Cuma, Ocak 31, 2025

Uçan Kitaplar Kütüphanesi

Bitmeyen hır gürün, yakında havalanacak uçaklara yetişmeye çalışan ya da yeni inmiş, sabırsızca koşturan yolcuların telaşının ve çoğu bir birinden habersiz farklı yönlere akıp giden, ilmek ilmek insan hikayelerinin tam ortasında durmuş uçuş tablosuna göz gezdiriyordu. Son zamanlarda seyahatleri iyice yoğunlaşmıştı. Kendini yorgun hissediyor, bir an önce uçağa geçip yerine oturmak için de sabırsızlanıyordu.  

Kalkış saatleri, iniş saatleri, farklı zaman dilimleri, otel odaları ve uçuşlar boyunca gözünü kırpmadan okuduğu envai çeşit roman; Sanki gerçeklikle kurgu, fiziksel dünya ile hayal alemi arasındaki ayrım, sınır belirsizleşmeye başlamıştı. Belki de istediği buydu. Belki, ta en başında bu görevi kabul etmesinin asıl sebebiydi böylesi bir kafa karışıklığına ulaşmak. Ya da netlik mi demeliydi?

İstanbul'daki hayatı, çoğu kişinin imreneceği türdendi. Dededen kalma, iyi bir muhitte evi, maaşı dolgun, dünyaca ünlü bir firmada işi, arabası, arkadaşları, ara sıra yaşadığı ilişkiler...Görünürde her şey yolunda gibiydi. Onu tanıyan kime sorsanız rahatı yerindeydi derdi. Ama kendini bildi bileli, ne kadar çekici görünse de, aslında bu hayatı yaşayan o kişi olmadığı, bambaşka bir hayata, çok da açıklayamadığı kendisine de hep muğlak gelen, başka bir aleme ait olduğu hissi bir türlü peşini bırakmamıştı. Zamanla belki bu duyguya biraz olsun alışmış, onunla yaşamayı öğrenmiş, etrafındaki insanlara belli etmemek için yöntemler geliştirmişti. Ama o kadardı. Sonuçta hiç bir zaman ne bir kimseye ya da bir şeye kendini, ne de herhangi bir kişi ya da şeyi tam olarak kendine ait hissetmemişti.

Macondo havalimanı gökyüzüne uzanan camdan kubbeleri, envai çeşit egzotik bitkileri ve onlardan yayılan buram buram kokuları, etrafındaki ağaçlar ile iç içe geçen ve sanki sonsuzluğa uzayıp giden garip mimarisiyle insanı mekan ve zaman bağlamından çıkarıp büyülü bir aleme sokuyordu. Havalimanı, dört bir yanındaki sık ağaçlar nedeniyle adeta ormanın içine gizlenmişti. Buraya her gelişinde hayretler içinde kalıyordu. Sanki uçaklar iner ve kalkarken ağaçlar pistin iki yanına doğru açılıyor sonra pist ormanın içinde tekrar kayboluyordu.

-Cartagena yolcu alımına başlamış mı?

Hemen arkasından gelen bu sesle irkilmiş, çok da yaşlı olmayan, bu siyah kiyafetler içinde ve saçları bolca jöleyle şekillendirilmiş adamı süzmüş sonra da uçuş tablosuna bir daha bakmıştı. Emerald City ve Troy uçuşlarında ciddi gecikme vardı, El Dorado uçağı zamanında kalkmıştı, Olympos yolcuları için son çağrı yapılıyordu. İstanbul uçuşuna ise daha epeyce vardı. Havalanına erken gelmişti.

-Cartagena henüz tabloda yok. Sanırım siz de benim gibi erken gelmişsiniz.

Adam hafif bir baş hareketiyle teşekkür edip uzaklaşmıştı.      

Başka bir şehir, başka bir havaalanı, birinin etkisinden kurtulamadan diğerininin etkisine girdiği jetlagler... Sahi en son ne zaman İstanbul'da yatağında uyumuştu? Bilet işlemini tamamlayıp Lounge'a geçmiş kokteylini yudumlarken etrafına bakınıyordu.  

Çalıştığı uluslararası hukuk firması, dünyanın envai ülkesinde yaşanan mülteci davalarına destek vermek için kar amacı gütmeyen ve medyada çok ses getiren bir proje başlatmış, o da bu projeye İstanbul ofisinden gönüllü olmuştu. Projenin adı, uzun tartışmaların ardından yanlış anlaşılmalara yol açacağıyla ilgili yüksek sesle dile getirilen endişelere rağmen 'Vadedilen Topraklar' olarak kararlaştırılmıştı.

Onun için de vadedilen, kendisini artık yabancı hissetmeyeceği, gerçekten ait olacağı bir yer ve orada yaşayabileceği bir hayat söz konusu muydu? Aslında hep bir arayışta olmamış mıydı? Önce kendi iç dünyasında, benliğinde, anılarında bu arayışa girmişti. Sonrasında yaşadığı şehrin caddeleri, meydanları, sokakları, mahalleleri de macerasına eklenmişti. Şimdiyse böyle çok uzaklardaki farklı memleketlerdi,  gidip geldiği yolculuklardı rotası.

Bazen bu yolculuklarda bize kitaplar eşlik eder. Bazen de bu yolculukları bizzat kitapların dünyasında yaparız. Ender de olsa bazen bu iki yolculuk sihirli bir şekilde birbiri ile kesişir, iç içe geçer. 

Yaşadığı ülke ve şehir, mültecilerin trajedileri ve anlaşmazlıklarıyla televizyonda ya da sosyal medyada bir haber olmaktan çok öte artık kanlı canlı günlük hayatın içine dahil oldukları bir coğrafyadaydı. Ama, ancak bu yeni görevine başlayıp dünyanın farklı ülkelerinde yerinden edilmiş veya vatanını terk etmek zorunda kalmış insanlara bizzat şahit olup, onların sorunlarını çözmeye çalışıp, hayatlarına dokununca, konu kendi vicdanında gerçek karşılığını bulmuş ve profesyonel bir sorumluluktan ya da gittikçe daha da yaygın hale gelen sosyal ve global bir meselenin analizinden öte, her geçen saniye insanların acı çektiği, zorlu koşullar içinde hayatta kalmaya çalıştıkları, özgürlüklerini, insanlık onurlarını yitirme noktasına geldikleri, kahredici bir güvensizlik ve belirsizlik içinde iltica etmeye çalıştıkları ülkelerin hukuksal ve bürokratik engelleriyle boğuşup, kamuoyularının baskısı altında kıvrandıkları ve artık belki kendisinin de bir nebze de olsa parçası olduğunu hissettiği insanlık trajedilerine dönüşmüştü.

El Dorado uçuşu için ısrarla anons yapılıyordu. Bay Midas acilen kapıya bekleniyordu. Bay Midas için yapılan son çağrıydı. Bay Midas o kocaman kulaklarını açıp anonsu duysa çok iyi edecek, diye geçirdi içinden.

Loungeda oturmuş bakınırken biraz önce kendisine uçuşunun durumunu soran siyah kiyafetli, kafası bilimum jöleli adamı farketti. Adam birkaç masa arkada elinde garip bir kitapla oturuyor, sözde okuyor ama aslında kendisini gözetliyordu. Göz göze geldiler. Doğrusu ya, bu yeni bir durum değildi; seyahatleri başladığından beri özellikle havalimanı ve bazen de uçuşlarda üstüne yönelmiş o bakışı hissediyor ama önemsemiyor, kuruntu diyor, geçiştiriyordu. Ama artık emindi. İzleniyordu işte. Peki kimdi bu adam? Tüm o seyahatlerde kendisini takip mi etmişti? Şirket mi peşine takmıştı bu adamı? Başkaları da var mıydı? İstanbul'da ve şirketin başka ofislerinde zaten bir sürü dedikodu dolaşıyordu. 'Vadedilen Topraklar' her ne kadar şirketin kar amacı gütmediği, tamamen mültecilere fayda sağlamak için kurulan bir insiyatif diye lanse edilse de, firmanın ilgili devletlerle yürüttüğü birçok başka projede bu devletlere karşı koz olarak kullandığı, gittikçe daha yüksek sesle dile getirilen bir söylenti olmuştu. Tüm bu iddialar asılsız da olabilirdi. Şirketten boş yere mi şüpheleniyordu? Ziyaret ettiği ülkelerin gizli servisleri yaptığı işlerden rahatsız olup peşine adam mı takmışlardı? Öğrenmenin tek bir you vardı; sakince kalkıp adamın yanına gitti. Kendisini tanıtıp yanındaki koltuğa oturdu.

Bay Ariza ise derhal eşyalarını toplayıp iyi uçuşlar diledi ve hafif bir baş hareketiyle selam verip uzaklaştı.  

Yapacak bir şey yoktu. Adamın peşinden gitmeyi anlamsız buldu. Hafiyelik işini bir süre ertelemeye karar verdi. Derin bir iç çekişin ardından içkisinden bir yudum daha alıp bakışlarını haber kanallarının yer aldığı mozaik ekranlara çevirdi. İnanılır gibi değildi; hemen hemen tüm kanallar SpaceX'in Boca Chica'daki Starbase üssünün hemen dışında toplanmış kendilerine, Amerika'da yaptıkları zorlu yolculuk ve bu arada katetikleri Kırmızı Çöl nedeniyle "Marslı" diyen bir mülteci grubunun protestosuna odaklanmıştı. Protesto zamanlama açısından doğru planlanmıştı. Medya, artık iyice hızlanan Mars'ın kolonileştirilmesi projesinde fırlatılacak onlarca uzaygemisini haberleştirmek için üsse hücum etmişti. Bu arada protestocuları da görmezden gelememişlerdi. Bir kamera taşıdıkları pankartları ekrana getiriyordu. "Ne Uzay'da ne de Dünya'da, sınırlara hayır",  "Mars Marslılarındır!", "Kırmızı Gezegen Vadedilmiş Topraklardır". Kamera hızla ilerlerken Türkçe bir pankart da gözüne çarptı; "Elon bizi Disko'ya götür". Disko adında Mars'ta bir şehir fikri aslında kulağa hoş geliyordu, neden olmasındı? 

Musk, hem kameralar hem de X üzerinden, bir biri ardına havalanan roketlerle ilgili heyecanlı açıklamalar yapıyor, tweetler atıyor, bir yandan da hiç geri adım atmadan iki de bir o garip selamını verip "Marslılar'ın" protestolarına cevap yetiştiriyordu. Evet, Mars Marslılarındı ama kesinlikle dışarıdaki çapulcu grubunun değildi. Musk, bizzat kendisi insanlığı geleceğe taşıyordu. Her gemi farklı ihtiyaçlar için tasarlanmıştı; birisi iklimlendirme, diğeri bina yapımı için gerekli araçlar, bir başkası tarım için gerekli ekipmanlar ve tohumları taşıyordu. Birkaç gemide de Mars'ın ilk yerleşimcileri vardı. Uygun koşullar olmadığı için şimdilik yerleşimciler sadece robotlardan oluşuyordu. Gemilerden bir tanesi ise sadece Musk'ın kişisel arşivini taşıyordu. Neler yoktu ki bu arşivde? Musk insanlığın ortak uygarlığına ait paha biçilmez eserleri ballandıra ballandıra anlatıyordu.   

Bu arada ekranların birinde, protestocuların arasında, SpaceX'te çalıştığı anlaşılan ve kendisine mikrofon uzatılan bir mühendis kendisinin de Amerika'ya Suriye'li bir mülteci olarak geldiğini açıklıyordu; "Amerika'ya, şimdi Mars'ta da kurmayı amaçladığımız, umut dolu ve daha iyi şartlar sağlayacak bir hayata kavuşmak için geldim. Ama ne yazık ki bana bu hayatı ve vizyonu veren ve hatta kendisi de bir zamanlar mülteci olan aynı kişi şimdi imkansızlıklar içinde benzer hayalleri kovalayanlara karşı çıkıyor. Artık hangi amaca hizmet ettiğimden emin olamıyorum. Eğer Dünya'da insanlığımızı terkediyorsak, nasıl olacak da Mars'ın kolonileştirilmesi insanlığa fayda sağlayacak?" 

Absürt, mantıksızlık veya adını ne koyarsanız, Dünya sınırlarını aşmış, Mars'a doğru yola çıkmış, insanlık durumu ise şimdilik Dünya'da kalmayı tercih etmiş, ama acınası bir hale bürünmüştü. Belki yaptığı işin de artık bir anlamı kalmamıştı. Evet! Başardıkları, tüm o parçalanmış ailelerin hikayeleri gerçekti, hatta  belki daha fazlası da mümkündü. Ama sanki sonuç değişmeyecekti. Yorulmus ve bunalmıştı. Şirketinin samimiyetininden de emin olamıyordu. Kararını vermişti. İstanbul'a dönünce ilk işi ya istifa etmek ya da başka bir pozisyona transferini istemek olacaktı. 

Uçuş kapısına doğru ilerlerken belki de türünün tek örneği olarak kalmış butik bir kitapçıya rastladı. Artık uzun süredir kitap basılmıyordu. Hatta yakın zamanda izlediği ama cevabını hatırlayamadığı bir yarışma programında sorulan sorulardan biriydi bu soru: 'Basılan son kitap aşağıdakilerden hangisidir?' Sayısallaşma tamamen hükmünü ilan etmiş, elektronik ve sesli kitaplar olası seçenekler olarak kalmıştı. Kendisi de dahil kimse basılı kitap okumuyordu. Ama burası Macondo havalimanıydı! Merakla içeri girdi. Raflarda sıralanmış birkaç kitaba göz gezdirdi. Çok fazla alternatif yoktu ve kitaplarda bir tuhaflık vardı. Hepsi anlamadığı ve daha önce hiç rastlamadığı bir alfabe ya da sembollerle kullanılarak basılmıştı. Kapaklarındaki resimler de anlaşılmaz haldeydi. Tam içlerinden birini alıp, sayfalarını çevirip, kokusunu içine çekmişti ki yanında yine o adam belirdi.

-İlginç bir alfabe değil mi?

-Beyefendi beni mi takip ediyorsunuz? Biraz önce Lounge'da da sizinle konuşmayı çalıştım ama çekip gittiniz. Şirket için mi çalışıyorsunuz?  Konu Vadedilen Topraklar'la mı ilgili?

-Sakin olun. Endişelenecek bir şey yok. Tahminleriniz bayağı ilginç. Ama sizi takip ediyor olsam herhalde bu şekilde kendimi belli etmezdim. Her şeyi uçakta öğreneceksiniz. Dediğim gibi endişelenecek bir şey yok. Biraz sabırlı olun yeter.

-Bu demek oluyor ki Cartagena'ya uçmuyorsunuz.

-Bugün değil. Bugün üçümüz de aynı uçuştayız.

Bay Ariza, onun konuşmayı daha fazla uzatmasına ve başka sorular sormasına imkan vermeden yine başıyla selamladı ve hızla uzaklaştı.

Üçümüz mü? Üçüncü birisi de mi vardı? Evet, burası Macondo'ydu ama bu kadar gizem de sanki biraz fazlaydı. İyice kafası karışmış ve kaygılanmıştı. Böyle bir durumda uçağa binmek ne kadar mantıklıydı? Havalimanı güvenliğine gidip şikayette bulunsa, ne diyecekti? Hem belki bu işleri onun için daha da karmaşık hale getirebilirdi. Biletini yaksa İstanbul'a her gün uçuş yoktu ve tüm programı altüst olacaktı. Elinden bir şey gelmiyordu işte! Kafasında soru işaretleri, istemeyerek de olsa uçuş kapısına doğru seyirtti.                            

Uçağa ilk binenlerdendi. Tam yerine otururken birkaç koltuk arkasında sanki eski dostlarmış gibi kendisine gülerek el sallayan jöleli kafayı fark etti. Söylenerek kemerini takarken yanında oturan orta yaşlı denebilecek uzak doğulu olduğu anlaşılan kadın hafifçe gülümseyerek sakin bir sesle onunla konuşmaya başladı. 

-Siz ona çok takılmayın. Florentina hep böyle muziplikler yapar. Ama söylediklerinde haklı. Kaygılanacak bir şey yok. Sadece birkaç dakikanızı alacağım.

Demek üçüncü kişi bu kadındı. Acaba Florentina adamın gerçek adı mıydı? Kadının konuşmasındaki sakinlik birden tüm kaygılarını gidermiş hatta kendisini daha iyi hissetmesini bile sağlamıştı. Hayır, konunun şirketi Ile bir ilgisi yoktu. Herhangi bir devletle ya da bir devletle bağlı gizli örgütle de bir bağlantıları yoktu. Aslında kimin adına çalıştıkları ile ilgili kimse tam bir bilgiye sahip değildi. Evet, bazı uçuşlarda ve havalimanlarında kendisini izledikleri doğruydu. Evet, yaptığı işi de biliyorlardı. Bu şekilde meraklanmasının ve art arda sorular sormasının gayet normal olduğunu ama izin verirse birkaç cümleyle, aslında neden onunla iletişim kurduklarını açıklayabileceğini belirtti.

Yıllar öncesinin haberiydi, farketmemiş miydi? Dünyada kalan son kütüphane Japonya'da, Tokyo Hatori'deydi; beş yıl boyunca kimsenin kapısını çalmaması ve hiç ziyaretçisi olmaması nedeniyle sonunda kapanmıştı. 

-Beş uzun yıl boyunca kimse kapıdan girmedi inanabiliyor musunuz? Ne bir çocuk ne de bir yetişkin. Kim olursa diyorum! Ev kadını, öğrenci, emekli... Kimse ama kimse! Hala bu duruma üzülüyor başını sallıyordu.

-Zaten emekliliğimi haketmiş, evimden pek çıkmadan sakin bir hayat sürmeye başlamıştım. Taki bu yaptığım işle ilgili bir teklif alana kadar. Posta kutuma bırakılmış bu garip iş teklifi sanki bir aşk mektubu gibi yazılmıştı.

Kimden miydi? Tabii ki diyerek, belli ki onları dinlediğinden hemen elini kaldırıp muzipçe sallayan, Bay Diaz'ı işaret etmişti. 

-Tüm yazışmalarımızı Florentina yapar. Ama hepsini aşk mektubu gibi yazmaktan kendini alamaz. 

Bilinen bir yeri, bir binası, yani aslında bir adresi olmayan, sadece davet usülü ile üye alan ve üyelerinin sık uçuş yaptıklarından (Emin olmamakla birlikte üyelik kriterlerinden biri buydu belki de) uçuş esnasında okudukları kitapları birbirleri ile değiş tokuş ettikleri özel bir kütüphaneye onu da üye olmaya davet ediyorlardı.

Nutku tutulmuştu. Ne diyeceğini bilemedi. Mesele gerçekten bu muydu? Acaba bir kamera şakası mı diye etrafına bile bakındı. Evet, doğrusu sık uçuyordu. Hoş, işi bırakmayı da düşünüyordu ama konu bu değildi. Evet, uçuşlarda okumayı da seviyordu. Ama bu iki saçma kritere uyuyor diye tam mantığını da anlamadığı bu garip kütüphaneye niye üye olsundu?

-Kitaplarımız çok özel. Daha kitaplarımızı görmediniz diye seslendi Bay Ariza.

-Florentina haklı. Seni ürkütmek istemem. Ama bu seyahatlere asıl çıkma nedenini tahmin edebiliyorum. Bir türlü kendini gerçekten yaşadığın hayata ait hissedememen ya da başka bir insanın, bir yabancının hayatını yaşadığına dair kurtulamadığın o his; kim olduğunla ilgili kafanda dönüp dolaşan sorulara cevap bulmak için çıkman gereken yolculuk belki de bizim kitaplarımızdan geçiyordur. 

Zaten kadının bakışlarından sanki onu kendisinden bile daha iyi tanıdığına dair garip bir duyguya kapılmıştı. Ve şimdi üstüne bu söyledikleri! Böyle bir şey nasıl mümkün olabilirdi?

-Ne kaybedersiniz? Baktınız sizin için bir şey ifade etmiyor üyeliğinizi hemen sonlandırırız. Bu durumda tek yapmanız gereken elinizdeki kitabı, arkasında yer alan adrese göndermek.

-Peki ya üyelik ücreti?

-Tamamen gönüllülüğe dayalı. Ama bildiğim kadarıyla artan maliyetler yönetimin elini kolunu bağlıyor. Büyük imkansızlıklar içinde müthiş bir iş başarmaya çalışıyorlar. Bağışta bulunmak isterseniz kitapların arkasında yer alan IBAN adresine para aktarabilirsiniz. Cömertliğiniz için şimdiden teşekkür ediyoruz. Bu arada yanlış anlaşılmak istemem. Üyelerimizden aslında tek bir beklentimiz var o da ellerine geçen kitapları okumaları. 

-Ne tür kitaplar söz konusu? 

-Şimdiye kadar üyelerimize hep romanlar sunuldu. Genelde dünya klasikleri ama yenilerden de bir kaç kitabımız dağıtımda. İleride de farklı olacağını sanmıyorum. Bu arada her üye ile birlikte yeni bir kitap da kütüphanemize dahil oluyor. Şu anda 1000 üyemiz ve 1000 kitabımız var.

-Hangi kitapların okunacağına ya da kimlerin kütüphaneye üye olabileceğine kim karar veriyor? Bu garip kütüphanenin amacı ne? Hukuki bir altyapısı var mı diye sormaya bile çekiniyorum. 

-Doğrusunu isterseniz çoğu üyemize, size şimdiye kadar yaptığım açıklamalar yeterli olmuştu. Bir yandan da haklısınız, hem mesleğiniz gereği hem de sanıyorum kişilik özelliğiniz nedeniyle bu sefer daha etraflı bir açıklama yapmam en doğrusu olacak. Ama öncelikle ben size bir soru sormak istiyorum. Evinizde ya da yakınlarınızın evinde veyahut arkadaşlarınızınkinde, hiç basılı kitap var mı? Ya da ofisinizde, iş için gittiğiniz o kadar ülkede, otel odalarında, basılı bir kitaba rastladınız mı? Eğer rastladıysanız, hiç açıp birinin de olsa sayfalarını çevirip göz gezdirdiniz mi?

Şöyle bir düşündü; garipti, ama gerçekten haklıydı. Etrafındaki herkes gibi o da elektronik kitap okuyordu. İşyerinde de zaten herşey sayısallaşmamış mıydı? Hayret! Yıllardır basılı bir kitapla tek karşılaşması biraz önce havalimanındaki kitapçıda olmuştu.

-Cevabınız için teşekkür ederim.

Basılı kitapların devri çoktan geçmişti. Okullarda, işyerlerinde, devlet kuruluşlarında aklınıza gelebilecek her yerde sayısallaşmaya geçilmişti. Dünyada ne kadar kütüphane, kitabevi, sahaf varsa hepsi kapanmış ya da başka iş kollarına dönüşmüşdü. Hatta kitap okuma alışkanlığı da bitmek üzereydi, geleceğin tüketim alışkanlığı şimdiden baskın hale gelen sesli kitaplar, arttırılmış ya da sanal gerçeklik uyarlamalarıydı.

Biran konuşmasını kesti ve sonra gözlerinin içine bakarak daha da alçak bir sesle; 

-Oysa kitaplar sessizliği sever, deyip devam etti. Peki ne okunuyor ya da ne dinleniyor artık? Yazarların eserleri ve klasik romanlarla kimse ilgilenmiyor. İnsanlık durumu anlatılarının devri sona erdi. İnsanlar Yapay Zekanın ürettiği içeriklerle ilgileniyorlar. Sanırım buraya kadar bahsettiklerime bir itirazınız yoktur. Ama asıl şimdi anlatacaklarım sizi şaşırtacak.

Bu arada Bay Ariza yerinden kalkmış hazırladığı, gayet ağdalı ve duygusal ifadeler içeren üyelik kaydını imzalaması için ona uzatıyordu.

-İlgimi çektiniz, sanırım imzalayacağım ama hikayenin devamını anlatmanız şartıyla. 

-Harika! O halde sevgili 1001 numaralı üyemiz, kulaklarınızı açın da beni dikkatlice dinleyin. Bir süre önce basılı kitaplarda görülen bir gariplik farkettik. Sanki bir salgın gibiydi. Buna bozulma da diyebilirsiniz. Dünyanın her yanında bir anda benzer durumlar yaşanmaya başladı. Hangi dilde yazıldığı farketmeksizin kitapların içindeki harfler tanınmaz garip sembollere dönüşüyor, kapağında ya da içinde resimler veyahut çizimler varsa, onlar da deforme oluyor absürt şekillere evriliyordu. Çoğu insan zaten kitap okumadığı ve kitaplarını attığı, depolarına taşıdığı ya da eskicilere verdiği için bu durum kamuoyunun ilgisini çekmedi. Belki orada burada bir kaç küçük haber yapıldı, Çinliler suçlandı, ama aynı durum onlar için de geçerliydi. Tam o sıralarda, ortaya sahibinin Amerikalı bir milyarder olduğunu öğrediğimiz bir kuruluş çıktı. Tüm ülkelerdeki artık kapanmış kütüphanelerin, müzelerin arşivlere taşınmış veya firmaların, sivil toplum örgütlerinin ya da bizzat bireyierin arşivlerindeki kitaplardan sağlam kalanları kurtarmak için bir planları olduğunu belirtip ilgililerle ve arşiv sahipleriyle görüşüp, onları ikna edip, gerekiyorsa satın alıp, basılı ne kadar kitap kaldıysa Amerika'daki depolarına aktardılar. Büyük bir operasyon dünyanın her köşesinde hiç bir finansal kaygı güdülmeden müthiş bir hızla tamamlandı. Ama patronlarım bu durumdan şüphelenmişler, kendi araştırmalarını başlatmışlardı. Kütüphanemizin laboratuvar bölümünde çalışan bilim adamları ve edebiyat profesörlerinin kitaplar üzerinde yaptığı deneylerin sonuçlarına dayandırılarak ulaşılan teoriyi kısaca şöyle özetleyebilirim. Tüm kitaplar aslında basıldıkları andan itibaren uyumaktadırlar. Ve uyudukları sürece orjinal formlarını korurlar. Bu onların bulunması gereken kararlı halleridir. Uyumalarını sürdürmenin yolu onları okumak, özellikle iç sesimizle okumak, sayfalarını çevirmek, arada kokularını içimize çekmektir. Bu aksiyonlar alınmadığı durumda ise kitaplar uyanmaya başlar. Aslında bu hep yaşanılagelen ama bizim normalde farketemeyeceğimiz çok yavaş bir süreçtir. Her okunduklarında tekrar uykuya dönerler. Laboratuvarımız, kitapların 'Uyanma' sürecine Pentimento, kendilerini korumaya aldıkları tam uyanıklık durumuna ise Codex Seraphinianus isimlerini verdi. Kitapların maruz kaldığı aslında bu sürecin birden hızlanması, yani hyper-pentimentoydu. Peki buna neden olan neydi? Kütüphanemizin Dedektiflik bölümünün yürüttüğü kapsamlı araştırmalar sonucunda bütün oklar tek bir kişiyi işaret ediyordu. Formu İmzaladınız mı? Ben köfte rica ediyorum.

Uçak kalkmış, hostesler yemek servisini başlatıyordu.

-Tamam buyrun imzaladım işte. Lütfen devam edin. Hayır teşekkürler aç değilim.

-Nerede kalmıştık? Leziz! Bütçe kısıtlamaları nedeniyle eskisi kadar yolculuk edemiyorum. Tek özlediğim şey bu havayolunun yemekleri. Sizin hakkınızı da ben alabilir miyim? Tamam, Tamam devam ediyorum. Bugün televizyon izleme şansınız oldu mu? Tüm kanallarda Mars'ın kolonileştirilmesi ile ilgili haberler var. Yola çıkan gemilerden birinde de Bay Musk'ın özel arşivi yer alıyor. İşte tüm toplanılan kitapların o gemiye yüklendiğini biliyoruz. Ve gemi hiç bir zaman Mars'a ulaşamayacak.

-Ne diyorsunuz? Yoksa Kütüphanemizin Askeri bölümü o gemiyi mi patlatacak?

-Haha. Öyle bir bölümümüz yok. Yanlış anladınız. Düşündüğünüz gibi bir niyetimizde de yok. Bay Musk o gemiyi kendisi yok edecek. Milyarlarca kitabı uzay boşluğuna terk edecek. Mars'ta yepyeni bir uygarlık başlatmak istiyor. Dünya'da insanların yaptıkları hataları tekrar etmeyecek bir uygarlık. Bunun da yolu yeni bir kültür ve yeni bir uygarlık tarihi yaratmak. Sanal Zeka onun için bunu yapıyor olacak. Bay Musk bir yolunu bulup kitapların uyanmasını hızlandıracak bir salgın başlattı. Ama hala tam olarak nasıl başardığını açıklayabilmiş değiliz.

-Peki bir sorum var. Niçin din kitapları etkilenmedi? Hikayenize bakılırsa onlar da aynı kaderi paylaşmalıydı ve öyle olmuş olsa bu konu çok daha gündem olurdu.

-Aynen. Farkında değil misiniz? Sorunuzun cevabını kendiniz veriyorsunuz. Dini kitaplar etkilenseydi büyük bir karmaşa çıkardı ve böyle bir durum da Bay Musk'ın işine gelmezdi. Bir şekilde din kitaplarını hyper-pentimento dışında tuttu. Kalan sorularınızın hepsine olmasa da sanıyorum bir çoğuna cevapları ve kütüphanemizin uyulması gereken kurallarını, Florentina'nın yeni üyelerimiz için özene benzene hazırladığı, Yeni Üyeler için Başucu Mektubu- Orientasyon ve Yeni Hayata Uyum'da bulacaksınız. Kendisi kütüphanemizin ilk üyelerindendir. Eski üyelerimizden bazıları kitap okumalarının yanı sıra böyle ek sorumluluklar da alıyor.

-Son bir sorum var. Sizce Starlink'i kullanmış olabilir mi?

-Belki ileride dedektiflik bölümümüzde de görev alırsınız.

Kapağı siyah deri zemine renkli baskılı ve altın yaldızlı harflerle donanmıştı. Sayfaları ağır ama sanki yarı geçirgen bir keğattandı. Mürekkebi daha önce hiç rastlamadığı bir lacivert tonunda ve el yazısı ile yazılmıştı. Binbir Gece Masallarını ve üyelik kartını teslim aldı.  

El sıkışırlarken kadın yine gözlerinin içine bakıp, biz üyelerimize seyyah ya da gardiyan deriz. Kendileri kitaplarımızı sürekli okuyarak onların uyuduklarından emin olurlar. Uçaklar bir çeşit sessiz ve güvenli ortam sunuyor. İlginçtir, kimsenin de ilgisini çekmiyoruz. Belki de bu tercihin nedeni yıldızlara yakın olmamızdır. Seyyahlarımız, ben, Bay Diaz ve siz de dahil olmak üzere Kütüphanemiz yönetimi tarafından özenle seçildik. Seyyahlarımızın bu, yolculuk içinde çıktıkları yolculuklar onların her iki alemde de ilerlemelerini sağlar. Hepimiz okuduğumuz kitaplarda, biricik, kendimize has büyülü deneyimler yaşarız. Pişman olmayacaksınız. Sizden şirketinizdeki görevinize devam etmenizi rica ediyorum. Unutmayın bizler de aslında birer mülteciyiz.  

-Çok seyahat etmek bizi mülteci yapmaz.

-Haklısınız. Amacım kesinlikle sizin de yakından şahit olduğunuz o insanların çektiği sıkıntıları hafife almak değildi. Ama mülteci olduğumuzu düşünmem için belki başka sebeplerim vardır. Neyse ben sizi daha fazla meşgul etmek istemiyorum. Okumalısınız. Böylece sizin için gelen köfteyi de yiyebileyim. Şimdilik kendi hayatlarımıza dönelim. Belli mi olur? Belki bir gün kitap bile değişiriz.

Takip eden aylar, yolculuklarla ve kitapların satırları arasında geçti. Her seyyah kendi hikayesinin peşindeydi. Kitap değişimlerine uçuş sırasında genelde basit ritüeller eşlik ediyordu; selamlaşmalar ve mimikler. Değişim sırasında üye kartlarını göstermek zorunluydu. Sessizlik, yani dikkat çekmemek önemliydi. Zira büyük zorluklar ve imkansızlıklarla kurulan bu kütüphane ve özel kitapları hala büyük bir tehdit altındaydı. Öte yandan her ne kadar bilinen sebeplerle üyeler arasında tanışmalar ve arkadaşlıklar kesinlikle yasaklanmış olsa da bazı durumlarda ve bir kısım üyelerin öngörülemeyen davranışları gereği kısa ve veya nispeten uzun sohbetler kaçınılmaz oluyordu. Karşılaştığı bazı üyeler hiç tekin değildi; gözlerinden ateş fışkıran o çılgın yaşlı İspanyol amcayı unutamıyordu. Hiç olmayacak tepkiler vermiş, tam değişim sırasında ona uzattığı kitabı herhalde isminden olacak beğenmemiş, kendisindeki kitabı da sıkı sıkı tutup, ben kahramanlık hikayeleri okumak istiyorum, başka bir saçma roman daha istemiyorum diye bağırıp, tüm uçağı ayaklandırmış, bir de üstüne onu hemen dışarıda düelloya davet etmişti. Onbin metre yükseklikle bu hızla giderken dışarı çıkıp uçağın kanadında düello mu yapalım? diye sorunca gülmeye başlamış, aslına bakarsan bana vız gelir tırıs gider ama öyle olsun deyip uzattığı kitabı alıp ve panik halindeki hostesten de bir içki isteyip sanki hiç bir şey olmamış gibi yerine oturmuş ve hemen okumaya başlamıştı. Ya o Rus hatun! İsmi neydi? Anna'ydı galiba. Kütüphanenin kuşkusuz en güzel üyesiydi. Öylesi sadece romanlarda olurdu. Zaten üyeler arasında git gel dedikodular da alıp yürümüştü; üye yapılmasının nedeni gayet açık değil miydi? Her yerde olduğu gibi burada da böylesi kayırmalar, dolaplar dönüyordu demek. Amerika'da yapmak zorunda kaldığı o iç hat uçuşunda karşılaştığı yüzü yara bere içindeki garip adamı da unutamıyordu; zorla yanına oturtmuş, uçaklar ve uçuş kartları ile ilgili garip bilgiler sıralamış, bu gizli saklı kütüphane fikrinden esinlenip kurduğu çok daha eğlenceli ve tabii ki gizli bir kulüpden bahsetmişti. İlgilenir miydi diye de sormuştu. Her yaştan üye ile karşılaştığı oluyordu; bir keresinde de boynunda atkısı, sarışın, kıvırcık saçlı, safça bir çocuk ile kitap değişmişlerdi. Ama çocuğun da yüzünde yara bereler vardı. Belli ki Amerika yolcuğunda karşılaştığı garip seyyahla bu çocuk seyyah da karşılaşmış ve de söylediklerine kanıp peşine takılmıştı.

Öte yandan onun için asıl ilginç olan, Kütüphanenin verdiği bu kitaplarda, sayfaların, satırların arasında, sanki daha önce oradaymış, gözlerinin takip ettiği aynı yoldan ilerlemiş, kelimelerin, satırların üzerinden akıp geçmiş bir gölgenin varlığını hissetmiş ama bir türlü ona yetişememişti.  O, her neyse hep birkaç adım ilerisinde olmayı başarmıştı. Bu his, okuduğu her kitap da biraz daha artmış sanki ona iyice yaklaşmıştı. Öyle hissediyordu ki eğer bir gün bu gölgeyi yakalamayı başarırsa, gölgenin düştüğü kelimeler, harfler birden hareket edecek, yer değiştirecek, bambaşka anlamlar ifade eden kelimelere, cümlelere dönüşecekti. İşte o zaman gözlerinin önündeki hakikati görmesine engel olan perde kalkacak, okuduğu tüm o kitaplardaki gizli anlamlar da kendini ele verecek, aslında onu bu yolcuklara çıkaran ve umutsuzca peşinde koştuğu hayatındaki o eksikliğin farkına varacak ve izini takip edip sonunda  tekrar bir bütün olabilecek ve böylece  talihini yenip ebedi saadete ulaşabilecekti.  

Kitapların onda nasıl olup böylesi bir his uyandırdığı sorusu merakını gün geçtikçe bilemiş ve yine İstanbul'a döndüğü bir yolculuk sonrasında dayanamayıp eskiden sahaflık yapan şimdilerdeyse bir bar işleten ve uzun süredir uğramadığı eski bir arkadaşına, eline geçen son kitabı götürmüş, ona kimseye anlatmayacağına dair yeminler ettirerek yaşadıklarından bahsetmişti. Arkadaşı bu kitabın benzerini daha önce de gördüğünü, belki bir yıl önce bara gelen -ismini tam hatırlayamıyordu, Selim ve Turgut olabilirdi- iki gencin benzer bir kitabı ona satmaya çalıştıklarını, kitabı incelerken bu ikisinin durmadan birbirlerine laf yetiştirip tartıştıklarını, sonunda da verdiği fiyatı beğenmeyip kitapla birlikte uzaklaştıklarını anlatmıştı önce. Evet, hiç kuşkusu yoktu; bu kitap da önceki gibi elyazmasıydı. Kullanılan mürekkep büyük olasılıkla sadece kuzey denizlerinde bulunan ve çok nadir bir tür erkek mürekkep balığının çiftleşme döneminde dişisini etkilemek için yaydığı ve suda inanılmaz şekiller oluşturan salgısının özel bir laboratuvar ortamında çoğaltılmasıyla elde ediliyordu. Ama bahsettiği gölge oyunu ile ilgili bir yorum yapamıyordu.

Uzun süredir bu denli yorgun ve uykusuz hissetmemişti. Boardingin açıklanmasıyla hemen uçağa seyirtti. Uçağa, her zaman olduğu gibi yine ilk binenlerdendi. Yolcular yavaş, yavaş gelmeye başlamıştı. O da her zaman yaptığı gibi okuduğu kitabı ve üye kartını hazırlamış karşısına çıkacak seyyahı bekliyordu. Neyseki çok beklemesi gerekmemişti; işte oradaydı. Yerinden kalkıp uçağın görece arka taraflarına peşi sıra yürümüş seyyahın kusura bakmayın ama daha önce sizinle karşılaşmıydık, çok tanıdık geliyorsunuz sorusuna ruhsuz bir şekilde olumsuz yanıt verip ve uzattığı kitabı alıp kendisindekini de ona verip yerine dönmüştü. Belki de seyyahlar aynı kitapları okuya okuya zamanla birbirine benziyordu.

Bu arada yanındaki koltuk dolmuş, yerine otururken kibarca selamlamış ve biraz önce aldığı kitabı önündeki küçük masayı açıp üstüne bırakmıştı. 

Aynı yolcunun hareketlerinden büyük ihtimalle kitap nedeniyle heyecanlandığını ve onunla konuşmak için fırsat aradığını anlamıştı. Çok ender de olsa bu tip durumlar yaşanabiliyor, uçuşlarda yanına eskinin kitap kurtları düşebiliyor, okuduğu kitabı görüp heyecanlanıyorlar ve onunla tanışmak istiyorlardı. Biran önce  aşinası olduğu bu konuşmayı tamamlamak ve kitabına başlamak için dönüp merhaba dedi.            

-Merhabalar, kitabınıza ilgisiz kalamadım. Artık basılı kitapları bulmak neredeyse imkansız. Hele yazarıysanız heyecanınız ikiye katlanıyor. Bendeniz, Orhan Pamuk. Memnun oldum.

Yok artık diye düşündü. Bu sefer hangi kitabı aldığına hiç dikkat etmemişti. Uzanıp siyah deri kapak üzerine altın yaldızla yazılmış kitabın ismini okudu: Kara Kitap by Orhan Pamuk. Böylesi bir tesadüf nasıl mümkün olabilirdi? Herhalde Kütüphanedekilerin süprizi diye düşündü. Aslında bugün doğum günü de değildi. Belki de üyelik yıl dönümüydü. Benzeri süprizlerin yapıldığıyla ilgili birkaç hikaye duymuştu. 

-Tekrar merhabalar Orhan Bey. Memnun oldum. Ben de Galip

Şimdi de şaşırma sırası Orhan Pamuk'taydı. Durumu garipsemiş ama sabırla Galip'in anlattıklarını dinlemiş, kendisini sakinleştirmişti. Demek mültecilerin sorunlarıyla ilgileniyorsunuz. Bunu duyduğuma çok sevindim. Tesadüfler Galip Bey, demişti. Kucak açmalıyız ve aramalıyız onları. Uzun uzun konuşmuşlar, bir birlerini dinlemişlerdi. Galip okuduğu kitaplardan bahsetmişti. 

Ünlü yazar birden ona dönüp biliyormusun bu okuduğunu söylediğin kitapların çoğunu yakın zamanda ben de okudum. Ama tüm o sayfaları çevirirken, kelimeleri tek tek okuyup satırları bir biri ardına geçerken, sanki hep biri tarafından izlendiğim, takip edildiğim hissine de kapıldım. Bilemiyorum, belki sen de benzer bir deneyim yaşamışsındır.

Galip gözlerinin dolduğunu farketti. Kara Kitap'ın bu özel baskısını başına ne gelirse gelsin umursamadan yazarına, Orhan Pamuk'a hediye etti.

Orhan Bey aldığı bu özel hediye karşılığında çantasından kapağı siyah deriden yapılmış bir defter çıkarıp Galip'e uzattı. Bir süredir aklımda dönüp dolaşan bir soru ve bu soruyu temel alan hikaye yazma fikri vardı. Ama bir türlü hikaye kendini bana açmadı. Kim bilir belki cevabını, çıktığın bu yolculuklarda sen bulursun ve hikayeni bu deftere yazarsın. 

Galip bakışlarını defterin üzerinde gezdirirken soran gözlerle ünlü yazara baktı: Peki cevabını aradığınız o soru nedir?

Pamuk alçalmakta olan uçağın camından dalıp gittiği boğaziçine bakıp yavaşça mırıldandı: Bir hikayeyi, bir romanı yazarı mı, yoksa aslında o hikayenin ya da romanın karakterleri mi yazar? 

Galip uçağın tekerleklerinin yere temas etmesiyle sarsılıp gözlerini açtı.  Nasıl olduysa tüm yolculuk boyunca uyumuş olmalıydı. Hatırladıklarının ne kadarı gerçek, ne kadarı rüyaydı? Orhan Pamuk ile arasında geçen ilginç diyaloğu anımsadı ve heyecanla karışık merakla yan koltuğa döndü.

-Merhaba sonunda uyandınız işte. Ne o yanınızda başka birini mi görmeyi umuyordunuz? İnanılır gibi değil. Doğrusu biraz bozuldum bu tavrınıza. Bu kadar saat deliksiz uyumanız hem beni, hem de hostesleri endişelendirdi. Onlar sizi iyi tanıyor; bahsettikleri kadarıyla çok sık uçuyormuşsunuz. Ama normalde tüm uçuş boyunca kitap okuduğunuzdan böyle bayılmış gibi uyumanız haklı olarak onları telaşlandırdı. Hatta bir kaç kere sizi sarsıp, nefes alıp verdiğinizi kontrol etmek görevi de bana düştü. Elinizdeki siyah deri kaplı defteri de sımsıkı tuutunuz uçuş boyunca.  Bu arada eğer hiç rüya görmediyseniz ya da hatırlamıyorsanız sorun etmeyin zira şu anda görüyorsunuz. Memnun oldum ismim Rüya.  

Galip afallamıştı. Ama kendisini hiç bu kadar dinlenmiş ve iyi hissetmemişti. Şaşkınlıkla defteri tutan elleri gevşedi ve Rüya'nın da meraklı bakışları eşliğinde ilk sayfaya beraberce göz attılar.

Bitmeyen hır gürün, yakında havalanacak uçaklara yetişmeye çalışan ya da yeni inmiş, sabırsızca koşturan yolcuların telaşının ve çoğu bir birinden habersiz farklı yönlere akıp giden, ilmek ilmek insan hikayelerinin tam ortasında durmuş uçuş tablosuna göz gezdiriyordu. Son zamanlarda seyahatleri iyice yoğunlaşmıştı. Kendini yorgun hissediyor, bir an önce uçağa geçip yerine oturmak için de sabırsızlanıyordu...

 

 

Pazar, Haziran 09, 2024

YARATILIŞ 


Önce düşünceleri mi fısıldamıştı yoksa vücudu mu buyur etmişti?

Başını iki elinin arasına alıp soran gözlerle baktı boşluğa: Bir yandan da keyiflenmişti; Hala cevaplanamamış soruların olması, bu bilinmezliklerin farkında olmak, ona, bir çoklarına olduğu gibi huzursuzluk ve aciliyet hissi yerine ancak çok ender, görmüş geçirmiş kişilerde rastlanan bir mutluluk ve bu mutluluğa eşlik eden huzur veriyordu. Hiçbir gizemin olmadığı, öylesi bir hayatın ne kadar çekilmez, sıkıcı ve dayanılmaz olacağı aslında son derece aşikardı. 

Evrenin, insanlığın en büyük, en eski, cevaplanamayan soruları nelerdi? Bir sabah uyansa ve başucunda 'Çok Gizli! -Evrenin ve insanlığın en büyük ve en eski sorularının cevapları' ibaresiyle, üstünde ismi yazılı, cevapların olduğu  bir zarf bulsa ne mi yapardı? Açıp okumaz mıydı bile? Kararlı bir şekilde başını iki yana salladı. İnsan kimseye anlatamayacağı böylesine büyük sırlarla nasıl başedebilirdi? Neden mi kimseye anlatamazdı? Çünkü ...Çünküsü yoktu, sadece anlatamazdı işte. 

Her sır paylaşılmak için yanar tutuşur. Çünkü her sır içten içe bilir ki paylaşılmazsa, saklı kaldığı zihnin ölümüyle sır olmaktan çıkar ve hiçliğe karışır. Sır olmak da ne meşakkatli iş diye kendini dinlerken düşünceleri bir kez daha o farkında olmadan çoktan bambaşka bir yöne eklemlenmeye başlamıştı. Bilinci, farklı güzergahlara eklemlenen ve hızla hareket eden düşünce katarlarının birinden diğerine atlayan kararsız yolcusu gibiydi. Aslında hangisine ne zaman atlayacağını, ya da içinde bulunduğu katara neyin eklemleneceğini çoğu zaman kontrol edemeyen veyahut bu katarların zihninin hangi köşesine yolculuk ettiğinin farkında olmayan bilinci, kendini içinde bulduğu bu nahoş katardan aceleyle bir başkasına attı; Peki ya kendimizden bile sakladığımız sırlar? Onlar belki de en derinlere gizlenmiş ve ortaya çıkarması en zor olan, en değerli sırlarımız değil miydi? İşte 'Sır' katarı yine eklemlenmeye başlamıstı; Bir yandan varoluşun, gizli kalmanı gerektirirken bir yandan da yok olmamak için biricik varlık sebebine aykırı biçimde sırdaşların zihnine nüfuz etmeye can atıyordun. Öyle geliyordu ki sırdaşlık müessesesi her ne kadar meşruluk çağrıştırsa da aslında işin ruhuna aykırıydı. Ve her zihnin zindanları vardı, hatta basit bir hesapla %95'i zindandı; Bu zindanlarda tutsak sırları ve zindanları bekleyen yalanları (korkuları ve kutsalları) vardı. Bilinci, katara son eklemlelenen zindan kompartmanından ürkmüş hemen bir başka katara atlamak için davranmış ama bunun mümkün olmadığını farkedip onu hiç yalnız bırakmayan duyuların akışına memnuniyetle kendisini kaptırmıştı; Birşeyleri görmek, tatmak, duymak, dokunmak ya da koklamak onu bulunduğu bu durumdan elbette kurtaracaktı.

Tam da 'Evrenin ve İnsanlığın en büyük ve en eski cevaplanamayan soruları' katarına atlamıştı ki o anonsu duydu; 

Mutlu insanların sırları birbirine benzer, tahmin etmesi kolaydır. Mutsuz olanlarınki ise kimsenin sırdaş olmak istemeyeceği kendilerine has korkunç yaratıklarıdır. 

Emin olamamıştı; izlediği bir filmde mi rast gelmişti bu veya benzeri ifadeye yoksa şimdi mi uydurmuştu? 

Tabii ki merak ederdim diye söylendi: Günleri, ayları ve yılları unuttuğu otel odasının camından bir kez daha dışarı bakarken. Sadece cevapları değil ama aynı zamanda ve bir o kadar da cevaplanma şeklini, ifadeleri, kullanılan dili de bilmek, incelemek isterdi. Çakmağıyla tutuşturduğu zarftan çıkan duman insanlığın ve evrenin belki de en büyük pişmanlığına karışırdı. Ama bir sonraki sabah uyanıp aynı zarfı bulsa önce kesin bir kararlılıkla yine okumadan yakar sonra da çakmağının gazını doldurturdu. Ve illaki bunları yapmadan çok önce cennetten kovulmuş olurdu. Ya da kendini kovdurtmuş olurdu mu desek? 

Rezil bir otel odasında her sabah ter içinde uyanıp tüm insanlık adına aynı kararı veriyor ve bunu her gün yeniden ve yeniden yapıyor olurdu.  

Gökyüzünün, toprağın ve her türlüsünün sesini duydu. 

Doğumun, ölümün ve çürümenin ve hatta fiziğin ve kimyanın ve biyolojinin bin yıllardır süren sorgulanamaz, sarsılmaz hakimiyetinin sesini duydu. 

Görünürde her şey aynı gibiydi ama aslında hiç bir şey göründüğü gibi değildi.

Önce 'soru' mu vardı? En azından hala böyle bir olasılık vardı. En azından dilinde unutulmuş bir türkü, zihninde güneşli güzel günlere inanan mutlu bir yusufçuk vardı.  Gülümsedi. Ne güzel şeydi gülümsemek! Ama diye iç geçirdi sigarasından bir nefes daha çekerken, aslında her soru kendi geçmişini taşır peşi sıra. Ve başını usul usul cama vururken, iyimserliğimiz bu geçmişte cevabın da gizli olduğudur diye yansımasıyla ağız birliği etti.

Gerçi onun için böyle bir olasılık söz konusu bile değildi. Ne yapmış etmiş, zamanda, kendi izini kendisine kaybettirmişti. İnsan kendi geçmişini kendisinden saklayıp bir sır gibi zihninin zindanlarına hapsedebilir mi? Yaşadığı, onu o yapan onca şeyi; Ailesi, dostları, sevdikleri, mutlulukları, hayal kırıklıkları ve hepsini içinde barındıran tüm o hikayeleri; Anılarını bilincinden koparıp zihninin en ücra köşesindeki zindana kilitleyip, anahtarını da fırlatıp atabilir mi? Böylesine güçlü, insan üstü bir irade gösterebilir mi? Denebilir ki neden olmasın? Aslında hemen hemen herkes kendi geçmişinden, travmalarından kaçmıyor mu? Yaşadıklarını, hayal kırıklıklarını, utançlarını unutmaya çalışmıyor mu? Sanki hiç yaşamamış gibi yapmıyor mu? 

Farklı, farklı, iç içe geçmiş hikayeler, bu hikayelere ait sorular, bu soruların hapsolduğu zamanlar, bu zamanların ait olduğu zihinler var! Ve hepsinin ama hepsinin örtüştüğü, bir ağızdan aynı şeyi söyleyip, kastettiği  o ender, sihirli anlar var.

Doğrusu ben de tam olarak hatırlamıyorum! Ne zaman aklına düşmüştüm? Uzun süredir zihnindeydim. Aklını sürekli mesgul eden, öne çıkmak, ondan ilgi görmek için birbirleri ile yarışan bir sürü uyaranın, düşüncenin, kaygının, duygunun, akıl yürütmenin, arasından bir belirip bir kaybolan zihnindeki, diyelim ki, o hayaldim. Onun için hem tanıdık hem de bir yabancıydım. 

Düşünceler, kediler gibidir; Onlara sahip olduğunuza dair aslında içten içe farkında olduğunuz bir yanılsama üzerine kurulmuştur ilişkimiz.     

Ne karanlık ne de ışık vardı diye geçirdi içinden. Daha isimler yoktu. Ama ta derinlerdeki o boşluk hissi, geçmişi ile ilgili hiç bir şey hatırlamıyor oluşu, bu yokluğun varlığının neden olduğu yazma isteği onu rahat bırakmıyordu.  

Uzun süredir onunlaydım. Filizlenip, uç veriyordum. Geceleri uykusunda, rüyalarında ve Güneş tam tepedeyken usulca birikiyordum. Sahi hikayem ilk nasil başlamıştı? İlk 'soru' mu vardı?

Ondan ve hemen hemen her şeyden çok önce bir itkiydim. O en kadim histim.  Suda, karada ve havada oldur dedim oldurdu. Yüz yıllar, bin yıllar boyunca, milyonlarca, milyarlarca kere oldur dedim oldurdu. Gökteki yıldızların, çöllerdeki kumların sayıları kadar ve cok daha fazla defa oldur dedim oldurdu ve öldür dedim öldürdü. Babadan oğula, nesiller boyunca, babadan oğula türler boyunca, günler geceler boyunca, baharlar kışlar boyunca babadan oğula birdim bin oldum. Birdim milyonlar oldum. Ben kendimi yarattım sonra öldürdüm kendimi. Hep ben beni ve kendimi; oldurdum ve öldürdüm.     

Tekinsiz bir gecenin karanlığında ilk defa şekillendim titrek ışığın vurduğu mağara duvarına. Ve kendime baktım hayranlıkla. Korku dolu, boş, ürkek gözlerin ardından baktım kendime hayranlıkla. Sakar, ilkel ellerin çizdiği mükemmel kendime baktım hayranlıkla. Gökyüzü oldum, kayan yıldız ve püsküren yanardağ oldum. Ve zamanı gördüm beni saklayan. Zamanının sonunu gördüm. Her şeyin başlangıcını gördüm. Ne mümkündü hayranlığıma hayran olmamak? Sonra sonra dile döküldüm. Kendime anlattım kendimi çağlar boyu. Anlattıkça daha cok inandım. Bir insan suretinde göründüm. Bir sırdım zamanın dehlizlerinde saklı kalmış,  yaşayan ve ölmüş her canlının zihninde ben de bilinmek istedim.

Merkezefendi dinledi

Sweet Spine - Dream Eater

Buchholz – Pith and Humiliation

Textures – Meander

System of a Down – Lonely Day

Placebo – Happy Birthday in the Sky

Rome – No Second Troy

Fountains D.C. – Jackie Down The Line

Iron Maiden – Infinite Dreams


Pazar, Mayıs 16, 2021

ZAZU

 


Bizimkinin adı Zazu. Tüylü kardeşim. Nüfus cüzdanında öyle yazıyor: Adı: Zazu. Soyadımız aynı. Tekir kedi Zazu gayet şahsına mırnav; o isterse seviliyor, işine gelirse seslenmelerimize tepki veriyor. Aslında iki solumuzdaki evin kedisiyken, gel zaman git zaman, önce ikametini bizim eve aldırıyor, sonrasında bizimkiler nüfusularına da alıyor.

Zazu gün içinde zamanının önemli bir bölümünü uyuyarak geçiriyor. O nedenle geceleri daha hareketli. Öte yandan, en azından yılın bu zamanı, öğle saatlerine doğru evin önündeki çiçeklerin arasına saklanıp kafasının üzerinden gelip geçen kırlangıçları sözümona avlamaya çalışmak gibi bir ritüele de sahip. Genelde bu çalışmalar hüsranla sonuçlanıyor. Kırlangıçlar neşe içinde alçak uçuşlarına devam ederken, Zazucuk sonunda kös, kös kuru mamaya talim ediyor. 

Geçen gün bu düşüncelerle, yine başarısız bir av sonrası, takır tukur mamasını yiyen Zazuya sırıtarak bakıyordum ki birden bana döndü. Ne var? Ne sırıtıyorsun pişmiş kelle gibi? Bazılarımız da sabaha kadar barlarda dolanıp sözümona hatun götürmeye çalışıp sonra kös, kös evdekine talim ediyor, gibi bir şeyler mırıldandı. Önce şaşırıp acaba kiminle konuşuyor? diye etrafıma baktım. Ama kimse yoktu. Sonra bir hışım, ağzında mama varken konuşma, deyip bastım tokadı. Sana ne lan benim özel hayatımdan? Hem uzun süredir barlara da gitmiyorum. Ya senin özel hayatına ne demeli? Kısaca yok, sıfır. Salak kedi! Duyan da Şerafettin konuşuyor sanır. Hıh! Kim bilir beni kiminle karıştırdı? Nalet olsun seninle kardeş olduğumuz güne.

İki yan komşumuz besledikleri 5 kedi ve 3 köpekle apayrı bir kategorideler. Evlerini, kapılarını çalan tüm sahipsiz ya da terkedilmiş kedi ve köpeğe açan bu komşumuzun başvuru sahiplerinde aradıkları tek şart kısırlaştırmayı kabul etmeleri. Öte yandan bu talepleri diğer tarafımızdaki komşumuz ‘Müzeciler’ tarafından sürekli eleştirilmekte. Kendileri karı koca arkeolog olmasına rağmen ebeveynlerim onları ısrarla ‘müzeciler ‘diye dillendiriyor. Müzecilerin de bir köpeği var. Adı Hera.

“Rheia Kronos’un yatağına girince

Şanlı evlatlar doğurdu ona:

Hestin, Demeter, ve altın sandalli Hera”

 

Mitolojide geçen o eski günlerini belli ki mumla arıyor: Günümüzün Hera’sı, ön ayaklarını ileriye, arka ayaklarını da geriye uzatarak güneşlenmeyi seven küçücük ve simsiyah bir bulldog. Altından sandal falan da göremedik, tek varlığı boynundaki tasması. Arkeologlarımızdan daha iyi mi bileceksiniz?

Gelelim 5 kedi ve 3 köpeğe. Kedilerin 3 tanesi hakkında hiçbir fikrim yok, dışarı çıkmıyorlar, hep evdeler. Sadece varlıklarından haberdarım. Diğer ikisi Can ve Vilma. Can, bazı komşular tarafından ‘Dombili’ olarak da biliniyor. Hareketleri ve vücut yapısı itibariyle minyatür bir kaplan gibi. Öte yandan kendisi ayırdında olmasa da Babamın en azili düşmanı. Zazu’yu her kafası bozulduğunda dövdüğünden, Babam karşılaşınca  Can’ı taş, sopa artık eline ne geçerse kovalıyor. Can da, anladığım kadarıyla, korkmuş gibi yapıyor. Aslında pek de sallamıyor olan biteni. Hala bizim bahçede umarsızca geziyor, arada fırsatını buldu mu Zazu’nun mama kabından besleniyor Bu arada ‘Can’ ismi sizi yanıltmasın, kedimiz dişi. O dişi bir kaplan.

Komşumuzun diğer kedisi de dişi. Adı Vilma. Vilma adeta gamsızlığın tüylü ve kuyruklu hali. Tam bir gönül kedisi. Vilma öncelikle özel mülkiyet kavramını dipten temelden reddediyor. Her açık kapıdan giriyor, kabul görüyorsa istediği kadar kalıyor, odalar kapılar onun için hiç bir şey ifade etmiyor. İsteyene de kendisini sorun çıkarmadan sevdiriyor.

Mahallenin en azılı çetesini oluşturan 3 haydut köpekten birisi Maske filminden çıkmış gibi, sanırım Jack Russell Teriyer, diğeri Border collie kırması. Sonuncu ufarak köpeğin cinsi ile ilgili kimsenin bir fikri yok ama kendisi her daim sinirli. Geçen yaz ekibe dahil oldu.  Sahibi tarafından terkedilmiş, sürekli bunalım halde mahallede belirmişti.


Önümüzdeki yoldan bir köpek geçmeye görsün, Jack, üst kat balkonları ile aynı seviyedeki, diğer taraftlarındaki komşularının terasının kiremit kaplı pergolesinin üzerinde yerini alıyor, Collie kendi balkonlarından ve çetenin son üyesi ama en azılısı Kovit (Evet ismi Kovit) ise çoğu kez, bizzat  yola kadar inip, hep beraber avazları çıktığı kadar havlamaya başlıyorlar. Kovit bazen iyice coşup bizzat saldırıya geçiyor, hatta köpeklerin sahipleri tırsıp köpeklerini kucaklarına alırsa bu sefer de sahiplerini hedef alıyor. Yoldan günde ortalama 40-50 kere köpek geçtiğini varsayabilirsiniz.

Tatil sitesinde en yaygın evcil hayvan kesinlikle kediler. Çoğu, sitenin ilgisine haiz, yazları, evlerin kedileri oluyorlar, kışları ise site yönetimi tarafından ihtiyaçları karşılanıyor.

Uzak mahallelerin birindeki evde olup bitenler ise tamamen bambaşka bir hikaye. Yaklaşık 80 kedi, hep beraber bir evde sahipleri yaşlı kadın ile konaklıyor. Bu kedi sürüsünün sahibi, söylenene göre her yıl; Ortaköy’deki evinden bu kedileri getirmek için bir kamyonet tutuyor, kedileri aracın kasasına bindiriyor. Yeteri kadar mama, su artık nasıl organize ediliyorsa, saatlerce yolculuktan sonra mekana ulaşılıyor. Bu arada bahsettiğim evin önünden birkaç gün önce geçtim. Gerçekten evin sadece balkonunda 20-30 kediyi  uzaktan ben bile sayabildim.

Sitemizde, geceleri ve sabahın erken saatlerinde, evlerin bahçelerinde yaban eşekleri de görülebiliyor. Kimseye bir sıkıntı verdikleri yok. Gayet kendi ekmeklerinde, mülayim hayvanlar. Kovitin onlardan öğreneceği çok şey var. Yazlık site olduğundan eşekleri evcilleştirme gibi bir ihtiyaç kesinlikle yok. Onların da görünürde, şu evlerden birine kapağı atalım gibi bir dertleri yok. Bazen büyük kabahatlerini bahçelere bırakıyorlar o kadar.

Önümüzden geçen yol, diğer tarafındaki plajı ve hemen ilerisindeki denizi cam ağaçları içinde yan yana sıralanmış evler ve bahçelerden ayırıyor. Yaklaşık 200 metre solumuzda ise ufak bir yarım ada site için  iki ayrı koy oluşturuyor. Yarım adanın en ince olduğu, yukardan bakıldığında, gayet egzotik görünen kısımda ise bu sene site çalışanlarının simsiyah cins horoz ve tavuk yetiştirdiğine tanık oldum. Bu site çalışanları ya da eşleri, bir şekilde edindikleri golf arabasıyla serbest gezen belki bazen de yüzen tavukların, horozların mekanına gidiyor. Tavuklar artık nereden çıkıyorlarsa birden çalıların arasından belirip onları karşılıyor. Etraf toz duman, kum vesaire büyük bir kucaklaşma oluyor. Bu görüşme kısa zamanda tamamlanıyor. Sonrasında golf arabası geldiği gibi gerisin geri dönerken, tavuklar da birden ortadan kayboluyor. O arada ne olup bittiği tam bir muamma. Böyle absürd bir olaya tanık oldum.

Evet. Pekala farkettiğiniz gibi, sitemizde eşek var, köpek var, kedi var ve hatta  horoz da var. Neden masal olmasın?

Bazı günlerde, güneş batarken bir sandalye çekiyorum bahçeye, çimlerin üzerine. Zazu da gelip yanıma kuruluyor. Önce bakışlarımızı gökyüzüne çeviriyoruz. Şekil ve renk değiştiren bulutlara ya da geçmekte olan kim bilir hangi uçağın bıraktığı izlere bakıyoruz. Sonra, az ötemizde uçup giden bir  martıya yoğunlaşıyoruz. Biz de onunla uzun süre kanat çırpıyoruz. Ve denize, dalgalara çeviriyoruz bakışlarımızı sonra. Belki de bir balık vücudunu iyice gererek zıplıyor dalgaların arasından. Zazu ile ben de heyecanlanıyorum, doğruluyorum oturduğum yerden. Ardından tekrar gevşiyoruz. Sonra önümüzdeki yoldan geçen bir kız çekiyor ilgimizi. Göz ucuyla bir bakış atıyorum Zazu’ya. Hiç oralı olmuyor. Güneş uzakta dağların arkasında kaybolurken bir rüzgar esiyor yolun kenarındaki palmiyelerin arasından ve Zazu’nun bıyıkları titreşiyor. Uzanıp çenesinin altını okşuyorum. Bana dönüp dostça, anlar, diyor.

-Önemli olan sadece anlar.

 

 

Merkezefendi sizin için dinledi

The Growlers – Going Gets Though

Reverend Beat Man – Bring It Back

King Krule –Easy Easy

Joe Strummer – Sleepwalk

New Model Army – Far Better Thing

The Growlers – Shadow Woman

Don’t Cling To Life - The Murder Capital

Marc Ribot, Los Cubanos – Esclovo Triste

Salı, Şubat 09, 2021

Minik Kırmızı Tencere ile Kocaman Pazar Torbasının Hikayesi

 


İlk gördüğümde anlamamıştım.

Hem öylesi zaten çok nadirdir.

Hava kararmak üzereydi.

Kış mevsiminin görece ılıman günlerinden biriydi.

Güneşin şaşalı dönemleri çoktan geride kalmış ama o zamanları anımsatan, yolunu kaybetmiş yorgun bir ışık yığını belki zamansız ama kendi halinde ufak bir mucize yaratmak istercesine köşeleri tutmuştu.

Tam da camdan dışarı bakıyordum.

Herhangi bir an değildi.

Öyle ya da değil,

Belki de kendini tekrar edemeyen

Herkesin unuttuğu bir ritmin peşinde koşan yorgun dizeler gibiydi

Söyle bana dile getirilmeyen başka ne kaldı diye sordu yüzyıllardır yanımdan ayırmadığım sadık köpeğim.

Sanki öylesine bir kaygı elle tutulabilirmiş gibi havladı.

Kendimi çekip irkildiğimi hatırlıyorum.

Kendine sakladığın, sadece yalnız kaldığın zamanlarda dile getirdiğin,

Ezberindeki o zavallı  birkaç cümle ile açıklanamayacak,

Acınası sıradanlığın ya da dayanılmaz sıkıcılığın yansıması,

Belki bir an da olsa o ışık yığınının aydınlattığı odanın camlarında belirdi.

Dedim ya ilk gördüğümde anlamamıştım.

O sırada görüş alanıma girdi.

Sağ elimde minicik kırmızı tencere, sol elimde ise kocaman bir pazar torbası sakince yürüyordum.

 

Merkezefendi sizin için dinledi

Moderator – Cat’s Eyes

Marty Stuart – I’ve Been Around

Al’ Tarba, Deigheugi - La Plage

 Bexter Dury  - I’m Not Your Dog

Sault  - Sorry Ain’t Enough

Slash, Andrew Stockdale – By the Sword

Pazar, Kasım 15, 2020

Kandilli’de Cinayet-3 – Bir Maceranın Sonu

 

Kasap, omzunda şempanze yokuştan inen İmam'ın, maktulu kastederek, “Tek parça olmalı, sakın abartmayın! Bozulmamış ve tek parça olmalı” uyarısını haklı bulmuştu bulmasına ama Berber, maktulun cüzdanından çıkan Ayşe’nin isteği ya da haberi olmadan çekildiği belli olan fotoğraflarını gösterip maktulun hayattayken ne berbat bir adam olduğunu hatırlatınca fırının ateşi tekrar horlandı ve geriye pek birşey kalmadı. 


Gece yarısı yaklaşırken, dolunayın ışığı altında içkilerini yudumlayıp boğazdan gelen esintiye sohbetleriyle eşlik ettiler.


 “Çok fazla yedim” dedi Berber.


 “Ve de çok içtik” dedi Lostracı


 “Bir kilo et, daha az ya da daha fazla değil, kıkırdak yok, kemik yok, sadece et.” dedi sırıtarak Kasap.


 -Pişman olamayacak kadar aydınlık bir gece


 -Pişman olmayacak kadar yedik


 -Ve pişman olmayacak kadar yaşadık


 “Önemli olan ne söylediğimiz değil ama söylediklerimizin nasıl hissettirdiği. Önemli olan kelimeleri kullanarak onların ötesine geçebilmek” dedi Berber.


 “Bence gerçek bir veda sadece kelimelerle mümkündür” dedi Kasap.

 

Kasabın ona uzattığı, enkaz tabağından çıkan, lades kemiğine benzer kemiğe asılıp, “Sonunda kitabı yazmayı bitirdim” dedi Lostracı.

 

-Vay be, çok iyi haber. İsmi ne?

 

Lostracı uzun süredir bu kitapla uğraşıyor ama bir türlü sonunu getiremiyordu. Şerefe kadeh kaldırdılar.

 

-İsmi, Kandilli’de Cinayet.

 

Enkaz tabağını etraflarındaki köpeklere paylaştırırken, “Belki, artık bir nebze konusundan bize de bahsedersin”, dedi Kasap.

 

-Yakında basılacak. Efendi gibi alıp okursunuz.

 

“Kandilli’de Cinayet ha? Umarım gerçek hayat hikayelerine dayanmıyordur. Sohbetlerimize dört duvar arasında devam etmek hoş olmaz.” dedi Berber.

 

-1920’li yılların sonunda geçiyor. O yıllarda deniz uçakları var. İtalya, Brindisi’den kalkıyor, Atina’da durup sonra İstanbul’a devam ediyor. Uçağın yolcularından biri genç İtalyan kadın, tek başına. Hayal kırıklıkları içinde, karar veriyor, doğduğu, büyüdüğü şehri terkediyor. Ama Atina’da inecekken, uçakta uyuya kalıp, İstanbul’a geliyor. İskelede kıyıya çıkmasına yardım eden uçağın Türk pilotu ile tanışıp yakınlaşıyorlar. Genç Cumhuriyet’in ilk yılları. Kadın İstanbul’da kalıyor. Kandilli’de ev tutuyorlar. Adam uçuşlarda sürekli, evden uzak kalıyor. Bir kitapçı var mahallede, pencerelerinden renk renk çiçeklerin sarktığı, gizemli ufak tefek bir dükkan. Kadın oraya takılıyor. Yaşlı sahibi Yunanistan’daki yakınlarını ziyaret etmeye karar veriyor. Kadın da onun yokluğunda mekana göz kulak oluyor. Derken bir gün dükkanın arkasındaki tozlu kitapların arasında bir kutu dikkatini çekiyor. Üstünde bir karga resmi ve resmin altında İtalyanca ‘Puoi scegliere di non aprire la scatola. Ma se apri la scatola, dai da mangiare al corvo con le noci’ yazıyor. Yeterince anlattım. Gerisini de kitaptan okuyun.

 

-Daha içkilerimizi bitirmedik Lostracı. Oyun bozanlık etme. Hem bu özel gecede daha fazlasını dinlemeyi hak ediyoruz. Üzme bizi anlat biraz daha. Hem ne demek o, Puoi sceg…?

 

-Siz onu bırakın da, İmam’a ne diyeceğiz onu düşünün. Yarın sözde cenaze kalkacak ama bir şey kalmadı geriye. Ne yapacağız?

 

“Planladığmız gibi cenaze kalkacak. Ben ne yapacağımızı biliyorum. Dert etme! Sen anlatmaya devam et!” dedi Kasap.

 

-Peki o halde.

 

-‘Puoi scegliere di non aprire la scatola. Ma se apri la scatola, dai da mangiare al corvo con le noci’, ‘Kutuyu açmamayı seçebilirsiniz. Ama kutuyu açarsanız kargayı cevizle beslemelisiniz’ demek.  Kahramanımız haliyle afallıyor başta, kutunun içinde canlı bir karga mı var? Nasıl olur? Kutuyu açmadan içinde ne olduğunu anlamaya çalışıyor falan. Kutuyu açıp açmamakta kararsız kalıyor. Derken başından geçenleri düşünüyor ve kaderinin bu kutuyu açmak olduğuna kanaat getiriyor.

 

Emin misiniz, daha anlatayım mı? Sıkılmadınız mı?

 

Lostracı, Berber’in uzattığı puroyu yakıp diğerlerine katıldı ve anlatmaya devam etti.

 

-Kutunun içinden çıkan keğat yığınını incelemeye başlar. Her sayfa farklı bir cinayeti anlatıyor gibidir. Daha ilginci cinayetlerin bir kuşun gözünden anlatılmasıdır. Farklı zamanlarda farklı şehirlerde işlenen cinayetlerden bahsedilmektedir; 1700li yıllar Viyana”sında dünyaca ünlü musizyenin ölümünün aslında bir cinayet olduğunu anlatan hikaye, 1400 lü yıllarda Tahran’ı kana bulayan, Yusuf ve Züleyha’nın beraber işledikleri acımasız cinayetleri ve aşklarını anlatan sayfalar. Uzakdoğu’da, büyük ihtimalle Japoya’da geçen, karganın bir kafeste tutulup, türlü zahmetle sahibinin güvenini kazanarak kafesinin dışına çıkabildiği ve bulduğu ilk fırsatta sahibinin gözlerini oyup, özgürlüğüne uçtuğu hikaye ve daha başka hikayeler… Sayfaların hepsinin üstünde yer alan benzer sembolleri fark eder sonra ve uyuya kalır.  Sabah bir sesle irkilir. Cama gagasıyla vuran kutunun üstünde resmi olan kargadır ve ayağında tuttuğu keğat tabii ki yeni bir cinayeti anlatmaktadır. Bu kadar yeter. Neredeyse tüm kitabı anlattırdınız.

 

Boğaz’ın suları her daim bulanık ve karanlıktır. Bakanlar pek bir şey göremezler. Ama bakmayı bilenler için gece vakti bile görebilecekleri bir ömre bedeldir. O gece boğazın kenarına önce İmam ve omzundaki şempanze geldi. Başlangıçta tek görebildikleri akıp giden karanlık sudan başka bir şey değildi. Sonrasında perde açıldı: Suda yansımalarını farkettiler önce; ama bir gariplik vardı; gördükleri, omuzunda ufak bir insan olan imam cüppesi giymiş şempanzeydi. Birbirlerine bakıp tekrar boğaza döndüler; envai çeşit denizanasının aydınlatttiği rengarek suda binlerce balıktan oluşan sürününün peşine takılmış yüzerek geçen kurşuni renkteki panteri farkettiler. Sonra bir masanın etrafına dizilmiş hep bir ağızdan kimbilir hangi şarkıyı söyleyip neşe içinde kadeh kaldıran Kasap, Berber ve Lostracı geçti. Boğaz perdesini kapatmadan önce onlara el sallayarak uzaklaşan orangutan sahne aldı. Omzundaki şempanzenin orangutana el sallarken akan gözyaşlarını İmam farketmedi.

 

İmam ve şempanze camiden içeri girdikten epey sonra boğaza bu sefer Kasap, Lostracı ve Berber geldi. Aralarında ufak bir tartışma sürüp gitmekteydi.

 

-Umarım bu yaptığımız işe yarar. Yoksa İmam’ı hayal kırıklığına uğratmış olacağız. Siz anlatırsınız sonra…

 

“Sadece biraz şansa ihtiyacımız var” diyerek Lostracıyı sakinleştirmeye çalıştı Berber.

 

“Çok yedik” diye söze girdi Kasap.

 

-Hani çok aydınlık geceydi? Hani pişman olmayacak kadar yaşamış ya da yemiştik?

 

Lostracı söylenip dururken Boğaz bir kere daha perdesini açtı ve esnaf boğulmuş orangutanı musalla taşına hazırlamak için boğazdan teslim aldı.

 

İmam ve yanında sempanze önde, Kandıllı esnafı arkalarında saf tuttular. Sonunda İmam o soruyu sordu: Merhumu nasıl bilirdiniz?

 

Esnaf gülmemeye çalışıyordu.

 

“Maymuna döndük” diye, söylendi Lostracı.

 

“Esnaf adama sakal olmaz” diye, mırıldandı Berber.

 

“Birbirinizi yiyin ete para vermeyin” diye, fısıldadı Kasap.

 

İmam beklediği cevabı alamayınca yanındaki şempanzeye dönüp “Lanet olsun evrildiğin güne” deyip, okkalı bir tokat attı.

 

İmam’ın ilk uğurlaması hayal ettiği gibi olmamamıştı.

 

Cenazenin üstünden birkaç hafta geçmişti. Berber dükkanının önünde itişip kakışan meraklı kalabalık, içeriyi görmeye çalışıyordu. Bu durum oradan geçen imamın da dikkatini çekmiş, içlerindeki Kasab’ı farkedip soran gözlerle ona yaklaşmıştı

 

-Boğazdaki kazadan sonra, artık mahalleden ünlü eksik olmuyor imam efendi. İçeride Türkiye’nin ilk Nobel ödüllü yazarı var.

 

O gün, Kandilli’nın, ufak tefek pencerelerinden çiçeklerin sarktığı tek kitapçısında Lostracı yayınlanan kitabını imzalamış, Nobel ödüllü yazarımız da satın aldığı kitabı imzalatmak için  sıraya girmiş, Lostracı dahil olmak üzere herkesi şaşırtmış, sonrasında da Berber’e uğramıştı.

 

İmam duyduklarına inanamamış, çok heyecanlanmış, gerçek olamayacağını düşünmüş, biraz da kafası karışmış halde Kasab’a dönüp, “Salim Abidin’i mi traş ediyor bizim Berber?” diye sordu.

 

-Ah imam kardeşim, din adamlarının ortak sorunu bu: Kurgu ile gerçeği bir türlü ayırt edemiyorlar.

 

İmam dalıp gitti bir an. Sonra gittiği yerden hemen geri gelip, gözleri Kasab’ın gözlerinde “Kendi gerçekliğinden kuşku duymamak belki de kibirlerin en büyüğü” diye mırıldandı. Sonra da o olsa “Kendi gerçekliğinden kuşku duymamanın belki de kibirlerin en büyüğü olduğunu düşünmeyi seviyordu” derdim diye düşündü!

 

-Kurgunun üstadı içeride demek!

 

İmam kalabalıktan sıyrılıp, biraz da dengesini kaybedip, ter içinde, sendeleyerek berber dükkanından içeri dalıverdi. Bu, öte yandan, kesinlikle ünlü yazarımızla hayal ettiği karşılaşma şekli değildi.

 

 

-Hoş geldin İmam efendi. Bakın, tanıştırayım, size bahsettiğim mahallemizin imamı; dediğim gibi, hayranınız, fırsat buldukça sizin romanlarınızda kullandığınız cümlelere benzeyen cümlelerle yaşadıklarını ifade etmeye çalışır.

 

Traş bitmiş, ünlü yazar ayrılmak üzereydi. İmam’a elini uzattı. Sonra İmam’ın elini sıkıp, onunla tanışmaktan ne kadar memnun olduğundan, Lostracı’nın kitabını çok beğendiğinden, İmam ve diğer esnafın meydandaki 700 yıllık zeytin ağacı altında oturup ettikleri sohbetlerin namını duyduğundan, bir ara uğrayıp, hem edebi, hem de inanç ekseninde sohbet etmekten keyif alacağından, aslında ciddi, ciddi Kandilli’ye taşınmayı bile düşündüğünden, tabi ki isterse kendisi ile Nişantaşı’nda da görüşebileceğinden, onu misafir etmekten mutlu olacağından, ama önceden verilmiş bir sözü olduğu için şimdi ayrılması gerektiğinden, son birkaç haftadır yaşanılanların kendi romanlarında bile gerçekleşmeyecek kadar sıra dışı olduğundan, sanki İstanbul’da, Boğaziçi’nde başka bir alemin kapılarının açıldığını düşünmekten kendini alamadığından, hatta tam  şu içinde bulundukları anın bile gerçek mi yoksa kurgu mu olduğudan emin olamadığından, öte yandan, belki de, bu belirsizliği hissetmekten ve bu hisleri ile ilgili kafa yorup düşünmekten, hayallere dalmaktan, şimdi olageldiği gibi cümleler kurmaktan gizli gizli keyif aldığından, öte yandan bu hislerini batılıların tam olarak anlamayacağı ve kolaya kaçıp egzotik bulacağı gerçeğinden, ne yazık ki  tam bir doğulu gibi de hissetmediğinden, sonuç olarak  hislerinin aslında ne batı ne de doğuda karşılığı olmadığından ve son olarak sempanzeyi çok merak ettiğinden, bir araya geldiklerinde onunla da tanışmak istediğinden söz edip ve tüm bu bahsettiklerini sanki etrafında onlarca vazo var da  her an birkaç tanesini kıracakmış hissi uyandıran sakar tavırlar ve çekingen bir ses tonuyla dile getirip Berber’e döndü.

 

-Üstad cezamız nedir?

 

-Gölgede onbeş, güneşte yedibuçuk!

 

-Eyvallah.

 

Tahmin edeceğiniz üzere, ünlü yazarımız çıkıp, ardından kapı kapanınca, İmam’ın Berber’e ilk sorusu, “Koltuğa oturunca ne anlattı?” oldu.

 

-Üzerinde çalıştığı yeni romanını anlattı. Hem de tüm detaylarıyla. Ama kimseye anlatmayacağıma da söz verdirdi.

 

“Belki biraz anlatırsın canım’ dedi, İmam gülümseyerek.

 

Belki devam eder.

 

Merkezefendi dinledi

 

Back to Black – The Bryan Ferry Orchestra

I’m Not Your Dog – Baxter Dury

Gracy Train – Lou Donaldson

Her An Gelebilirim – Sena Şener

Safety in Numbers – Taxiwars

Whiplash – Metallica

Johnny Tetsu PipeIII– Maximum the Hormone

Rock-impro Goroshi – Maximum the Hormone

Mille Cherubini in Coro – Andrew Bird

Slow – Andre Hossein

Branduardi – Walter Long Trio

Moment Musical – Fritz Kreisler