YARATILIŞ
Önce düşünceleri mi fısıldamıştı yoksa vücudu mu buyur etmişti?
Başını iki elinin arasına alıp soran gözlerle baktı boşluğa: Bir yandan da keyiflenmişti; Hala cevaplanamamış soruların olması, bu bilinmezliklerin farkında olmak, ona, bir çoklarına olduğu gibi huzursuzluk ve aciliyet hissi yerine ancak çok ender, görmüş geçirmiş kişilerde rastlanan bir mutluluk ve bu mutluluğa eşlik eden huzur veriyordu. Hiçbir gizemin olmadığı, öylesi bir hayatın ne kadar çekilmez, sıkıcı ve dayanılmaz olacağı aslında son derece aşikardı.
Evrenin, insanlığın en büyük, en eski, cevaplanamayan
soruları nelerdi? Bir sabah uyansa ve başucunda 'Çok Gizli! -Evrenin ve
insanlığın en büyük ve en eski sorularının cevapları' ibaresiyle, üstünde ismi
yazılı, cevapların olduğu bir zarf bulsa ne mi yapardı? Açıp okumaz mıydı
bile? Kararlı bir şekilde başını iki yana salladı. İnsan kimseye anlatamayacağı
böylesine büyük sırlarla nasıl başedebilirdi? Neden mi kimseye anlatamazdı?
Çünkü ...Çünküsü yoktu, sadece anlatamazdı işte.
Her sır paylaşılmak için yanar tutuşur. Çünkü her sır içten
içe bilir ki paylaşılmazsa, saklı kaldığı zihnin ölümüyle sır olmaktan çıkar ve
hiçliğe karışır. Sır olmak da ne meşakkatli iş diye kendini dinlerken
düşünceleri bir kez daha o farkında olmadan çoktan bambaşka bir yöne
eklemlenmeye başlamıştı. Bilinci, farklı güzergahlara eklemlenen ve hızla
hareket eden düşünce katarlarının birinden diğerine atlayan kararsız yolcusu
gibiydi. Aslında hangisine ne zaman atlayacağını, ya da içinde bulunduğu katara
neyin eklemleneceğini çoğu zaman kontrol edemeyen veyahut bu katarların
zihninin hangi köşesine yolculuk ettiğinin farkında olmayan bilinci, kendini
içinde bulduğu bu nahoş katardan aceleyle bir başkasına attı; Peki ya
kendimizden bile sakladığımız sırlar? Onlar belki de en derinlere gizlenmiş ve
ortaya çıkarması en zor olan, en değerli sırlarımız değil miydi? İşte 'Sır'
katarı yine eklemlenmeye başlamıstı; Bir yandan varoluşun, gizli kalmanı
gerektirirken bir yandan da yok olmamak için biricik varlık sebebine aykırı
biçimde sırdaşların zihnine nüfuz etmeye can atıyordun. Öyle geliyordu ki
sırdaşlık müessesesi her ne kadar meşruluk çağrıştırsa da aslında işin ruhuna
aykırıydı. Ve her zihnin zindanları vardı, hatta basit bir hesapla %95'i
zindandı; Bu zindanlarda tutsak sırları ve zindanları bekleyen yalanları (korkuları
ve kutsalları) vardı. Bilinci, katara son eklemlelenen zindan kompartmanından
ürkmüş hemen bir başka katara atlamak için davranmış ama bunun mümkün
olmadığını farkedip onu hiç yalnız bırakmayan duyuların akışına memnuniyetle
kendisini kaptırmıştı; Birşeyleri görmek, tatmak, duymak, dokunmak ya da
koklamak onu bulunduğu bu durumdan elbette kurtaracaktı.
Tam da 'Evrenin ve İnsanlığın en büyük ve en eski
cevaplanamayan soruları' katarına atlamıştı ki o anonsu duydu;
Mutlu insanların sırları birbirine benzer, tahmin etmesi
kolaydır. Mutsuz olanlarınki ise kimsenin sırdaş olmak istemeyeceği kendilerine
has korkunç yaratıklarıdır.
Emin olamamıştı; izlediği bir filmde mi rast gelmişti bu
veya benzeri ifadeye yoksa şimdi mi uydurmuştu?
Tabii ki merak ederdim diye söylendi: Günleri, ayları ve
yılları unuttuğu otel odasının camından bir kez daha dışarı bakarken. Sadece
cevapları değil ama aynı zamanda ve bir o kadar da cevaplanma şeklini,
ifadeleri, kullanılan dili de bilmek, incelemek isterdi. Çakmağıyla
tutuşturduğu zarftan çıkan duman insanlığın ve evrenin belki de en büyük
pişmanlığına karışırdı. Ama bir sonraki sabah uyanıp aynı zarfı bulsa önce
kesin bir kararlılıkla yine okumadan yakar sonra da çakmağının gazını
doldurturdu. Ve illaki bunları yapmadan çok önce cennetten kovulmuş olurdu. Ya
da kendini kovdurtmuş olurdu mu desek?
Rezil bir otel odasında her sabah ter içinde uyanıp tüm
insanlık adına aynı kararı veriyor ve bunu her gün yeniden ve yeniden yapıyor
olurdu.
Gökyüzünün, toprağın ve her türlüsünün sesini duydu.
Doğumun, ölümün ve çürümenin ve hatta fiziğin ve kimyanın ve
biyolojinin bin yıllardır süren sorgulanamaz, sarsılmaz hakimiyetinin sesini
duydu.
Görünürde her şey aynı gibiydi ama aslında hiç bir şey
göründüğü gibi değildi.
Önce 'soru' mu vardı? En azından hala böyle bir olasılık
vardı. En azından dilinde unutulmuş bir türkü, zihninde güneşli güzel günlere
inanan mutlu bir yusufçuk vardı. Gülümsedi. Ne güzel şeydi gülümsemek!
Ama diye iç geçirdi sigarasından bir nefes daha çekerken, aslında her soru
kendi geçmişini taşır peşi sıra. Ve başını usul usul cama vururken,
iyimserliğimiz bu geçmişte cevabın da gizli olduğudur diye yansımasıyla ağız
birliği etti.
Gerçi onun için böyle bir olasılık söz konusu bile değildi.
Ne yapmış etmiş, zamanda, kendi izini kendisine kaybettirmişti. İnsan kendi
geçmişini kendisinden saklayıp bir sır gibi zihninin zindanlarına hapsedebilir
mi? Yaşadığı, onu o yapan onca şeyi; Ailesi, dostları, sevdikleri,
mutlulukları, hayal kırıklıkları ve hepsini içinde barındıran tüm o hikayeleri;
Anılarını bilincinden koparıp zihninin en ücra köşesindeki zindana kilitleyip,
anahtarını da fırlatıp atabilir mi? Böylesine güçlü, insan üstü bir irade
gösterebilir mi? Denebilir ki neden olmasın? Aslında hemen hemen herkes kendi
geçmişinden, travmalarından kaçmıyor mu? Yaşadıklarını, hayal kırıklıklarını,
utançlarını unutmaya çalışmıyor mu? Sanki hiç yaşamamış gibi yapmıyor mu?
Farklı, farklı, iç içe geçmiş hikayeler, bu hikayelere ait
sorular, bu soruların hapsolduğu zamanlar, bu zamanların ait olduğu zihinler
var! Ve hepsinin ama hepsinin örtüştüğü, bir ağızdan aynı şeyi söyleyip,
kastettiği o ender, sihirli anlar var.
Doğrusu ben de tam olarak hatırlamıyorum! Ne zaman aklına
düşmüştüm? Uzun süredir zihnindeydim. Aklını sürekli mesgul eden, öne çıkmak,
ondan ilgi görmek için birbirleri ile yarışan bir sürü uyaranın, düşüncenin,
kaygının, duygunun, akıl yürütmenin, arasından bir belirip bir kaybolan
zihnindeki, diyelim ki, o hayaldim. Onun için hem tanıdık hem de bir
yabancıydım.
Düşünceler, kediler gibidir; Onlara sahip olduğunuza dair
aslında içten içe farkında olduğunuz bir yanılsama üzerine kurulmuştur
ilişkimiz.
Ne karanlık ne de ışık vardı diye geçirdi içinden. Daha
isimler yoktu. Ama ta derinlerdeki o boşluk hissi, geçmişi ile ilgili hiç bir
şey hatırlamıyor oluşu, bu yokluğun varlığının neden olduğu yazma isteği onu
rahat bırakmıyordu.
Uzun süredir onunlaydım. Filizlenip, uç veriyordum. Geceleri
uykusunda, rüyalarında ve Güneş tam tepedeyken usulca birikiyordum. Sahi
hikayem ilk nasil başlamıştı? İlk 'soru' mu vardı?
Ondan ve hemen hemen her şeyden çok önce bir itkiydim. O en
kadim histim. Suda, karada ve havada oldur dedim oldurdu. Yüz yıllar, bin
yıllar boyunca, milyonlarca, milyarlarca kere oldur dedim oldurdu. Gökteki
yıldızların, çöllerdeki kumların sayıları kadar ve cok daha fazla defa oldur
dedim oldurdu ve öldür dedim öldürdü. Babadan oğula, nesiller boyunca, babadan
oğula türler boyunca, günler geceler boyunca, baharlar kışlar boyunca babadan
oğula birdim bin oldum. Birdim milyonlar oldum. Ben kendimi yarattım sonra
öldürdüm kendimi. Hep ben beni ve kendimi; oldurdum ve öldürdüm.
Tekinsiz bir gecenin karanlığında ilk defa şekillendim
titrek ışığın vurduğu mağara duvarına. Ve kendime baktım hayranlıkla. Korku
dolu, boş, ürkek gözlerin ardından baktım kendime hayranlıkla. Sakar, ilkel
ellerin çizdiği mükemmel kendime baktım hayranlıkla. Gökyüzü oldum, kayan
yıldız ve püsküren yanardağ oldum. Ve zamanı gördüm beni saklayan. Zamanının
sonunu gördüm. Her şeyin başlangıcını gördüm. Ne mümkündü hayranlığıma hayran
olmamak? Sonra sonra dile döküldüm. Kendime anlattım kendimi çağlar boyu.
Anlattıkça daha cok inandım. Bir insan suretinde göründüm. Bir sırdım zamanın
dehlizlerinde saklı kalmış, yaşayan ve ölmüş her canlının zihninde ben de
bilinmek istedim.
Merkezefendi dinledi
Sweet Spine - Dream Eater
Buchholz – Pith and Humiliation
Textures – Meander
System of a Down – Lonely Day
Placebo – Happy Birthday in the Sky
Rome – No Second Troy
Fountains D.C. – Jackie Down The Line
Iron Maiden – Infinite Dreams


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder