yaşadıklarımı, hissettiklerimi paylaşmayı planladığım yazılarıma yukarıdaki Giriş’i yaparak başlamayı uygun gördüm.

Hamilelik ilk dönemimiz. Babalar için bu süreç beklemek anlamına geliyor. Ben şahsen 7,5 aydır saf saf bekliyorum.

Gittikçe daha da şişen bir karından behsediyoruz sonuçta. Aklıma bomba imha ekipleri geliyor nedense. Babalar da o kiyafetlerden de yok. Sürekli bombanın etrafında geziniyor bu cesaretli arkadaşlar. Oğlum uzaklaşsana artık oradan. Patlayacak. Belli. I ıh! Meslek aşkı mı desek bilmiyorum. Işığın etrafında dört dönen pervaneler gibi...En sonunda da olanlar oluyor tabii. El izinden beter DNA testi var. Olay yerinden zaten hiç ayrılmamış kasapçı kedisi gibi. Kanıtı da kucağına vermişler, saf, saf sırıtıyor orta yerde. Kesin suçlu. Cezası ağır, müebbet babalık. Senin baban da böyleydi keleş oğlum.

‘Çalış baban gibi eşek olma.’ Bu cümle içinde bir virgül eksik. Virgülün nerede olması gerektiği yıllar boyunca babamla aramızda tartışma konusu olagelmiştir.

Anne ve baba, hamilelik döneminde, özellikle hafta sonları kaz yolma partilerine katılırlar. Söylemeye gerek yok, kaz olarak elbette. Anne kaz ve baba kaz. Ne kadar tüyüm olduğunu son haftalarda şaşkınlıkla farkettim. Gelen ufaklığın bu işten komisyon aldığından hiç şüphem yok. Mothercare sponsorluk anlaşması var bizimkinin. Göğsünde logo ile gelecek. Çıkar çıkmaz bir kenara çekip silkeleyeceğim. Doğum sonrası boşuna baş aşşağı tutup silkelemiyor bu doktorlar. Orada olup bebeği doktordan kapıp, ayakları ellerimde, kıçına tokat atıp çil çil harcadığım paracıkları ben dökeceğim. O kadar yatırım yapıyoruz; Hani bunun geri dönüşü? Bir iki kuru gülücük kesmez gibi geliyor...

Dinlediklerim
Barış K – An Introduction to Turkish Cosmic Space
Stanton Moore – Kooks on Parade
R.E.M. - E-Bow The Letter
La lupe – Fever
Sabahat Akkiraz - Gemi

Pazar, Temmuz 27, 2008

İşte Mühendislik Harikası Erke Dönergeci!



İşte Erke dönergeci lazer şov! Neş'eyle izleyin.

---
Ek: Tahmin ettiğiniz gibi bu klip Erke şirketi tarafından yapılmamıştır. Açıklama şurada: http://www.erketurk.com/kamuoyu_duyurusu_8.asp

Pazar, Temmuz 20, 2008

Çarkıfelek



Bu videonun derin devletle bağlantısı ortaya çıkarılsın. Halkımız kandırılıyor mu?

Mahmut Tuncer Show




Bu videonun kesin gladyoyla ilişkisi var. Hocalarnet olarak açıklama bekliyoruz.

Perşembe, Temmuz 17, 2008

Bilmece bildirmece


Soru şu: Bu öyle birşey ki; Mozart’da var, Michael Jackson’da var, Beethoven’da var, Mariah Carey’de var, Yngwie J. Malmsteen’de var, Mia Farrow’da var, başka bir örnek Fazıl Say’da var ama Wagner’de yok, Schumann’da yok. Adını duyunca akla votka geliyor, ama alkollü değil. Nedir bu? Ya da ne ola ki bu?

Sorumuzun cevabı “absolute pitch” olacaktı.

Türkçe karşılığını internette yokladığımızda, karşımıza, nota frekansı, ya da “mutlak kulak” çıkıyor.

Ne demek “absolute pitch”?

Absolute pitch’e işitsel yetimizin nota atışı yapabilecek şekilde keskin olması diyebiliriz..

Bu yetiye sahip kişiler, nasıl siz renkleri kolayca ayırt edebiliyorsanız, duydukları seslerin, herhangi bir karşılaştırmaya gerek duymadan, hangi notaya karşılık geldiğini söyleyebiliyorlar.

Siz gözlerinizle, ışığın frekansı konusunda hassas kestirmeler yapabiliyorsunuz. AP sahibi beyler ve bayanlar, diğer bir duyu organımız olan kulaklarını da benzer kesinlikle kullanarak titreşimlerin frekanslarını saptayabiliyorlar.

Gelgelelim, gözlerimizin bize sağladığı bu yaygın hassasiyet niçin kulaklarımız söz konusu olduğunda bir seçilmişler grubuna bahşedilmiş?

Aslında bahşedilen birşey yok. Öte yandan evrimden bahsetmek mümkün. Belki gen havuzunda gözlerimizle ilgili bu hassasiyet çok daha seçici olmuş diyebiliriz.

Çalılıların arkasındaki aç yırtıcıyı gözlerimizle farkedebilmek, çıkardığı sesleri analiz ederek aynı sonuca ulaşmaktan daha avantajlı olmuş diye ortaya konuşabiliriz.

Belki o kıpırdanmaların olduğu çalıya gözünü dikenler, kulaklarını çalı tarafına çevirenlere göre tehlikeyi daha çabuk farkedip oradan uzaklaşarak hayatlarını kurtarabiliyorlardı. Geçen zaman içinde görsel mükemmelleşme
belki de daha çok hayat kurtardı.

Peki ömrümüzü uzatan keskin görsel yetilerimiz üremek söz konusu olduğunda da bize avantaj sağlamış olabilir mi?

Görmek inanmaktır deyip karşılaştığı havva kızının ağzından tek kelam çıkamadan hemen oracıkta işi pişiren ve genlerini gelecek nesillere aktaran keskin bakışlı homo erectusun inlemelerini duyan AP sahibi adem oğlu duyduklarına inanamamakla ve ritm tutmakla yetiniyordu belki de...

Genlerimizin, karşı cinsi etkilemek amacıyla, kendi reklamlarını görsel olarak yapmaları daha olanaklı gibi gözüküyor.

Evet, belki öyle ama çok kesin de konuşamıyoruz.

Çünkü bazı araştırmalar farklı şeyler ileri sürmekte; Bu araştırmalara göre tüm yeni doğanlar aslında AP yetisini de taşımakta. Amma velakin duyu organımızı bir başka amaçla da, yani dil ,lisan öğrenme amacıyla da kullandığımızdan, doğuştan gelen AP yeteneğimizin zamanla köreldiği iddia edilmekte.

Bu araştırmalar tonal ve tonal olmayan dil gruplarından bahsediyor. Örneğin Çince tonal bir dil. Yani seslerin frekansını algılamanız o dili öğrenmeniz açısından tonal olmayan diller ile karşılaştırıldığında daha işlevsel. İngilizce ya da Türkçe tonal olmayan diller.

Aynı sayıdaki bireylerden oluşan benzer gruplar arasında yapılan karşılaştırmalar, araştırmaya konu Çin’deki gruplardaki AP sahibi kişi sayısının tonal olmayan diller konuşan ülkedekilerdekine göre çok daha fazla olduğunu gösteriyor.

Diğer bir araştırmaya göre ise AP’ye, küçük yaşta müzik eğitimi alanlarda, almayanlara göre daha fazla rastlanıyor.

Arızalı duyulara sahip insanların incelenmesi ile ortaya çıkan diğer bir bulgu da bu yaklaşımı destekliyor. Doğuştan kör ya da erken yaşlarda görme fonksiyonunu kaybeden insanların yarıya yakınının AP yetisine sahip olduğu biliniyor. Baştaki sorumuza bu bağlamda yeni örnekler ekleyebiliriz, Steve Wonder’da var, Ray Charles’da var.

Peki, bir önceki yazımızdaki sorumuza dönersek yani; Önce dil mi vardı, yoksa müzik mi? Ya da lisan mı, yoksa müzik mi vardı önce?

Belki yukarıda bahsettiklerimiz bu soruya bir cevap bulmak için de bize yardımcı olabilir.

Dinlediklerim
Amy Winehouse - You Know I-M No Good (Live Lounge)
Goldbug - Whole Lotta Love
The Juju Orchestra - This is not a tango
Imam Baildi Vs Sofia Vembo - Poso Lypame
Absolute pitche merak sardıran kitaplar

This Is Your Brain on Music – Daniel J. Levitin
The Singing Neanderthals – Steven Mithen
Musicophilia – Oliver Sacks

Cuma, Temmuz 11, 2008

İyilerinden üç dörtlük doldur dedim, şundan bundan bir yazı olsun istedim


Önce kelam vardı. Dilli geçmiş zaman. Geçmişin de geçmişinde. Tüyler sonra çıktı.
Önce kelam vardı. Di’li geçmiş zaman. Ve herkes halinden memnundu. Sonra tüyler çıktı. Halinden memnun olmayanlar dillerine tüyleri dolayanlar(dı). Onlar kelama takılmış, dilli geçmişi arayanlardı.

Söyleye, söyleye dillerde tüy bitti.

Önce boyutu olmayan tekillik (singularity) vardı. Boyutun da bir başlangıcı vardı. Bıngıl Bangıl bir başlangıç. Lisan’lı geçmiş zaman.

Derken, karanlıktan gelip, gevşettiğim parmaklarıma bir kedi gibi hafifçe sürünerek usulca aklıma bir soru takılıverdi.
Peki, önce dil mi vardı, yoksa müzik mi? Ya da önce lisan mı vardı, yoksa müzik mi?

Arif ol. Düşün
Önce Ahmed Arif vardı.
“Düşün, uzay çağında bir ayağımız, Ham çarık, kıl çorapta olsa da biri”
Sonra Pop Arif.


Pop Arif’in son albümünün adı öğrendik ki ‘Karuan’mış. Pop Arif adını önce biraz garipsedik. Leman dergisinden fırlamış hissine kapıldık. Sonra ‘Reflections of a Poem’i dinledik ve çok beğendik. Pop Arif’i googelladık. Kendisinin Kürt müzisyen Mohamed Arif olduğunu öğrendik.

Avusturya’dan kulağımıza-hemşeri sesler yükselmeye başladı. Fatima Spar’dan sonra Pop Arif. Bunlar benim bildiklerim. Fatima Spar’ı İstanbul’da izleyebildik. Umarım Pop Arif’in yolu da buralara düşer.

Her soru kendi geçmişini taşır peşi sıra.
Peki, önce dil mi vardı, yoksa müzik mi? Ya da lisan mı, yoksa müzik mi vardı önce?

Yoksa biri diğerini yaratırken diğeri de beridekini mi yarattı?
İyimserliğimiz bu geçmişte cevabın da bir şekilde gizli olduğudur.

Dinlediklerim
Pop Arif – Reflections of a Poem.
The Dutchess and the Duke - Reservoir Park
Beck – Modern Guilt
M. Ward – Right in the Head
Bedouin Soundclash - St. Andrews
Bedouin Soundclash - Midnight Rockers
Rush – Tom Sawyer
Judas Priest – Visions
Judas Priest - Nostradamus