Pazar, Haziran 09, 2024

YARATILIŞ 


Önce düşünceleri mi fısıldamıştı yoksa vücudu mu buyur etmişti?

Başını iki elinin arasına alıp soran gözlerle baktı boşluğa: Bir yandan da keyiflenmişti; Hala cevaplanamamış soruların olması, bu bilinmezliklerin farkında olmak, ona, bir çoklarına olduğu gibi huzursuzluk ve aciliyet hissi yerine ancak çok ender, görmüş geçirmiş kişilerde rastlanan bir mutluluk ve bu mutluluğa eşlik eden huzur veriyordu. Hiçbir gizemin olmadığı, öylesi bir hayatın ne kadar çekilmez, sıkıcı ve dayanılmaz olacağı aslında son derece aşikardı. 

Evrenin, insanlığın en büyük, en eski, cevaplanamayan soruları nelerdi? Bir sabah uyansa ve başucunda 'Çok Gizli! -Evrenin ve insanlığın en büyük ve en eski sorularının cevapları' ibaresiyle, üstünde ismi yazılı, cevapların olduğu  bir zarf bulsa ne mi yapardı? Açıp okumaz mıydı bile? Kararlı bir şekilde başını iki yana salladı. İnsan kimseye anlatamayacağı böylesine büyük sırlarla nasıl başedebilirdi? Neden mi kimseye anlatamazdı? Çünkü ...Çünküsü yoktu, sadece anlatamazdı işte. 

Her sır paylaşılmak için yanar tutuşur. Çünkü her sır içten içe bilir ki paylaşılmazsa, saklı kaldığı zihnin ölümüyle sır olmaktan çıkar ve hiçliğe karışır. Sır olmak da ne meşakkatli iş diye kendini dinlerken düşünceleri bir kez daha o farkında olmadan çoktan bambaşka bir yöne eklemlenmeye başlamıştı. Bilinci, farklı güzergahlara eklemlenen ve hızla hareket eden düşünce katarlarının birinden diğerine atlayan kararsız yolcusu gibiydi. Aslında hangisine ne zaman atlayacağını, ya da içinde bulunduğu katara neyin eklemleneceğini çoğu zaman kontrol edemeyen veyahut bu katarların zihninin hangi köşesine yolculuk ettiğinin farkında olmayan bilinci, kendini içinde bulduğu bu nahoş katardan aceleyle bir başkasına attı; Peki ya kendimizden bile sakladığımız sırlar? Onlar belki de en derinlere gizlenmiş ve ortaya çıkarması en zor olan, en değerli sırlarımız değil miydi? İşte 'Sır' katarı yine eklemlenmeye başlamıstı; Bir yandan varoluşun, gizli kalmanı gerektirirken bir yandan da yok olmamak için biricik varlık sebebine aykırı biçimde sırdaşların zihnine nüfuz etmeye can atıyordun. Öyle geliyordu ki sırdaşlık müessesesi her ne kadar meşruluk çağrıştırsa da aslında işin ruhuna aykırıydı. Ve her zihnin zindanları vardı, hatta basit bir hesapla %95'i zindandı; Bu zindanlarda tutsak sırları ve zindanları bekleyen yalanları (korkuları ve kutsalları) vardı. Bilinci, katara son eklemlelenen zindan kompartmanından ürkmüş hemen bir başka katara atlamak için davranmış ama bunun mümkün olmadığını farkedip onu hiç yalnız bırakmayan duyuların akışına memnuniyetle kendisini kaptırmıştı; Birşeyleri görmek, tatmak, duymak, dokunmak ya da koklamak onu bulunduğu bu durumdan elbette kurtaracaktı.

Tam da 'Evrenin ve İnsanlığın en büyük ve en eski cevaplanamayan soruları' katarına atlamıştı ki o anonsu duydu; 

Mutlu insanların sırları birbirine benzer, tahmin etmesi kolaydır. Mutsuz olanlarınki ise kimsenin sırdaş olmak istemeyeceği kendilerine has korkunç yaratıklarıdır. 

Emin olamamıştı; izlediği bir filmde mi rast gelmişti bu veya benzeri ifadeye yoksa şimdi mi uydurmuştu? 

Tabii ki merak ederdim diye söylendi: Günleri, ayları ve yılları unuttuğu otel odasının camından bir kez daha dışarı bakarken. Sadece cevapları değil ama aynı zamanda ve bir o kadar da cevaplanma şeklini, ifadeleri, kullanılan dili de bilmek, incelemek isterdi. Çakmağıyla tutuşturduğu zarftan çıkan duman insanlığın ve evrenin belki de en büyük pişmanlığına karışırdı. Ama bir sonraki sabah uyanıp aynı zarfı bulsa önce kesin bir kararlılıkla yine okumadan yakar sonra da çakmağının gazını doldurturdu. Ve illaki bunları yapmadan çok önce cennetten kovulmuş olurdu. Ya da kendini kovdurtmuş olurdu mu desek? 

Rezil bir otel odasında her sabah ter içinde uyanıp tüm insanlık adına aynı kararı veriyor ve bunu her gün yeniden ve yeniden yapıyor olurdu.  

Gökyüzünün, toprağın ve her türlüsünün sesini duydu. 

Doğumun, ölümün ve çürümenin ve hatta fiziğin ve kimyanın ve biyolojinin bin yıllardır süren sorgulanamaz, sarsılmaz hakimiyetinin sesini duydu. 

Görünürde her şey aynı gibiydi ama aslında hiç bir şey göründüğü gibi değildi.

Önce 'soru' mu vardı? En azından hala böyle bir olasılık vardı. En azından dilinde unutulmuş bir türkü, zihninde güneşli güzel günlere inanan mutlu bir yusufçuk vardı.  Gülümsedi. Ne güzel şeydi gülümsemek! Ama diye iç geçirdi sigarasından bir nefes daha çekerken, aslında her soru kendi geçmişini taşır peşi sıra. Ve başını usul usul cama vururken, iyimserliğimiz bu geçmişte cevabın da gizli olduğudur diye yansımasıyla ağız birliği etti.

Gerçi onun için böyle bir olasılık söz konusu bile değildi. Ne yapmış etmiş, zamanda, kendi izini kendisine kaybettirmişti. İnsan kendi geçmişini kendisinden saklayıp bir sır gibi zihninin zindanlarına hapsedebilir mi? Yaşadığı, onu o yapan onca şeyi; Ailesi, dostları, sevdikleri, mutlulukları, hayal kırıklıkları ve hepsini içinde barındıran tüm o hikayeleri; Anılarını bilincinden koparıp zihninin en ücra köşesindeki zindana kilitleyip, anahtarını da fırlatıp atabilir mi? Böylesine güçlü, insan üstü bir irade gösterebilir mi? Denebilir ki neden olmasın? Aslında hemen hemen herkes kendi geçmişinden, travmalarından kaçmıyor mu? Yaşadıklarını, hayal kırıklıklarını, utançlarını unutmaya çalışmıyor mu? Sanki hiç yaşamamış gibi yapmıyor mu? 

Farklı, farklı, iç içe geçmiş hikayeler, bu hikayelere ait sorular, bu soruların hapsolduğu zamanlar, bu zamanların ait olduğu zihinler var! Ve hepsinin ama hepsinin örtüştüğü, bir ağızdan aynı şeyi söyleyip, kastettiği  o ender, sihirli anlar var.

Doğrusu ben de tam olarak hatırlamıyorum! Ne zaman aklına düşmüştüm? Uzun süredir zihnindeydim. Aklını sürekli mesgul eden, öne çıkmak, ondan ilgi görmek için birbirleri ile yarışan bir sürü uyaranın, düşüncenin, kaygının, duygunun, akıl yürütmenin, arasından bir belirip bir kaybolan zihnindeki, diyelim ki, o hayaldim. Onun için hem tanıdık hem de bir yabancıydım. 

Düşünceler, kediler gibidir; Onlara sahip olduğunuza dair aslında içten içe farkında olduğunuz bir yanılsama üzerine kurulmuştur ilişkimiz.     

Ne karanlık ne de ışık vardı diye geçirdi içinden. Daha isimler yoktu. Ama ta derinlerdeki o boşluk hissi, geçmişi ile ilgili hiç bir şey hatırlamıyor oluşu, bu yokluğun varlığının neden olduğu yazma isteği onu rahat bırakmıyordu.  

Uzun süredir onunlaydım. Filizlenip, uç veriyordum. Geceleri uykusunda, rüyalarında ve Güneş tam tepedeyken usulca birikiyordum. Sahi hikayem ilk nasil başlamıştı? İlk 'soru' mu vardı?

Ondan ve hemen hemen her şeyden çok önce bir itkiydim. O en kadim histim.  Suda, karada ve havada oldur dedim oldurdu. Yüz yıllar, bin yıllar boyunca, milyonlarca, milyarlarca kere oldur dedim oldurdu. Gökteki yıldızların, çöllerdeki kumların sayıları kadar ve cok daha fazla defa oldur dedim oldurdu ve öldür dedim öldürdü. Babadan oğula, nesiller boyunca, babadan oğula türler boyunca, günler geceler boyunca, baharlar kışlar boyunca babadan oğula birdim bin oldum. Birdim milyonlar oldum. Ben kendimi yarattım sonra öldürdüm kendimi. Hep ben beni ve kendimi; oldurdum ve öldürdüm.     

Tekinsiz bir gecenin karanlığında ilk defa şekillendim titrek ışığın vurduğu mağara duvarına. Ve kendime baktım hayranlıkla. Korku dolu, boş, ürkek gözlerin ardından baktım kendime hayranlıkla. Sakar, ilkel ellerin çizdiği mükemmel kendime baktım hayranlıkla. Gökyüzü oldum, kayan yıldız ve püsküren yanardağ oldum. Ve zamanı gördüm beni saklayan. Zamanının sonunu gördüm. Her şeyin başlangıcını gördüm. Ne mümkündü hayranlığıma hayran olmamak? Sonra sonra dile döküldüm. Kendime anlattım kendimi çağlar boyu. Anlattıkça daha cok inandım. Bir insan suretinde göründüm. Bir sırdım zamanın dehlizlerinde saklı kalmış,  yaşayan ve ölmüş her canlının zihninde ben de bilinmek istedim.

Merkezefendi dinledi

Sweet Spine - Dream Eater

Buchholz – Pith and Humiliation

Textures – Meander

System of a Down – Lonely Day

Placebo – Happy Birthday in the Sky

Rome – No Second Troy

Fountains D.C. – Jackie Down The Line

Iron Maiden – Infinite Dreams


Hiç yorum yok: