Cuma, Ocak 31, 2025

Uçan Kitaplar Kütüphanesi

Bitmeyen hır gürün, yakında havalanacak uçaklara yetişmeye çalışan ya da yeni inmiş, sabırsızca koşturan yolcuların telaşının ve çoğu bir birinden habersiz farklı yönlere akıp giden, ilmek ilmek insan hikayelerinin tam ortasında durmuş uçuş tablosuna göz gezdiriyordu. Son zamanlarda seyahatleri iyice yoğunlaşmıştı. Kendini yorgun hissediyor, bir an önce uçağa geçip yerine oturmak için de sabırsızlanıyordu.  

Kalkış saatleri, iniş saatleri, farklı zaman dilimleri, otel odaları ve uçuşlar boyunca gözünü kırpmadan okuduğu envai çeşit roman; Sanki gerçeklikle kurgu, fiziksel dünya ile hayal alemi arasındaki ayrım, sınır belirsizleşmeye başlamıştı. Belki de istediği buydu. Belki, ta en başında bu görevi kabul etmesinin asıl sebebiydi böylesi bir kafa karışıklığına ulaşmak. Ya da netlik mi demeliydi?

İstanbul'daki hayatı, çoğu kişinin imreneceği türdendi. Dededen kalma, iyi bir muhitte evi, maaşı dolgun, dünyaca ünlü bir firmada işi, arabası, arkadaşları, ara sıra yaşadığı ilişkiler...Görünürde her şey yolunda gibiydi. Onu tanıyan kime sorsanız rahatı yerindeydi derdi. Ama kendini bildi bileli, ne kadar çekici görünse de, aslında bu hayatı yaşayan o kişi olmadığı, bambaşka bir hayata, çok da açıklayamadığı kendisine de hep muğlak gelen, başka bir aleme ait olduğu hissi bir türlü peşini bırakmamıştı. Zamanla belki bu duyguya biraz olsun alışmış, onunla yaşamayı öğrenmiş, etrafındaki insanlara belli etmemek için yöntemler geliştirmişti. Ama o kadardı. Sonuçta hiç bir zaman ne bir kimseye ya da bir şeye kendini, ne de herhangi bir kişi ya da şeyi tam olarak kendine ait hissetmemişti.

Macondo havalimanı gökyüzüne uzanan camdan kubbeleri, envai çeşit egzotik bitkileri ve onlardan yayılan buram buram kokuları, etrafındaki ağaçlar ile iç içe geçen ve sanki sonsuzluğa uzayıp giden garip mimarisiyle insanı mekan ve zaman bağlamından çıkarıp büyülü bir aleme sokuyordu. Havalimanı, dört bir yanındaki sık ağaçlar nedeniyle adeta ormanın içine gizlenmişti. Buraya her gelişinde hayretler içinde kalıyordu. Sanki uçaklar iner ve kalkarken ağaçlar pistin iki yanına doğru açılıyor sonra pist ormanın içinde tekrar kayboluyordu.

-Cartagena yolcu alımına başlamış mı?

Hemen arkasından gelen bu sesle irkilmiş, çok da yaşlı olmayan, bu siyah kiyafetler içinde ve saçları bolca jöleyle şekillendirilmiş adamı süzmüş sonra da uçuş tablosuna bir daha bakmıştı. Emerald City ve Troy uçuşlarında ciddi gecikme vardı, El Dorado uçağı zamanında kalkmıştı, Olympos yolcuları için son çağrı yapılıyordu. İstanbul uçuşuna ise daha epeyce vardı. Havalanına erken gelmişti.

-Cartagena henüz tabloda yok. Sanırım siz de benim gibi erken gelmişsiniz.

Adam hafif bir baş hareketiyle teşekkür edip uzaklaşmıştı.      

Başka bir şehir, başka bir havaalanı, birinin etkisinden kurtulamadan diğerininin etkisine girdiği jetlagler... Sahi en son ne zaman İstanbul'da yatağında uyumuştu? Bilet işlemini tamamlayıp Lounge'a geçmiş kokteylini yudumlarken etrafına bakınıyordu.  

Çalıştığı uluslararası hukuk firması, dünyanın envai ülkesinde yaşanan mülteci davalarına destek vermek için kar amacı gütmeyen ve medyada çok ses getiren bir proje başlatmış, o da bu projeye İstanbul ofisinden gönüllü olmuştu. Projenin adı, uzun tartışmaların ardından yanlış anlaşılmalara yol açacağıyla ilgili yüksek sesle dile getirilen endişelere rağmen 'Vadedilen Topraklar' olarak kararlaştırılmıştı.

Onun için de vadedilen, kendisini artık yabancı hissetmeyeceği, gerçekten ait olacağı bir yer ve orada yaşayabileceği bir hayat söz konusu muydu? Aslında hep bir arayışta olmamış mıydı? Önce kendi iç dünyasında, benliğinde, anılarında bu arayışa girmişti. Sonrasında yaşadığı şehrin caddeleri, meydanları, sokakları, mahalleleri de macerasına eklenmişti. Şimdiyse böyle çok uzaklardaki farklı memleketlerdi,  gidip geldiği yolculuklardı rotası.

Bazen bu yolculuklarda bize kitaplar eşlik eder. Bazen de bu yolculukları bizzat kitapların dünyasında yaparız. Ender de olsa bazen bu iki yolculuk sihirli bir şekilde birbiri ile kesişir, iç içe geçer. 

Yaşadığı ülke ve şehir, mültecilerin trajedileri ve anlaşmazlıklarıyla televizyonda ya da sosyal medyada bir haber olmaktan çok öte artık kanlı canlı günlük hayatın içine dahil oldukları bir coğrafyadaydı. Ama, ancak bu yeni görevine başlayıp dünyanın farklı ülkelerinde yerinden edilmiş veya vatanını terk etmek zorunda kalmış insanlara bizzat şahit olup, onların sorunlarını çözmeye çalışıp, hayatlarına dokununca, konu kendi vicdanında gerçek karşılığını bulmuş ve profesyonel bir sorumluluktan ya da gittikçe daha da yaygın hale gelen sosyal ve global bir meselenin analizinden öte, her geçen saniye insanların acı çektiği, zorlu koşullar içinde hayatta kalmaya çalıştıkları, özgürlüklerini, insanlık onurlarını yitirme noktasına geldikleri, kahredici bir güvensizlik ve belirsizlik içinde iltica etmeye çalıştıkları ülkelerin hukuksal ve bürokratik engelleriyle boğuşup, kamuoyularının baskısı altında kıvrandıkları ve artık belki kendisinin de bir nebze de olsa parçası olduğunu hissettiği insanlık trajedilerine dönüşmüştü.

El Dorado uçuşu için ısrarla anons yapılıyordu. Bay Midas acilen kapıya bekleniyordu. Bay Midas için yapılan son çağrıydı. Bay Midas o kocaman kulaklarını açıp anonsu duysa çok iyi edecek, diye geçirdi içinden.

Loungeda oturmuş bakınırken biraz önce kendisine uçuşunun durumunu soran siyah kiyafetli, kafası bilimum jöleli adamı farketti. Adam birkaç masa arkada elinde garip bir kitapla oturuyor, sözde okuyor ama aslında kendisini gözetliyordu. Göz göze geldiler. Doğrusu ya, bu yeni bir durum değildi; seyahatleri başladığından beri özellikle havalimanı ve bazen de uçuşlarda üstüne yönelmiş o bakışı hissediyor ama önemsemiyor, kuruntu diyor, geçiştiriyordu. Ama artık emindi. İzleniyordu işte. Peki kimdi bu adam? Tüm o seyahatlerde kendisini takip mi etmişti? Şirket mi peşine takmıştı bu adamı? Başkaları da var mıydı? İstanbul'da ve şirketin başka ofislerinde zaten bir sürü dedikodu dolaşıyordu. 'Vadedilen Topraklar' her ne kadar şirketin kar amacı gütmediği, tamamen mültecilere fayda sağlamak için kurulan bir insiyatif diye lanse edilse de, firmanın ilgili devletlerle yürüttüğü birçok başka projede bu devletlere karşı koz olarak kullandığı, gittikçe daha yüksek sesle dile getirilen bir söylenti olmuştu. Tüm bu iddialar asılsız da olabilirdi. Şirketten boş yere mi şüpheleniyordu? Ziyaret ettiği ülkelerin gizli servisleri yaptığı işlerden rahatsız olup peşine adam mı takmışlardı? Öğrenmenin tek bir you vardı; sakince kalkıp adamın yanına gitti. Kendisini tanıtıp yanındaki koltuğa oturdu.

Bay Ariza ise derhal eşyalarını toplayıp iyi uçuşlar diledi ve hafif bir baş hareketiyle selam verip uzaklaştı.  

Yapacak bir şey yoktu. Adamın peşinden gitmeyi anlamsız buldu. Hafiyelik işini bir süre ertelemeye karar verdi. Derin bir iç çekişin ardından içkisinden bir yudum daha alıp bakışlarını haber kanallarının yer aldığı mozaik ekranlara çevirdi. İnanılır gibi değildi; hemen hemen tüm kanallar SpaceX'in Boca Chica'daki Starbase üssünün hemen dışında toplanmış kendilerine, Amerika'da yaptıkları zorlu yolculuk ve bu arada katetikleri Kırmızı Çöl nedeniyle "Marslı" diyen bir mülteci grubunun protestosuna odaklanmıştı. Protesto zamanlama açısından doğru planlanmıştı. Medya, artık iyice hızlanan Mars'ın kolonileştirilmesi projesinde fırlatılacak onlarca uzaygemisini haberleştirmek için üsse hücum etmişti. Bu arada protestocuları da görmezden gelememişlerdi. Bir kamera taşıdıkları pankartları ekrana getiriyordu. "Ne Uzay'da ne de Dünya'da, sınırlara hayır",  "Mars Marslılarındır!", "Kırmızı Gezegen Vadedilmiş Topraklardır". Kamera hızla ilerlerken Türkçe bir pankart da gözüne çarptı; "Elon bizi Disko'ya götür". Disko adında Mars'ta bir şehir fikri aslında kulağa hoş geliyordu, neden olmasındı? 

Musk, hem kameralar hem de X üzerinden, bir biri ardına havalanan roketlerle ilgili heyecanlı açıklamalar yapıyor, tweetler atıyor, bir yandan da hiç geri adım atmadan iki de bir o garip selamını verip "Marslılar'ın" protestolarına cevap yetiştiriyordu. Evet, Mars Marslılarındı ama kesinlikle dışarıdaki çapulcu grubunun değildi. Musk, bizzat kendisi insanlığı geleceğe taşıyordu. Her gemi farklı ihtiyaçlar için tasarlanmıştı; birisi iklimlendirme, diğeri bina yapımı için gerekli araçlar, bir başkası tarım için gerekli ekipmanlar ve tohumları taşıyordu. Birkaç gemide de Mars'ın ilk yerleşimcileri vardı. Uygun koşullar olmadığı için şimdilik yerleşimciler sadece robotlardan oluşuyordu. Gemilerden bir tanesi ise sadece Musk'ın kişisel arşivini taşıyordu. Neler yoktu ki bu arşivde? Musk insanlığın ortak uygarlığına ait paha biçilmez eserleri ballandıra ballandıra anlatıyordu.   

Bu arada ekranların birinde, protestocuların arasında, SpaceX'te çalıştığı anlaşılan ve kendisine mikrofon uzatılan bir mühendis kendisinin de Amerika'ya Suriye'li bir mülteci olarak geldiğini açıklıyordu; "Amerika'ya, şimdi Mars'ta da kurmayı amaçladığımız, umut dolu ve daha iyi şartlar sağlayacak bir hayata kavuşmak için geldim. Ama ne yazık ki bana bu hayatı ve vizyonu veren ve hatta kendisi de bir zamanlar mülteci olan aynı kişi şimdi imkansızlıklar içinde benzer hayalleri kovalayanlara karşı çıkıyor. Artık hangi amaca hizmet ettiğimden emin olamıyorum. Eğer Dünya'da insanlığımızı terkediyorsak, nasıl olacak da Mars'ın kolonileştirilmesi insanlığa fayda sağlayacak?" 

Absürt, mantıksızlık veya adını ne koyarsanız, Dünya sınırlarını aşmış, Mars'a doğru yola çıkmış, insanlık durumu ise şimdilik Dünya'da kalmayı tercih etmiş, ama acınası bir hale bürünmüştü. Belki yaptığı işin de artık bir anlamı kalmamıştı. Evet! Başardıkları, tüm o parçalanmış ailelerin hikayeleri gerçekti, hatta  belki daha fazlası da mümkündü. Ama sanki sonuç değişmeyecekti. Yorulmus ve bunalmıştı. Şirketinin samimiyetininden de emin olamıyordu. Kararını vermişti. İstanbul'a dönünce ilk işi ya istifa etmek ya da başka bir pozisyona transferini istemek olacaktı. 

Uçuş kapısına doğru ilerlerken belki de türünün tek örneği olarak kalmış butik bir kitapçıya rastladı. Artık uzun süredir kitap basılmıyordu. Hatta yakın zamanda izlediği ama cevabını hatırlayamadığı bir yarışma programında sorulan sorulardan biriydi bu soru: 'Basılan son kitap aşağıdakilerden hangisidir?' Sayısallaşma tamamen hükmünü ilan etmiş, elektronik ve sesli kitaplar olası seçenekler olarak kalmıştı. Kendisi de dahil kimse basılı kitap okumuyordu. Ama burası Macondo havalimanıydı! Merakla içeri girdi. Raflarda sıralanmış birkaç kitaba göz gezdirdi. Çok fazla alternatif yoktu ve kitaplarda bir tuhaflık vardı. Hepsi anlamadığı ve daha önce hiç rastlamadığı bir alfabe ya da sembollerle kullanılarak basılmıştı. Kapaklarındaki resimler de anlaşılmaz haldeydi. Tam içlerinden birini alıp, sayfalarını çevirip, kokusunu içine çekmişti ki yanında yine o adam belirdi.

-İlginç bir alfabe değil mi?

-Beyefendi beni mi takip ediyorsunuz? Biraz önce Lounge'da da sizinle konuşmayı çalıştım ama çekip gittiniz. Şirket için mi çalışıyorsunuz?  Konu Vadedilen Topraklar'la mı ilgili?

-Sakin olun. Endişelenecek bir şey yok. Tahminleriniz bayağı ilginç. Ama sizi takip ediyor olsam herhalde bu şekilde kendimi belli etmezdim. Her şeyi uçakta öğreneceksiniz. Dediğim gibi endişelenecek bir şey yok. Biraz sabırlı olun yeter.

-Bu demek oluyor ki Cartagena'ya uçmuyorsunuz.

-Bugün değil. Bugün üçümüz de aynı uçuştayız.

Bay Ariza, onun konuşmayı daha fazla uzatmasına ve başka sorular sormasına imkan vermeden yine başıyla selamladı ve hızla uzaklaştı.

Üçümüz mü? Üçüncü birisi de mi vardı? Evet, burası Macondo'ydu ama bu kadar gizem de sanki biraz fazlaydı. İyice kafası karışmış ve kaygılanmıştı. Böyle bir durumda uçağa binmek ne kadar mantıklıydı? Havalimanı güvenliğine gidip şikayette bulunsa, ne diyecekti? Hem belki bu işleri onun için daha da karmaşık hale getirebilirdi. Biletini yaksa İstanbul'a her gün uçuş yoktu ve tüm programı altüst olacaktı. Elinden bir şey gelmiyordu işte! Kafasında soru işaretleri, istemeyerek de olsa uçuş kapısına doğru seyirtti.                            

Uçağa ilk binenlerdendi. Tam yerine otururken birkaç koltuk arkasında sanki eski dostlarmış gibi kendisine gülerek el sallayan jöleli kafayı fark etti. Söylenerek kemerini takarken yanında oturan orta yaşlı denebilecek uzak doğulu olduğu anlaşılan kadın hafifçe gülümseyerek sakin bir sesle onunla konuşmaya başladı. 

-Siz ona çok takılmayın. Florentina hep böyle muziplikler yapar. Ama söylediklerinde haklı. Kaygılanacak bir şey yok. Sadece birkaç dakikanızı alacağım.

Demek üçüncü kişi bu kadındı. Acaba Florentina adamın gerçek adı mıydı? Kadının konuşmasındaki sakinlik birden tüm kaygılarını gidermiş hatta kendisini daha iyi hissetmesini bile sağlamıştı. Hayır, konunun şirketi Ile bir ilgisi yoktu. Herhangi bir devletle ya da bir devletle bağlı gizli örgütle de bir bağlantıları yoktu. Aslında kimin adına çalıştıkları ile ilgili kimse tam bir bilgiye sahip değildi. Evet, bazı uçuşlarda ve havalimanlarında kendisini izledikleri doğruydu. Evet, yaptığı işi de biliyorlardı. Bu şekilde meraklanmasının ve art arda sorular sormasının gayet normal olduğunu ama izin verirse birkaç cümleyle, aslında neden onunla iletişim kurduklarını açıklayabileceğini belirtti.

Yıllar öncesinin haberiydi, farketmemiş miydi? Dünyada kalan son kütüphane Japonya'da, Tokyo Hatori'deydi; beş yıl boyunca kimsenin kapısını çalmaması ve hiç ziyaretçisi olmaması nedeniyle sonunda kapanmıştı. 

-Beş uzun yıl boyunca kimse kapıdan girmedi inanabiliyor musunuz? Ne bir çocuk ne de bir yetişkin. Kim olursa diyorum! Ev kadını, öğrenci, emekli... Kimse ama kimse! Hala bu duruma üzülüyor başını sallıyordu.

-Zaten emekliliğimi haketmiş, evimden pek çıkmadan sakin bir hayat sürmeye başlamıştım. Taki bu yaptığım işle ilgili bir teklif alana kadar. Posta kutuma bırakılmış bu garip iş teklifi sanki bir aşk mektubu gibi yazılmıştı.

Kimden miydi? Tabii ki diyerek, belli ki onları dinlediğinden hemen elini kaldırıp muzipçe sallayan, Bay Diaz'ı işaret etmişti. 

-Tüm yazışmalarımızı Florentina yapar. Ama hepsini aşk mektubu gibi yazmaktan kendini alamaz. 

Bilinen bir yeri, bir binası, yani aslında bir adresi olmayan, sadece davet usülü ile üye alan ve üyelerinin sık uçuş yaptıklarından (Emin olmamakla birlikte üyelik kriterlerinden biri buydu belki de) uçuş esnasında okudukları kitapları birbirleri ile değiş tokuş ettikleri özel bir kütüphaneye onu da üye olmaya davet ediyorlardı.

Nutku tutulmuştu. Ne diyeceğini bilemedi. Mesele gerçekten bu muydu? Acaba bir kamera şakası mı diye etrafına bile bakındı. Evet, doğrusu sık uçuyordu. Hoş, işi bırakmayı da düşünüyordu ama konu bu değildi. Evet, uçuşlarda okumayı da seviyordu. Ama bu iki saçma kritere uyuyor diye tam mantığını da anlamadığı bu garip kütüphaneye niye üye olsundu?

-Kitaplarımız çok özel. Daha kitaplarımızı görmediniz diye seslendi Bay Ariza.

-Florentina haklı. Seni ürkütmek istemem. Ama bu seyahatlere asıl çıkma nedenini tahmin edebiliyorum. Bir türlü kendini gerçekten yaşadığın hayata ait hissedememen ya da başka bir insanın, bir yabancının hayatını yaşadığına dair kurtulamadığın o his; kim olduğunla ilgili kafanda dönüp dolaşan sorulara cevap bulmak için çıkman gereken yolculuk belki de bizim kitaplarımızdan geçiyordur. 

Zaten kadının bakışlarından sanki onu kendisinden bile daha iyi tanıdığına dair garip bir duyguya kapılmıştı. Ve şimdi üstüne bu söyledikleri! Böyle bir şey nasıl mümkün olabilirdi?

-Ne kaybedersiniz? Baktınız sizin için bir şey ifade etmiyor üyeliğinizi hemen sonlandırırız. Bu durumda tek yapmanız gereken elinizdeki kitabı, arkasında yer alan adrese göndermek.

-Peki ya üyelik ücreti?

-Tamamen gönüllülüğe dayalı. Ama bildiğim kadarıyla artan maliyetler yönetimin elini kolunu bağlıyor. Büyük imkansızlıklar içinde müthiş bir iş başarmaya çalışıyorlar. Bağışta bulunmak isterseniz kitapların arkasında yer alan IBAN adresine para aktarabilirsiniz. Cömertliğiniz için şimdiden teşekkür ediyoruz. Bu arada yanlış anlaşılmak istemem. Üyelerimizden aslında tek bir beklentimiz var o da ellerine geçen kitapları okumaları. 

-Ne tür kitaplar söz konusu? 

-Şimdiye kadar üyelerimize hep romanlar sunuldu. Genelde dünya klasikleri ama yenilerden de bir kaç kitabımız dağıtımda. İleride de farklı olacağını sanmıyorum. Bu arada her üye ile birlikte yeni bir kitap da kütüphanemize dahil oluyor. Şu anda 1000 üyemiz ve 1000 kitabımız var.

-Hangi kitapların okunacağına ya da kimlerin kütüphaneye üye olabileceğine kim karar veriyor? Bu garip kütüphanenin amacı ne? Hukuki bir altyapısı var mı diye sormaya bile çekiniyorum. 

-Doğrusunu isterseniz çoğu üyemize, size şimdiye kadar yaptığım açıklamalar yeterli olmuştu. Bir yandan da haklısınız, hem mesleğiniz gereği hem de sanıyorum kişilik özelliğiniz nedeniyle bu sefer daha etraflı bir açıklama yapmam en doğrusu olacak. Ama öncelikle ben size bir soru sormak istiyorum. Evinizde ya da yakınlarınızın evinde veyahut arkadaşlarınızınkinde, hiç basılı kitap var mı? Ya da ofisinizde, iş için gittiğiniz o kadar ülkede, otel odalarında, basılı bir kitaba rastladınız mı? Eğer rastladıysanız, hiç açıp birinin de olsa sayfalarını çevirip göz gezdirdiniz mi?

Şöyle bir düşündü; garipti, ama gerçekten haklıydı. Etrafındaki herkes gibi o da elektronik kitap okuyordu. İşyerinde de zaten herşey sayısallaşmamış mıydı? Hayret! Yıllardır basılı bir kitapla tek karşılaşması biraz önce havalimanındaki kitapçıda olmuştu.

-Cevabınız için teşekkür ederim.

Basılı kitapların devri çoktan geçmişti. Okullarda, işyerlerinde, devlet kuruluşlarında aklınıza gelebilecek her yerde sayısallaşmaya geçilmişti. Dünyada ne kadar kütüphane, kitabevi, sahaf varsa hepsi kapanmış ya da başka iş kollarına dönüşmüşdü. Hatta kitap okuma alışkanlığı da bitmek üzereydi, geleceğin tüketim alışkanlığı şimdiden baskın hale gelen sesli kitaplar, arttırılmış ya da sanal gerçeklik uyarlamalarıydı.

Biran konuşmasını kesti ve sonra gözlerinin içine bakarak daha da alçak bir sesle; 

-Oysa kitaplar sessizliği sever, deyip devam etti. Peki ne okunuyor ya da ne dinleniyor artık? Yazarların eserleri ve klasik romanlarla kimse ilgilenmiyor. İnsanlık durumu anlatılarının devri sona erdi. İnsanlar Yapay Zekanın ürettiği içeriklerle ilgileniyorlar. Sanırım buraya kadar bahsettiklerime bir itirazınız yoktur. Ama asıl şimdi anlatacaklarım sizi şaşırtacak.

Bu arada Bay Ariza yerinden kalkmış hazırladığı, gayet ağdalı ve duygusal ifadeler içeren üyelik kaydını imzalaması için ona uzatıyordu.

-İlgimi çektiniz, sanırım imzalayacağım ama hikayenin devamını anlatmanız şartıyla. 

-Harika! O halde sevgili 1001 numaralı üyemiz, kulaklarınızı açın da beni dikkatlice dinleyin. Bir süre önce basılı kitaplarda görülen bir gariplik farkettik. Sanki bir salgın gibiydi. Buna bozulma da diyebilirsiniz. Dünyanın her yanında bir anda benzer durumlar yaşanmaya başladı. Hangi dilde yazıldığı farketmeksizin kitapların içindeki harfler tanınmaz garip sembollere dönüşüyor, kapağında ya da içinde resimler veyahut çizimler varsa, onlar da deforme oluyor absürt şekillere evriliyordu. Çoğu insan zaten kitap okumadığı ve kitaplarını attığı, depolarına taşıdığı ya da eskicilere verdiği için bu durum kamuoyunun ilgisini çekmedi. Belki orada burada bir kaç küçük haber yapıldı, Çinliler suçlandı, ama aynı durum onlar için de geçerliydi. Tam o sıralarda, ortaya sahibinin Amerikalı bir milyarder olduğunu öğrediğimiz bir kuruluş çıktı. Tüm ülkelerdeki artık kapanmış kütüphanelerin, müzelerin arşivlere taşınmış veya firmaların, sivil toplum örgütlerinin ya da bizzat bireyierin arşivlerindeki kitaplardan sağlam kalanları kurtarmak için bir planları olduğunu belirtip ilgililerle ve arşiv sahipleriyle görüşüp, onları ikna edip, gerekiyorsa satın alıp, basılı ne kadar kitap kaldıysa Amerika'daki depolarına aktardılar. Büyük bir operasyon dünyanın her köşesinde hiç bir finansal kaygı güdülmeden müthiş bir hızla tamamlandı. Ama patronlarım bu durumdan şüphelenmişler, kendi araştırmalarını başlatmışlardı. Kütüphanemizin laboratuvar bölümünde çalışan bilim adamları ve edebiyat profesörlerinin kitaplar üzerinde yaptığı deneylerin sonuçlarına dayandırılarak ulaşılan teoriyi kısaca şöyle özetleyebilirim. Tüm kitaplar aslında basıldıkları andan itibaren uyumaktadırlar. Ve uyudukları sürece orjinal formlarını korurlar. Bu onların bulunması gereken kararlı halleridir. Uyumalarını sürdürmenin yolu onları okumak, özellikle iç sesimizle okumak, sayfalarını çevirmek, arada kokularını içimize çekmektir. Bu aksiyonlar alınmadığı durumda ise kitaplar uyanmaya başlar. Aslında bu hep yaşanılagelen ama bizim normalde farketemeyeceğimiz çok yavaş bir süreçtir. Her okunduklarında tekrar uykuya dönerler. Laboratuvarımız, kitapların 'Uyanma' sürecine Pentimento, kendilerini korumaya aldıkları tam uyanıklık durumuna ise Codex Seraphinianus isimlerini verdi. Kitapların maruz kaldığı aslında bu sürecin birden hızlanması, yani hyper-pentimentoydu. Peki buna neden olan neydi? Kütüphanemizin Dedektiflik bölümünün yürüttüğü kapsamlı araştırmalar sonucunda bütün oklar tek bir kişiyi işaret ediyordu. Formu İmzaladınız mı? Ben köfte rica ediyorum.

Uçak kalkmış, hostesler yemek servisini başlatıyordu.

-Tamam buyrun imzaladım işte. Lütfen devam edin. Hayır teşekkürler aç değilim.

-Nerede kalmıştık? Leziz! Bütçe kısıtlamaları nedeniyle eskisi kadar yolculuk edemiyorum. Tek özlediğim şey bu havayolunun yemekleri. Sizin hakkınızı da ben alabilir miyim? Tamam, Tamam devam ediyorum. Bugün televizyon izleme şansınız oldu mu? Tüm kanallarda Mars'ın kolonileştirilmesi ile ilgili haberler var. Yola çıkan gemilerden birinde de Bay Musk'ın özel arşivi yer alıyor. İşte tüm toplanılan kitapların o gemiye yüklendiğini biliyoruz. Ve gemi hiç bir zaman Mars'a ulaşamayacak.

-Ne diyorsunuz? Yoksa Kütüphanemizin Askeri bölümü o gemiyi mi patlatacak?

-Haha. Öyle bir bölümümüz yok. Yanlış anladınız. Düşündüğünüz gibi bir niyetimizde de yok. Bay Musk o gemiyi kendisi yok edecek. Milyarlarca kitabı uzay boşluğuna terk edecek. Mars'ta yepyeni bir uygarlık başlatmak istiyor. Dünya'da insanların yaptıkları hataları tekrar etmeyecek bir uygarlık. Bunun da yolu yeni bir kültür ve yeni bir uygarlık tarihi yaratmak. Sanal Zeka onun için bunu yapıyor olacak. Bay Musk bir yolunu bulup kitapların uyanmasını hızlandıracak bir salgın başlattı. Ama hala tam olarak nasıl başardığını açıklayabilmiş değiliz.

-Peki bir sorum var. Niçin din kitapları etkilenmedi? Hikayenize bakılırsa onlar da aynı kaderi paylaşmalıydı ve öyle olmuş olsa bu konu çok daha gündem olurdu.

-Aynen. Farkında değil misiniz? Sorunuzun cevabını kendiniz veriyorsunuz. Dini kitaplar etkilenseydi büyük bir karmaşa çıkardı ve böyle bir durum da Bay Musk'ın işine gelmezdi. Bir şekilde din kitaplarını hyper-pentimento dışında tuttu. Kalan sorularınızın hepsine olmasa da sanıyorum bir çoğuna cevapları ve kütüphanemizin uyulması gereken kurallarını, Florentina'nın yeni üyelerimiz için özene benzene hazırladığı, Yeni Üyeler için Başucu Mektubu- Orientasyon ve Yeni Hayata Uyum'da bulacaksınız. Kendisi kütüphanemizin ilk üyelerindendir. Eski üyelerimizden bazıları kitap okumalarının yanı sıra böyle ek sorumluluklar da alıyor.

-Son bir sorum var. Sizce Starlink'i kullanmış olabilir mi?

-Belki ileride dedektiflik bölümümüzde de görev alırsınız.

Kapağı siyah deri zemine renkli baskılı ve altın yaldızlı harflerle donanmıştı. Sayfaları ağır ama sanki yarı geçirgen bir keğattandı. Mürekkebi daha önce hiç rastlamadığı bir lacivert tonunda ve el yazısı ile yazılmıştı. Binbir Gece Masallarını ve üyelik kartını teslim aldı.  

El sıkışırlarken kadın yine gözlerinin içine bakıp, biz üyelerimize seyyah ya da gardiyan deriz. Kendileri kitaplarımızı sürekli okuyarak onların uyuduklarından emin olurlar. Uçaklar bir çeşit sessiz ve güvenli ortam sunuyor. İlginçtir, kimsenin de ilgisini çekmiyoruz. Belki de bu tercihin nedeni yıldızlara yakın olmamızdır. Seyyahlarımız, ben, Bay Diaz ve siz de dahil olmak üzere Kütüphanemiz yönetimi tarafından özenle seçildik. Seyyahlarımızın bu, yolculuk içinde çıktıkları yolculuklar onların her iki alemde de ilerlemelerini sağlar. Hepimiz okuduğumuz kitaplarda, biricik, kendimize has büyülü deneyimler yaşarız. Pişman olmayacaksınız. Sizden şirketinizdeki görevinize devam etmenizi rica ediyorum. Unutmayın bizler de aslında birer mülteciyiz.  

-Çok seyahat etmek bizi mülteci yapmaz.

-Haklısınız. Amacım kesinlikle sizin de yakından şahit olduğunuz o insanların çektiği sıkıntıları hafife almak değildi. Ama mülteci olduğumuzu düşünmem için belki başka sebeplerim vardır. Neyse ben sizi daha fazla meşgul etmek istemiyorum. Okumalısınız. Böylece sizin için gelen köfteyi de yiyebileyim. Şimdilik kendi hayatlarımıza dönelim. Belli mi olur? Belki bir gün kitap bile değişiriz.

Takip eden aylar, yolculuklarla ve kitapların satırları arasında geçti. Her seyyah kendi hikayesinin peşindeydi. Kitap değişimlerine uçuş sırasında genelde basit ritüeller eşlik ediyordu; selamlaşmalar ve mimikler. Değişim sırasında üye kartlarını göstermek zorunluydu. Sessizlik, yani dikkat çekmemek önemliydi. Zira büyük zorluklar ve imkansızlıklarla kurulan bu kütüphane ve özel kitapları hala büyük bir tehdit altındaydı. Öte yandan her ne kadar bilinen sebeplerle üyeler arasında tanışmalar ve arkadaşlıklar kesinlikle yasaklanmış olsa da bazı durumlarda ve bir kısım üyelerin öngörülemeyen davranışları gereği kısa ve veya nispeten uzun sohbetler kaçınılmaz oluyordu. Karşılaştığı bazı üyeler hiç tekin değildi; gözlerinden ateş fışkıran o çılgın yaşlı İspanyol amcayı unutamıyordu. Hiç olmayacak tepkiler vermiş, tam değişim sırasında ona uzattığı kitabı herhalde isminden olacak beğenmemiş, kendisindeki kitabı da sıkı sıkı tutup, ben kahramanlık hikayeleri okumak istiyorum, başka bir saçma roman daha istemiyorum diye bağırıp, tüm uçağı ayaklandırmış, bir de üstüne onu hemen dışarıda düelloya davet etmişti. Onbin metre yükseklikle bu hızla giderken dışarı çıkıp uçağın kanadında düello mu yapalım? diye sorunca gülmeye başlamış, aslına bakarsan bana vız gelir tırıs gider ama öyle olsun deyip uzattığı kitabı alıp ve panik halindeki hostesten de bir içki isteyip sanki hiç bir şey olmamış gibi yerine oturmuş ve hemen okumaya başlamıştı. Ya o Rus hatun! İsmi neydi? Anna'ydı galiba. Kütüphanenin kuşkusuz en güzel üyesiydi. Öylesi sadece romanlarda olurdu. Zaten üyeler arasında git gel dedikodular da alıp yürümüştü; üye yapılmasının nedeni gayet açık değil miydi? Her yerde olduğu gibi burada da böylesi kayırmalar, dolaplar dönüyordu demek. Amerika'da yapmak zorunda kaldığı o iç hat uçuşunda karşılaştığı yüzü yara bere içindeki garip adamı da unutamıyordu; zorla yanına oturtmuş, uçaklar ve uçuş kartları ile ilgili garip bilgiler sıralamış, bu gizli saklı kütüphane fikrinden esinlenip kurduğu çok daha eğlenceli ve tabii ki gizli bir kulüpden bahsetmişti. İlgilenir miydi diye de sormuştu. Her yaştan üye ile karşılaştığı oluyordu; bir keresinde de boynunda atkısı, sarışın, kıvırcık saçlı, safça bir çocuk ile kitap değişmişlerdi. Ama çocuğun da yüzünde yara bereler vardı. Belli ki Amerika yolcuğunda karşılaştığı garip seyyahla bu çocuk seyyah da karşılaşmış ve de söylediklerine kanıp peşine takılmıştı.

Öte yandan onun için asıl ilginç olan, Kütüphanenin verdiği bu kitaplarda, sayfaların, satırların arasında, sanki daha önce oradaymış, gözlerinin takip ettiği aynı yoldan ilerlemiş, kelimelerin, satırların üzerinden akıp geçmiş bir gölgenin varlığını hissetmiş ama bir türlü ona yetişememişti.  O, her neyse hep birkaç adım ilerisinde olmayı başarmıştı. Bu his, okuduğu her kitap da biraz daha artmış sanki ona iyice yaklaşmıştı. Öyle hissediyordu ki eğer bir gün bu gölgeyi yakalamayı başarırsa, gölgenin düştüğü kelimeler, harfler birden hareket edecek, yer değiştirecek, bambaşka anlamlar ifade eden kelimelere, cümlelere dönüşecekti. İşte o zaman gözlerinin önündeki hakikati görmesine engel olan perde kalkacak, okuduğu tüm o kitaplardaki gizli anlamlar da kendini ele verecek, aslında onu bu yolcuklara çıkaran ve umutsuzca peşinde koştuğu hayatındaki o eksikliğin farkına varacak ve izini takip edip sonunda  tekrar bir bütün olabilecek ve böylece  talihini yenip ebedi saadete ulaşabilecekti.  

Kitapların onda nasıl olup böylesi bir his uyandırdığı sorusu merakını gün geçtikçe bilemiş ve yine İstanbul'a döndüğü bir yolculuk sonrasında dayanamayıp eskiden sahaflık yapan şimdilerdeyse bir bar işleten ve uzun süredir uğramadığı eski bir arkadaşına, eline geçen son kitabı götürmüş, ona kimseye anlatmayacağına dair yeminler ettirerek yaşadıklarından bahsetmişti. Arkadaşı bu kitabın benzerini daha önce de gördüğünü, belki bir yıl önce bara gelen -ismini tam hatırlayamıyordu, Selim ve Turgut olabilirdi- iki gencin benzer bir kitabı ona satmaya çalıştıklarını, kitabı incelerken bu ikisinin durmadan birbirlerine laf yetiştirip tartıştıklarını, sonunda da verdiği fiyatı beğenmeyip kitapla birlikte uzaklaştıklarını anlatmıştı önce. Evet, hiç kuşkusu yoktu; bu kitap da önceki gibi elyazmasıydı. Kullanılan mürekkep büyük olasılıkla sadece kuzey denizlerinde bulunan ve çok nadir bir tür erkek mürekkep balığının çiftleşme döneminde dişisini etkilemek için yaydığı ve suda inanılmaz şekiller oluşturan salgısının özel bir laboratuvar ortamında çoğaltılmasıyla elde ediliyordu. Ama bahsettiği gölge oyunu ile ilgili bir yorum yapamıyordu.

Uzun süredir bu denli yorgun ve uykusuz hissetmemişti. Boardingin açıklanmasıyla hemen uçağa seyirtti. Uçağa, her zaman olduğu gibi yine ilk binenlerdendi. Yolcular yavaş, yavaş gelmeye başlamıştı. O da her zaman yaptığı gibi okuduğu kitabı ve üye kartını hazırlamış karşısına çıkacak seyyahı bekliyordu. Neyseki çok beklemesi gerekmemişti; işte oradaydı. Yerinden kalkıp uçağın görece arka taraflarına peşi sıra yürümüş seyyahın kusura bakmayın ama daha önce sizinle karşılaşmıydık, çok tanıdık geliyorsunuz sorusuna ruhsuz bir şekilde olumsuz yanıt verip ve uzattığı kitabı alıp kendisindekini de ona verip yerine dönmüştü. Belki de seyyahlar aynı kitapları okuya okuya zamanla birbirine benziyordu.

Bu arada yanındaki koltuk dolmuş, yerine otururken kibarca selamlamış ve biraz önce aldığı kitabı önündeki küçük masayı açıp üstüne bırakmıştı. 

Aynı yolcunun hareketlerinden büyük ihtimalle kitap nedeniyle heyecanlandığını ve onunla konuşmak için fırsat aradığını anlamıştı. Çok ender de olsa bu tip durumlar yaşanabiliyor, uçuşlarda yanına eskinin kitap kurtları düşebiliyor, okuduğu kitabı görüp heyecanlanıyorlar ve onunla tanışmak istiyorlardı. Biran önce  aşinası olduğu bu konuşmayı tamamlamak ve kitabına başlamak için dönüp merhaba dedi.            

-Merhabalar, kitabınıza ilgisiz kalamadım. Artık basılı kitapları bulmak neredeyse imkansız. Hele yazarıysanız heyecanınız ikiye katlanıyor. Bendeniz, Orhan Pamuk. Memnun oldum.

Yok artık diye düşündü. Bu sefer hangi kitabı aldığına hiç dikkat etmemişti. Uzanıp siyah deri kapak üzerine altın yaldızla yazılmış kitabın ismini okudu: Kara Kitap by Orhan Pamuk. Böylesi bir tesadüf nasıl mümkün olabilirdi? Herhalde Kütüphanedekilerin süprizi diye düşündü. Aslında bugün doğum günü de değildi. Belki de üyelik yıl dönümüydü. Benzeri süprizlerin yapıldığıyla ilgili birkaç hikaye duymuştu. 

-Tekrar merhabalar Orhan Bey. Memnun oldum. Ben de Galip

Şimdi de şaşırma sırası Orhan Pamuk'taydı. Durumu garipsemiş ama sabırla Galip'in anlattıklarını dinlemiş, kendisini sakinleştirmişti. Demek mültecilerin sorunlarıyla ilgileniyorsunuz. Bunu duyduğuma çok sevindim. Tesadüfler Galip Bey, demişti. Kucak açmalıyız ve aramalıyız onları. Uzun uzun konuşmuşlar, bir birlerini dinlemişlerdi. Galip okuduğu kitaplardan bahsetmişti. 

Ünlü yazar birden ona dönüp biliyormusun bu okuduğunu söylediğin kitapların çoğunu yakın zamanda ben de okudum. Ama tüm o sayfaları çevirirken, kelimeleri tek tek okuyup satırları bir biri ardına geçerken, sanki hep biri tarafından izlendiğim, takip edildiğim hissine de kapıldım. Bilemiyorum, belki sen de benzer bir deneyim yaşamışsındır.

Galip gözlerinin dolduğunu farketti. Kara Kitap'ın bu özel baskısını başına ne gelirse gelsin umursamadan yazarına, Orhan Pamuk'a hediye etti.

Orhan Bey aldığı bu özel hediye karşılığında çantasından kapağı siyah deriden yapılmış bir defter çıkarıp Galip'e uzattı. Bir süredir aklımda dönüp dolaşan bir soru ve bu soruyu temel alan hikaye yazma fikri vardı. Ama bir türlü hikaye kendini bana açmadı. Kim bilir belki cevabını, çıktığın bu yolculuklarda sen bulursun ve hikayeni bu deftere yazarsın. 

Galip bakışlarını defterin üzerinde gezdirirken soran gözlerle ünlü yazara baktı: Peki cevabını aradığınız o soru nedir?

Pamuk alçalmakta olan uçağın camından dalıp gittiği boğaziçine bakıp yavaşça mırıldandı: Bir hikayeyi, bir romanı yazarı mı, yoksa aslında o hikayenin ya da romanın karakterleri mi yazar? 

Galip uçağın tekerleklerinin yere temas etmesiyle sarsılıp gözlerini açtı.  Nasıl olduysa tüm yolculuk boyunca uyumuş olmalıydı. Hatırladıklarının ne kadarı gerçek, ne kadarı rüyaydı? Orhan Pamuk ile arasında geçen ilginç diyaloğu anımsadı ve heyecanla karışık merakla yan koltuğa döndü.

-Merhaba sonunda uyandınız işte. Ne o yanınızda başka birini mi görmeyi umuyordunuz? İnanılır gibi değil. Doğrusu biraz bozuldum bu tavrınıza. Bu kadar saat deliksiz uyumanız hem beni, hem de hostesleri endişelendirdi. Onlar sizi iyi tanıyor; bahsettikleri kadarıyla çok sık uçuyormuşsunuz. Ama normalde tüm uçuş boyunca kitap okuduğunuzdan böyle bayılmış gibi uyumanız haklı olarak onları telaşlandırdı. Hatta bir kaç kere sizi sarsıp, nefes alıp verdiğinizi kontrol etmek görevi de bana düştü. Elinizdeki siyah deri kaplı defteri de sımsıkı tuutunuz uçuş boyunca.  Bu arada eğer hiç rüya görmediyseniz ya da hatırlamıyorsanız sorun etmeyin zira şu anda görüyorsunuz. Memnun oldum ismim Rüya.  

Galip afallamıştı. Ama kendisini hiç bu kadar dinlenmiş ve iyi hissetmemişti. Şaşkınlıkla defteri tutan elleri gevşedi ve Rüya'nın da meraklı bakışları eşliğinde ilk sayfaya beraberce göz attılar.

Bitmeyen hır gürün, yakında havalanacak uçaklara yetişmeye çalışan ya da yeni inmiş, sabırsızca koşturan yolcuların telaşının ve çoğu bir birinden habersiz farklı yönlere akıp giden, ilmek ilmek insan hikayelerinin tam ortasında durmuş uçuş tablosuna göz gezdiriyordu. Son zamanlarda seyahatleri iyice yoğunlaşmıştı. Kendini yorgun hissediyor, bir an önce uçağa geçip yerine oturmak için de sabırsızlanıyordu...

 

 

Hiç yorum yok: