<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-14799607</id><updated>2011-07-07T23:14:59.536+03:00</updated><category term='Yedi Sekiz Hasan Paşa Külliyatı'/><category term='Hobitlerin Hocası Külliyatı'/><category term='OP ED'/><category term='Merkez Efendi Külliyatı'/><category term='Münih'/><title type='text'>hocalarnet</title><subtitle type='html'></subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://hocalarnet.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/14799607/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hocalarnet.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><link rel='next' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/14799607/posts/default?start-index=101&amp;max-results=100'/><author><name>Hocalar.Net</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14395545601402117364</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='21' height='32' src='http://photos1.blogger.com/blogger/2129/1351/1600/philip.jpg'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>154</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-14799607.post-1222694869356148100</id><published>2010-02-16T22:19:00.006+02:00</published><updated>2010-02-16T23:35:04.752+02:00</updated><title type='text'>Bir bilinmeyenler kümesi -çocuk-</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_SUBfW3O_ems/S3r95nX6JTI/AAAAAAAAAF8/rVjsk7KTwSE/s1600-h/thinker.jpg"&gt;&lt;img style="MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 239px; FLOAT: left; HEIGHT: 320px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5438938666266928434" border="0" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_SUBfW3O_ems/S3r95nX6JTI/AAAAAAAAAF8/rVjsk7KTwSE/s320/thinker.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;“Here comes the sun”&lt;br /&gt;İşte, bir gün daha başlıyor. İşletim sistemim açılana kadar, gözlerim anlamsız ve telaşsızca etrafa bakıyor. Bilincim-içimde bir cin- uyanıyor. Bulunduğum zaman dilimi, dün, ondan önceki gün ve daha öncekilerden kalan kırıntılar, sorular ve de sorunlar yavaş, yavaş rastgele-erişimli-hafızamda yerlerini alıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;‘Rastgele’ diyorum doğan güne.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Günaydın İstanbul.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İstanbul bu aralar kavgamızın ıslak şehri. Olsun, “Here comes the sun” öte yandan,&lt;br /&gt;şimdilerde telefonumun uyandırma melodisi. Herkese öneririm. Fotokopisini çeker gibi yaşadığımız, biri diğerinden çok da farklı olmayan tespih-danesi-vari günler silsilesine bir yenisini eklemek için gözlerimi açarken, bir bukle yaşam sevinci, çekiç, örs ve üzengi biraderlerden sekip nöronlarım vasıtasıyla bana günaydın diyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sana da günaydın Beatles.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonrasında gelen her zamanki hazırlıklar işte; Yıkanıyorum, taranıyorum, fısfıslanıyorum. Kıyafetleniyorum sonra. Evden çıkmadan önce, ayakkabılarımı giymek için merdivenin ilk basamaklarına oturuyorum. Ve afacan da pıtır pıtır gelip, yanıma oturuyor. Başlıyoruz karşılıklı döktürmeye;&lt;br /&gt;-Baba&lt;br /&gt;-Oğlum&lt;br /&gt;-Baba&lt;br /&gt;-Oğlum....&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu karşılıklı sohbet farklı tonlamalarda bir süre devam ediyor. Sol tekini giyerken ayakkabımın, sağ tekini alıp, uzatıyor bana. Yardımcı oluyor. Bu yardımını beraber alkış tutarak taçlandırıyoruz. Muhabbetimiz derinleşiyor;&lt;br /&gt;-Babbaaa!&lt;br /&gt;-Oğluuum!&lt;br /&gt;Pabuçlar da giyildi, tamamdır. Afacan çantamı bana vermek için çekiştiriyor ve yine alkışlar. Çıkıyorum kapıdan, o pencereye yöneliyor. Apartmanın kapısından dışarı süzülüyorum. Kendileri pencerede, el sallaşıyoruz karşılıklı, vedalaşıyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pencerenin önünde durmuş bana el sallarken, oğlum ne düşünüyor acaba?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocuk sahibi olmak, soru sahibi olmak demek. Soru yağmurunda çırıl çıplak kalmak demek. Televizyon izletmeli miyiz aceba? Nasıl şekillendirmeli gelişimini? Farklı metodlar söz konusu... Hangi okullara gidecek arkadaşımız? Yediği, içtiği, giydiği konulu soru başlıkları sonra... Bu tip ve benzeri sorular ebeveynlerin kendi başına örüp sonra da sökmek durumunda olduğu ucu delik çoraplar. Bir konuşmaya başlasın, o zaman bir de kendi ürettiği sonu gelmez soruları cavaplamamız gerekecek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öte yandan, aklıma bu aralar bir soru takıldı ki, cevaplaması sanki diğerlerinden daha da meşakkatli;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocuğunuzun size benzemesini ister misiniz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tabii ki ağzının, burnunun, kaşının ya da gözünün benzemesi değil demek istediğim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İçinizdeki cine benzemesini ister misiniz onun? Her sabah kalktığınızda bakışınıza şekil veren, dünyaya açıldığınız pencerenin benzerinden baksın mı oğlunuz ve/veya kızınız da dünyaya?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu soruyu şöyle bir iç rahatlığıyla ‘Evet’ diye yanıtlayabilmek, bas bayağı hesaplaşmayı gerektiriyor kendi hayatınızla, bilincinizle, yaşadıklarınızla. Beklentileriniz, başarılarınız, hayal kırıklıklarınız, daha henüz kırılmayanlar, hepsi, birer, birer adam akıllı masaya koyulmalı bu soru cevaplanırken. Edip Cansever’in dediği gibi, adam olup masaya habire koymalısınız, ama masa da masa olmalı, bana mısın dememeli bu kadar yüke.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sorumuzun zor olduğu şüphe götürmez, öncelikle bunu kabul etmeli. Sonra iyice düşünmeli. Etraflıca kafa yormalı bu soru üstünde. Zekanızdan memnun nusunuz? Etrafınızla uyumunuz nasıl? Olumlu bir insan mısınız? Özgür düşünebilmek sizin için önemli mi? Vicdanınız ne sıklıkla söz alıyor akıp giden hayatta? Çevreniz, içinde yaşadığınız toplumla ilgili duyumsadığınız sorumluluklar ve bunlarla ilgili kafa yormalarınız, sonucunda hayata geçirebildikleriniz desek? Dahası var; Kendi anneniz ve babanız ile olan ilişikileriniz, onlardan beklentileriniz neler-di bir dolu yaşanmışlıklar ve üstünde düşünülmesi gerekenler var o kulvarda da... Her şey bir yana mutluluk kapınızı ne sıklıkla çalıyor?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocuk gelişimi ve bunu belirleyen temel etkenler üzerine tartışma hala sürüp gidiyor; çevresel faktörler mi belirleyici yoksa genetik miras mı? Yazımızın alçak gönüllü halinden ve sürüp giden tartışmalardan cesaret bulup, bilimsellik düzeyini zorlayarak, % 50, 50 desek kaba hesapla. Sonra da genetik mirastan size %25 pay biçsek, böylece kimse üzülmese.  Hiç de azımsanır bir etki değil bu.  Diğer % 25'in sahibini de şöyle bir gözünüzün önünden geçirseniz fena olmaz herhalde. Bunun üzerine çevresel faktörlerden de size düşecek pay olacak yüklüce; Boru değil babası ya da annesisiniz küçük cinin. Bu durumda yukarıdaki soruya vereceğiniz yanıt ne olursa olsun büyük olasılıkla çocuğunuzun penceresi sizinkinden çok farklı olmayacak gibi görünüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"İnşallah annesinin de, babasının da en iyi yanlarını alır" diyenler oluyor. Bu alanda yapılan araştırmalar  genlerimizde yer alan işlevsiz çöplükvari kısımlar olduğunu gösteriyor. Bu durumda da tanrı mükemmeliyeçiliğinin bu işe pek karışmadığın söyleyebiliriz. Oradan bir şey ummak mantıklı değil anlayacağınız. Doğan bebeğin gen mühendisliğinde ustalaşıp sazı ele almasını da beklemeyemeyiz herhalde. Sonuçta şu soru da akla gelmiyor değil;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu soruyu, kendine neden çocuğu yapmaya karar vermeden sormadın lan?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Iggh&lt;br /&gt;“Here comes the sun”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Merkezefendi sevenleri için dinledi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Melania Fiona -Give it to me right&lt;br /&gt;Noisettes - Never forget you&lt;br /&gt;Adele &amp;amp; Raconteurs - Many shades of black&lt;br /&gt;Sharon Jones - How long do I have to wait for you&lt;br /&gt;Amy Winehouse - I'm no good&lt;br /&gt;Amy Winehouse - Back to black&lt;br /&gt;Alabama 3 - Hotel California&lt;br /&gt;Goldbug - Whole lotta love&lt;br /&gt;Super Furry Animals - The very besy of Neil Diamond&lt;br /&gt;Cesaria Evora - Angola (Carl Craig's remix)&lt;br /&gt;Ian Brown - Kiss ya lips&lt;br /&gt;Tanju Okan - Koy koy koy&lt;br /&gt;İlah İrem - Konuşamıyorum&lt;br /&gt;Selda Bağcan - İnce ince&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/14799607-1222694869356148100?l=hocalarnet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hocalarnet.blogspot.com/feeds/1222694869356148100/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=14799607&amp;postID=1222694869356148100' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/14799607/posts/default/1222694869356148100'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/14799607/posts/default/1222694869356148100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hocalarnet.blogspot.com/2010/02/here-comes-sun-iste-bir-gun-daha.html' title='Bir bilinmeyenler kümesi -çocuk-'/><author><name>merkezefendi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04240651250427199005</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_SUBfW3O_ems/S3r95nX6JTI/AAAAAAAAAF8/rVjsk7KTwSE/s72-c/thinker.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-14799607.post-7469058144017019630</id><published>2009-09-24T12:00:00.002+03:00</published><updated>2009-09-24T12:12:18.165+03:00</updated><title type='text'>Maç Sakarya'da İzlenir</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_LvCxGkUUL3o/Srs1s1RGQII/AAAAAAAAADM/du7WSPdy8FA/s1600-h/ankarasigarayasgiiii.jpg"&gt;&lt;img style="MARGIN: 0px 0px 10px 10px; WIDTH: 320px; FLOAT: right; HEIGHT: 210px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5384956823780868226" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_LvCxGkUUL3o/Srs1s1RGQII/AAAAAAAAADM/du7WSPdy8FA/s320/ankarasigarayasgiiii.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;Fenerbahçe'nin maçlarını Sakarya caddesinde seyrediyorum. Hafta içi, UEFA maçları ise biraz sıkıntılı, her zaman Sakarya'da izlemek mümkün olamıyor ne yazık ki.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geçen Fenerbahçe - Sion maçını eve yakın olsun diye bizim oralarda bir pastanede seyretmek zorunda kaldım. Bir kere limonata ve çay ile maç seyredilmiyormuş onu gördüm.  İkincisi pastane kılıklı yerlerde bir maç izleme adabı oluşmamış onu farkettim...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mekan şu şekilde : Uzun ince bir terasa kocaman masa ve koltukları dizmişler, ileriye  bir perde kurmuşlar, ortada da bir koridor oluşturmuşlar. Garsonlar vızır vızır, hatlarında birbirleri ile yarışan dolmuşlar gibi koridorda gidip geliyorlar.  Bir saniye eksik olmuyor a.k garsonları perdenin önünden. Ulan ne bitmez servismiş yahu, getirdiğiniz de çay, limonata, pasta börek, nedir yani abi...  Yanımda kayınpeder olmasa saydıracam heriflere, ama kayınpeder garsonları tanıyor, ayıp olmasın filan diyorum... Benden başka da rahatsız olan yok gibi, nasıl iş anlamıyorum...  Garson orta sahada oynamaya devam ediyor, ulan diyorum bari dk. 70 olsa da kurt hoca Daum, garsonu çıkarsa yerine, razıyım, Selçuk Şahin’i soksa... Gerçi ortadaki  garsonlar o kadar fazla ki, üç oyuncu değişikliği bile kurtarmaz bizim maçı... Maç 2-0 galibiyetimiz ile sona eriyor... En son dayanamıyorum, garsona “ Hocam, helal olsun, Gökhan Gönül bile senin kadar gidip gelmedi” diyorum... Garson pis pis sırıtıyor, farklı frekanslarda olduğumuz belli, sanki herife sempatiklik yapıyormuşum gibi “ Abi, görevimiz diyor”...  “Senin ta  a.k “ diyorum içimden...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/14799607-7469058144017019630?l=hocalarnet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hocalarnet.blogspot.com/feeds/7469058144017019630/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=14799607&amp;postID=7469058144017019630' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/14799607/posts/default/7469058144017019630'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/14799607/posts/default/7469058144017019630'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hocalarnet.blogspot.com/2009/09/mac-sakaryada-izlenir.html' title='Maç Sakarya&apos;da İzlenir'/><author><name>Hocalar.Net</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14395545601402117364</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='21' height='32' src='http://photos1.blogger.com/blogger/2129/1351/1600/philip.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_LvCxGkUUL3o/Srs1s1RGQII/AAAAAAAAADM/du7WSPdy8FA/s72-c/ankarasigarayasgiiii.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-14799607.post-8734874915475819506</id><published>2009-08-20T22:45:00.002+03:00</published><updated>2009-08-20T22:56:06.624+03:00</updated><title type='text'>Baba oğul ve kutsal gen- Hepsi yan yana-</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_SUBfW3O_ems/So2pfBEpqYI/AAAAAAAAAFo/-hQdl1oJfhA/s1600-h/fatherandson.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5372136280851851650" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 254px; CURSOR: hand; HEIGHT: 320px" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_SUBfW3O_ems/So2pfBEpqYI/AAAAAAAAAFo/-hQdl1oJfhA/s320/fatherandson.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Salonun tam ortasında, küçük bey için çeşit, çeşit oyuncak ile dekore edilmiş rengarenk mikro oyun parkında oturuyorum. Tam karşımda hazret. Şişman, bıngıl yanaklar ve löp, löp et. 10 aylık bir pehlivan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Küçük bey beni bekliyor. Oyun oynuyoruz. Aslında ben öyle olduğunu düşünüyorum. Onun için bu yaptığımız ne anlama geliyor pek belli değil. Görüntü itibariyle paylaşımımız tavana vurmuş gibi bir hal var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elimde türlü çeşit oyuncakımsı nesne. Üst üste diziyorum özenle. Küçük bey bir hışımla bozuyor özensizce. Diziyorum ve hemen bozuyor kendileri. Tekrar ve tekrar. Sabaha kadar dizsem, kendileri üşenmeden sabaha kadar bozacak. Son derece ciddi. İş edinmiş kendine. Üst üste duran nesnelere sinir oluyor. Üst üste düşmanı. Herşey yan yana durmalı ona göre. Bu durum sadece oyuncakımsı nesneler için geçerli değil. Mesela koltuk üstünde duran uzaktan kumandalar; Önce koltuğun kenarına tutunulup ayağa kalkılıyor, sonra uzanılıp kumanda alınıyor ve hoop aşağı atılıyor. Kumandaya ne oldu, nereye düştü gibi kaygılar küçük beyi ilgilendirmiyor. Dönüp de biraz önce koltuk üstünde duran nesne şimdi nerde diye bir bakış bile fırlatılmıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dikey organizasyon sevmiyor, yataydan yana kendileri. Herşey yan yana aynı seviyede olsun istiyor ufaklık. Kimse kimsenin tepesine binmesin, biri diğerinin üstüne çıkmasın, imtiyazsız, sınıfsız kaynaşmış bir kitle olalım istiyor saf, saf. Sen peşinde koştuğun ideale göre bir nebze geç geldin be hazret.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İçine doğduğun, imtiyazlı, sınıflı, cemaatli, mikro ve makro milliyetçi, ortak yanları tü kaka edilip, farklılıkları kutsanan, beş benzemez bir kitledir küçük bey.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Lütfen işleri kolaylaştırın, olmayacak hayaller peşinden koşmayın, biraz uyum sağlayınız şimdiden.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bırakıyorum, üst üste binince kere dizip bin birinci kere alt üst edilen oyuncakımsı nesneleri. Kablo oyununa geçiyorum. Kablo oyunu için belli ki bir kabloya ihtiyacımız var. Küçük beyin ilgi alanlarında biri de kablolar. O nedenle mikro oyuncak parkımızda bolca kablo bulunduruyoruz. O tutuyor bir tarafından ben de öbür tarafından. Bana göre kablo çekmece oynuyoruz. Küçük Bey kablo ısırmacaya geçiyor hemen. Aslında eline ne geçerse ya da karşısına ne çıkarsa öncelikle tadına bakıyor. Kablo da haliyle payına düşeni alıyor. Ben çekiyorum bir yanından, o da karşıdan. Pek eğleniyoruz. O gülüyor bir ucundan ben sırıtıyorum diğer tarafından.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her gün iş dönüşü bir ritüelimiz var kendileri ile. Oyunlarımızın ardından bir nebze müzik dinliyoruz beraberce. Bu kısımda kucağımda yerlerini alıyorlar. Dansımız başlıyor sonra.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Müzik dinlerken ve o kucağımda beraber dans ederken, halinden memnun olması, ellerini hoyratça kafama vurup, gülücükler saçması beni manyakça mutlu ediyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arada taklidini yapıyorum karşısına geçip. Bir yerlere tutunarak ayakta duruyor ve kıçını çıkartarak dans ediyormuş gibi yapıyor. Ben de o zamanlar, karşısında aynısını yapıyorum. Gülmeye başlıyor. Ben de arkasından. Taklidinin yapılmasına mı gülüyor yoksa benim halime mi? Pek de önemi yok. Gülüyor ya....&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdilik iyi anlaşıyoruz gibi geliyor bana. Baba oğul ve kutsal genlerimiz. Ve illa ki yan yanayız hepimiz.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/14799607-8734874915475819506?l=hocalarnet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hocalarnet.blogspot.com/feeds/8734874915475819506/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=14799607&amp;postID=8734874915475819506' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/14799607/posts/default/8734874915475819506'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/14799607/posts/default/8734874915475819506'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hocalarnet.blogspot.com/2009/08/baba-ogul-ve-kutsal-gen-hepsi-yan-yana.html' title='Baba oğul ve kutsal gen- Hepsi yan yana-'/><author><name>merkezefendi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04240651250427199005</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_SUBfW3O_ems/So2pfBEpqYI/AAAAAAAAAFo/-hQdl1oJfhA/s72-c/fatherandson.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-14799607.post-8500605488285489991</id><published>2009-04-14T10:35:00.003+03:00</published><updated>2009-04-14T11:07:04.202+03:00</updated><title type='text'>Ergenekon'da 12. Dalga</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_LvCxGkUUL3o/SeQ860UCvCI/AAAAAAAAADE/G9p_jcpmrP0/s1600-h/dalgalari-asmak.jpg"&gt;&lt;img style="MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 156px; FLOAT: left; HEIGHT: 200px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5324447640631557154" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_LvCxGkUUL3o/SeQ860UCvCI/AAAAAAAAADE/G9p_jcpmrP0/s200/dalgalari-asmak.jpg" /&gt;&lt;/a&gt; Ergenekon soruşturması kapsamında gerçekleştirilen 12. dalgada eş zamanlı oprasyonlar düzenlendi.  İkisi halen görevde, üçü eskiden görev yapmış 5 üniversite rektörü profesör de dahil toplam 29 kişinin gözaltına alındığı operasyonlarda, ağır bir tedavi gören Türkan Saylan’ın evi ve başkanlığını yaptığı Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’nin birçok ildeki şubeleri de arandı. Hocalarnet okuyucularının yakından tanıdığı Prof. Dr. Manisalı'da gözaltına alınanlar arasında. Attila İlhan hayatta olsaydı, son dalgayı nasıl yorumlardı merak ediyorum doğrusu, belki de bu dalgada o da gözaltına alınanlar arasında olurdu, kim bilir...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;12. dalga sonrasında aklıma şu fıkra geldi:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kadının birinin "Böylesi" adlı köpeği varmış, plajda oynarlarken köpek kadının mayosunu kopartıp götürmüş. Kadın da plajda köpeği aranırken boş bir çerçeve bulmuş o sırada, önüne tutmuş. Karşılaştığı bir adama "Böylesi"ni gördün mü demiş ? Adam durmuş, bakmış ,&lt;br /&gt;"Böylesini çok gördüydüm ama çerçevelisini görmediydim" demiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu topraklar 12 Mart, 12 Eylül , çok darbe gördü ama böylesini hiç görmemişti....&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/14799607-8500605488285489991?l=hocalarnet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hocalarnet.blogspot.com/feeds/8500605488285489991/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=14799607&amp;postID=8500605488285489991' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/14799607/posts/default/8500605488285489991'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/14799607/posts/default/8500605488285489991'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hocalarnet.blogspot.com/2009/04/ergenekonda-12-dalga.html' title='Ergenekon&apos;da 12. Dalga'/><author><name>Hocalar.Net</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14395545601402117364</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='21' height='32' src='http://photos1.blogger.com/blogger/2129/1351/1600/philip.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_LvCxGkUUL3o/SeQ860UCvCI/AAAAAAAAADE/G9p_jcpmrP0/s72-c/dalgalari-asmak.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-14799607.post-4557464204169663699</id><published>2009-02-23T23:36:00.003+02:00</published><updated>2009-02-23T23:46:23.951+02:00</updated><title type='text'>Taşıntı</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_SUBfW3O_ems/SaMYOQIw_II/AAAAAAAAAFg/iVSBPHplsao/s1600-h/moving.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5306111419101543554" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 320px; CURSOR: hand; HEIGHT: 280px" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_SUBfW3O_ems/SaMYOQIw_II/AAAAAAAAAFg/iVSBPHplsao/s320/moving.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok küçüktüm bir rüya gördüm. Rüyamda kaşınıyordum. Durmak bitmek bilmeyen bir kaşınma. Öyle böyle değil; Oram, buram, her yerim kaşınıyor. Sonra birden ak sakallı bir dede beliriyor ve ey oğul diyordu “Kaşınmayı bırak. Titre ve kendine gel. Ecdadını hatırla.” O anda bırakıyorum kaşınmayı ve silkiniyorum rüyamda. Ve ekliyordu dede ardından “Senin kaderin kaşınmak değil ahmak oğlum. Kaderinde taşınmak var senin, taşınmak.” Nejat Uygur küçüklüğümüzde pek revaçtaydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazıları doğduğu evde yaşlanır ve veda eder yine aynı evde hayatına. Koca bir ömür geçer bir evin odalarında. Büyür ufacık çocuk, kendine çok büyük gelen odalarda ve o büyüdükçe küçülür evin duvarları, mobilyaları. Böyleleri pek az artık yaşadığımız ülkede. İnsanlar geçim derdi nedeniyle, kariyer gereği ya da daha iyi eğitim olanaklarına ulaşabilmek için ülke içinde vızır vızır yer değiştirmekte, büyük şehirlere akmakta.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Demir ağlarla ördük anayurdu, uzun oklarla da geçmiştik Ortaasya’yı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dörtnala, dıgıdık gelip Uzakasya’dan, Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan bu memlekette frenleyemediğimiz oklarımız, hızını alamayıp, tarih sahnesinde taa Viyana’dan çark ettikten sonra bu sefer, vize sorunu nedeniyle, Türkiye sınırları içinde hapsolmuş vaziyette yine de boş durmamakta, o şehir senin bu şehir benim ve hepsi ayrı düğüm, maceralarına devam etmekte.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hangi eşşoğlueşşek attı lan bu okları zamanında, taa Uzakasya’lardan diye sorası geliyor insanın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İstanbul kalabalık bir metropol.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öylemi gerçekten?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kalabalık olduğu kesin. Metropol mü, işte o tartışılır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şehrin yerlileri kaybolmaya yüz tutmuş bir türün son örnekleri.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Göç, Türkiye’nin ama daha çok İstanbul’un kendini her daim belli eden gerçeği.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adres bilmeyen taksiciler, gecekondularla çevrili yapılaşma, göçün sebep olduğu bir sürü çarpıklık ve bu düzenin türettiği gelişmekte olan ülkenin modern derebeyleri.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çoğunluğu şehir kültürüne sahip olmayan insanların, ellerinde ok ve yayları, kısıtlı kaynakları elde etmek için birbirlerini alt etmeye çalıştığı bir savaş alan olan İstanbul’un 2010 Dünya kültür şehri olmasında hiç kuşkusuz bir ironi gizli. Kim, kimi kandırıyor? Gücü, gücü yetene....&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ak sakallı dede haklı çıktı sonuçta. Gerçi, hala, arada sırada kaşınıyorum, ancak ben sürekli taşınıyorum. Nejat Uygur da hala hayatta.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçekten kaderimde taşınmak varmış. En son tahtalıköye taşınıncaya kadar da sürecek gibi gözüküyor kaplumbağlı maceram.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi, yine, bir kez daha taşınma planlarımız başladı.&lt;br /&gt;Yol göründü. Eşyalar toplanacak yakında.&lt;br /&gt;Bir de bebek taktık peşimize. Evli, evli kucaklarımız bebekli.&lt;br /&gt;Ufaklığın da kaderini çiziyoruz taşınarak. Daha bir yaşına girmeden ikinci evine adım atacak. Belki de emekleyerek geçer. Sırtına da ufak öte beri koyarız, faydası olsun.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama taşınmak var, taşınmak var. Demek istiyorum ki bir sürü çeşidi var bu işin.&lt;br /&gt;Başka şehre taşınmak,&lt;br /&gt;Aynı şehir içinde taşınmak,&lt;br /&gt;Aynı site içinde taşınmak,&lt;br /&gt;Aynı apartman içinde başka bir daireye taşınmak,&lt;br /&gt;Başka bir ülkeye taşınmak, o ülkede bile rahat durmamak ve yaşanılan o şehir içinde taşınmak.&lt;br /&gt;Taşındım da taşındım. Bu saydıklarım evlendikten sonraki taşınmalarım. Onlardan öncesi de var; Baba mesleği gereği her kasabada birer ikişer yıl mola verdikten sonraki taşınmalarım mevcut.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üşenmedim, saydım, tam 13 ayrı evde yaşamışım şimdiye kadar. 14. eve bayrak açmaktayım. Ortalamanın üstünde olduğuma eminim. Cumhurbaşkanlığı forsunda 16 yıldız mevcut. Kırpıp, kırpıp yıldız yapmışlar devletleri. Bozuk para gibi harcamışız. Kendi forsumda 14 yıldız yeter diyorum. Her ev de sonuçta bir devlet gibi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Merkezefendi'nin dinledikleri&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Placebo - Commercial for Levi&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Unkle - Be there&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Franz Ferdinand - Ulysses&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Orchestra Baobab - Dée Moo Wóor&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Alpha Blondy - Brigadier Sabari&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Jerome Sabbagh - Conception&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Stanton Moore - Angel Nemali&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/14799607-4557464204169663699?l=hocalarnet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hocalarnet.blogspot.com/feeds/4557464204169663699/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=14799607&amp;postID=4557464204169663699' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/14799607/posts/default/4557464204169663699'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/14799607/posts/default/4557464204169663699'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hocalarnet.blogspot.com/2009/02/tasnt.html' title='Taşıntı'/><author><name>merkezefendi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04240651250427199005</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_SUBfW3O_ems/SaMYOQIw_II/AAAAAAAAAFg/iVSBPHplsao/s72-c/moving.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-14799607.post-4191839630465651498</id><published>2009-02-09T23:28:00.002+02:00</published><updated>2009-02-09T23:32:25.940+02:00</updated><title type='text'>Babalık - 3</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_SUBfW3O_ems/SZCgjf9SxLI/AAAAAAAAAFY/rJIHDgPw9X4/s1600-h/bart_homer_simpson.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5300913293149521074" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 250px; CURSOR: hand; HEIGHT: 265px" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_SUBfW3O_ems/SZCgjf9SxLI/AAAAAAAAAFY/rJIHDgPw9X4/s320/bart_homer_simpson.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;Yeni doğanın getirdikleri ve ufak yakınmalar&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Tik tak...Nasıl da geçmekte zaman? Etme bulma dünyasında hurmalar kaşıntı yapıyor bazı bazı. Hayır hiç pişman değilim. Yanlış anlaşılmak istemem. Ne de güzel bebeğimiz tabii ki. O ayrı. Demek istediğim o değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama tik tak, tik tak...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tikliyoruz sağa yatıyoruz, sonra hep beraber taklıyoruz sola yatıyoruz. Dalgalara kapılmış bir küçük takadayız. Ya da tikidemiyiz yoksa? Amma da sallıyor ufaklık takayı! Tik, koş, gazı geldi. Tak, yetiş acıktı.&lt;br /&gt;Tik, al kucağa, gezdir, tak, acıktı, mama hazırla; 2 ölçü soğuk, 1 ölçü sıcak su ve yeterince mama.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Yeni doğanın getirdikleri ve rutin dışına çıkmak üzerine bazı düşünceler&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Rutinin dışına çıkmak yeni doğanı olanlar için tehlikeli bir oyun. Adamın burnundan gelebilir. Ancak yaşlarımız da tik takların gelgitinde bir yandan ilerlemekte. 40 lar şunun şurasında iki tiktak mesafesine düştü. Şakası yok olan bitenin. Zaman sabit hızla ilerlememekte ve gıcıklığına yaş=x değişkenine geometrik dizi şeklinde kendini fonksiyonlamış deli İbrahim gibi koşmakta. Oysa yeni doğan rutine bayılmakta. Bu bir nebze kafa karışıklığı ve bakışlarda anlık gerilim yaratmakta.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Yeni doğanın getirdikleri ve sıradışı bir yaklaşım (Yanlışlar Dünyası’na alternatif bir bakış)&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Farkındayım, daha 3 aylık bebeğimiz. Bir rutinden yakınmak için pek de uzun süre geçmediği söylenebilir. Ki doğrudur. Ancak ve/veya zaten ben bu kısımda yanlışlardan dem vurmak için yazmaktayım. Evet, size bu defa yanlışlar dünyasından seslenmekteyim. Bugüne kadar hep doğrudan, iyiden, güzelden, haklıdan bahsettim de ne oldu? Kime yaradı? Kim feyz aldı? Dava adamlığının da zaten modası hızla geçmekte. Yeni bebeği olanların, özellikle de çocuklarını ezber bozarak yetiştirmek isteyenlerin fırsat buldukça ziyeret etmesi gereken mekanların başında yanlışlar dünyası gelmekte. Bize ezberletilenlerin ötesine geçmek, genlerimize bile sızmaya çalışan bu tip düşünceleri daha kundaktaki saf yavruya bilmeden de olsa aşılamamak için doğrular içinde yüzdüğümüzü düşündüğümüz kendi saf ve resmi dünyamızdan çıkıp yanlışlar dünyasına o zorlu adımı atmamız gerektiğini ifade etmeye çalışıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yalanlarla yaşamayı kendiniz için terkedemediniz. Belki çocuğunuz için yapabilirsiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bebeğiniz için en iyisini bilmek yetmiyor artık. Bebeğinize en iyi ve en kötü bildiğinizi öğretmelisiniz diyor bu konuda kafa yoran ve önde gelen bilim insanları. Bebeğe daha birkaç aylıktan itibaren uygulanan bu çeşit bir eğitim seferberliğinin bebeğin algı seviyesinde sağladığı önemli gelişmeler olduğu yapılan deneylerle ve teknolojinin bugün geldiği noktada hiçbir kuşkuya yer vermeyecek şekilde ispatlanmış. Hızla çoğalmakta olan bebek nöronları (baby neoron) arasında mümkün olan en fazla bağlantıyı yaratmanın en kolay ve verimli yolu bebeğe, en basitinden en karmaşığına, her konuda doğru ve yanlış bilinenlerin herhangi bir yargı olmadan aktarılması ve yeni doğanın doğruyu kendisinin bulacağına anne ve babanın sonsuz bir güvenle inanması, onu bu seçimleri konusunda özgür bırakması olarak belirtiliyor. Karşılaştırmali ve kontrollü deneyler farklı ifadelerle de olsa yukarıda belirttiğim benzeri sonuçları bıkmadan usanmadan bir papağan gibi tekrar ediyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Yeni doğanın getirdikleri ve kendi ebeveynlerinizle yeni paylaşımlar&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Baba , anne olmak pek tabii ki kendi babanıza ve annenize olan yaklaşımlarınızda da farklılıklar getiriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu konuya da bir başka yazımızda deyinelim. Zira bebek meme için kıvranmakta.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dinlediklerim&lt;br /&gt;Alpha Blondy - Brigadier Sabari&lt;br /&gt;Orchestra Baobab - Dée Moo Wóor&lt;br /&gt;Senor Coconut – Sweet Dreams&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/14799607-4191839630465651498?l=hocalarnet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hocalarnet.blogspot.com/feeds/4191839630465651498/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=14799607&amp;postID=4191839630465651498' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/14799607/posts/default/4191839630465651498'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/14799607/posts/default/4191839630465651498'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hocalarnet.blogspot.com/2009/02/babalk-3.html' title='Babalık - 3'/><author><name>merkezefendi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04240651250427199005</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_SUBfW3O_ems/SZCgjf9SxLI/AAAAAAAAAFY/rJIHDgPw9X4/s72-c/bart_homer_simpson.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-14799607.post-130980826013221242</id><published>2009-01-07T15:55:00.017+02:00</published><updated>2009-01-08T09:44:44.280+02:00</updated><title type='text'>Bakkal Dükkanı</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_LvCxGkUUL3o/SWS0qKMnttI/AAAAAAAAACA/brFwzMXKLJw/s1600-h/veresiye.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5288550498824599250" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 300px; CURSOR: hand; HEIGHT: 210px" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_LvCxGkUUL3o/SWS0qKMnttI/AAAAAAAAACA/brFwzMXKLJw/s320/veresiye.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;İsrail'in Gazze’yi sekiz gün havadan vurduktan sonra binlerce askerle kara harekatına girişmesi, ilk 24 saatte 47 Filistinlinin ölmesi, toplam ölü sayısının 600’ü aşmasıyla, dünya kamuoyunda çeşitli tepkiler oluşurken, Başbakan Erdoğan, hükümetin yaptığı girişimlerin 'siyasi malzeme' olarak değerlendirilmesine tepki gösterdi. Bu konuların siyasi malzeme konusu edilemeyeceğini söyleyen Erdoğan, "bize soruyorlar. 'Neden İsrail ile ilişkileri kesmiyorsunuz?' diyorlar. Sizin bu ülkeyi yönettiğiniz zamanları da hatırlıyoruz. O zaman yok muydu sorun? Siz neden ilişkileri kesmediniz? Biz bakkal yönetmiyoruz. Türkiye Cumhuriyeti'ni yönetiyoruz" şeklinde konuştu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aynı anda,İsrail'in Gazze'ye girerek 600 Filistinliyi öldürmesi karşısında BM, Arap Birliği, Arap &lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_LvCxGkUUL3o/SWS2kWSMc-I/AAAAAAAAACY/crI2mQ8bAR4/s1600-h/tayyip1.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5288552598013244386" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; WIDTH: 193px; CURSOR: hand; HEIGHT: 110px" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_LvCxGkUUL3o/SWS2kWSMc-I/AAAAAAAAACY/crI2mQ8bAR4/s200/tayyip1.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;ülkeleri ve Avrupa Birliği tek somut bir adım atamazken, Sn. Erdoğan'a göre bir devlet değil, bakkal dükkanı yönettiği anlaşılan Venezuella Devlet Başkanı Chavez, şu anda Gazze'de olan biten 'soykırım' diyerek İsrail büyükelçisini çalışanlarıyla birlikte sınır dışı etti. Venezuela Devlet Başkanı Hugo Chavez de daha önce yaptığı açıklamada İsrail’i kınamış ve Venezuela’daki Musevi cemaatini, İsrail Hükümetine karşı tavır almaya çağırmıştı. Chavez, İsrail’in Gazze saldırısını kastederek, "Venezuela Musevi cemaatinin bu barbarlığa karşı çıkacağını ümit ediyorum. Bunu yapın. Bütün zulümlere şiddetle karşı çıkmıyor musunuz?" diye konuştu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_LvCxGkUUL3o/SWS4wrgYyjI/AAAAAAAAACg/zfhtQBRn1Ck/s1600-h/untitled.bmp"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5288555008891603506" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 168px; CURSOR: hand; HEIGHT: 152px" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_LvCxGkUUL3o/SWS4wrgYyjI/AAAAAAAAACg/zfhtQBRn1Ck/s200/untitled.bmp" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Bir tarafta, ülkesinin doğal zenginliklerini ülkesinin elinden almaya kalkan yabancı kartellere meydan okuyarak, halkına sosyalist dönüşüm vaad eden Chavez, diğer tarafta BOP eşbaşkanı, ülkesinin ekonomik kalkınmasını IMF politikaları ile gerçekleştirebileceğini düşünen Erdoğan. Bir tarafta doğru bildiği yolda, dünyaya meydan okumaktan çekinmeyen bir bakkal, diğer tarafta devlet adamı sorumluluğu içerisinde Türkiye Cumhuriyeti'ni yöneten lider.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;/div&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Yukarıdaki fotoğrafta, çocukluğumda bizim bakkalın duvarını da süsleyen "veresiye satan, peşin satan" posteri yer almakta. Bilin bakalım, hangisi veresiye alan, hangisi peşin veren?&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_LvCxGkUUL3o/SWS0qSqOszI/AAAAAAAAACQ/Jj2p14aqvvU/s1600-h/tayyip1.jpg"&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/14799607-130980826013221242?l=hocalarnet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hocalarnet.blogspot.com/feeds/130980826013221242/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=14799607&amp;postID=130980826013221242' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/14799607/posts/default/130980826013221242'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/14799607/posts/default/130980826013221242'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hocalarnet.blogspot.com/2009/01/bakkal-dkkan.html' title='Bakkal Dükkanı'/><author><name>Hocalar.Net</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14395545601402117364</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='21' height='32' src='http://photos1.blogger.com/blogger/2129/1351/1600/philip.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_LvCxGkUUL3o/SWS0qKMnttI/AAAAAAAAACA/brFwzMXKLJw/s72-c/veresiye.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-14799607.post-6972562690578167063</id><published>2008-12-27T01:23:00.002+02:00</published><updated>2008-12-27T01:29:22.802+02:00</updated><title type='text'>Babalık-2</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_SUBfW3O_ems/SVVoKohwMqI/AAAAAAAAAFQ/uI8f5CdaDjI/s1600-h/HenriMatisse1001Nights.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5284244269676114594" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 320px; CURSOR: hand; HEIGHT: 150px" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_SUBfW3O_ems/SVVoKohwMqI/AAAAAAAAAFQ/uI8f5CdaDjI/s320/HenriMatisse1001Nights.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt; &lt;/div&gt;&lt;div&gt; &lt;/div&gt;&lt;div&gt; &lt;/div&gt;&lt;div&gt; &lt;/div&gt;&lt;div&gt; &lt;/div&gt;&lt;div&gt; &lt;/div&gt;&lt;div&gt; &lt;/div&gt;&lt;div&gt;Oğluş Masalı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal, pireler berber iken, herkes çocuğunun beşiğini uykusuz gecelerde tek gözleri açık, tıngır mıngır sallar iken, günlerden bir gün, bir oğluş gelmiş dünyaya.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oğluşun gözleri üzüm karası, gülücükleri ipek oyası, hık demiş burnundan düşmüş, tıpatıp babasıymış!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oyunculuk onda, şirinlik onda, sırf neşe ve kahkahaymış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Memelerden akan sütler, dallarda şakıyan bülbüller, -hayat ne güzel başladı bea- oğluş için gerisi palavraymış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Babası sırf oğluşu mutlu olsun ama yüzünden o gülücüğü eksik olmasın, akranlarından geri, eksik birşeyi kalmasın diye taa sabahların köründen akşamın geç saatlerine kadar koşturur, didinir, ekmeğini deyim yerindeyse, taştan çıkarır, çalışmaktan kan ter içinde kalır, elleri kocaman olur, nasır bağlar, gözünün feri akar, şaşı bakar, ama eve, oğluşunu göreceği için de bir o kadar heyecanla, dipdiri ve mutlu dönermiş. Arada sırada gittiği uzak memleketlerden de unutmak, üşenmek nedir bilmez, ona çeşit çeşit, birbirinden ilginç oyuncaklar getirirmiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Babacığı bunlarla da yetinmez, her gece oğluşuna uyumadan önce masallar anlatırmış. Oğluş da babasından masal dinlemeden katiyen uyumazmış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gel zaman, git zaman, gecelerden bir gece, hep olduğu gibi, yine babacığı oğluşunun altını değiştirmiş, onu akça pakça giydirmiş. Mamasını yedirmiş. Sonra, babası ve oğluşu birbirlerine bakıp neşeyle bir gülüşmüşler, bir gülüşmüşler... Ondan sonra da babacığı, oğluşuna, o uyumadan önce her gece olduğu gibi masal anlatmaya koyulmuş;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir varmış, bir yokmuş. Uzak desek uzak değil, yakın desek yakın değil, bir uyku diyarı varmış. Bu diyar ecinnilerin, ifritlerin, gulyabanilerin uğramadığı bir yermiş. Derelerden sütler akar, renk, renk emzikler dallardan sarkarmış. Bu diyarda dolaşan akıllı oğluşların keyfine diyecek olmazmış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Derken, günlerden bir gün, uyku diyarında bir haber yayılmış. Dediklerine göre, gözleri üzüm karası, gülücükleri ipek oyası bir oğluş gelecekmiş bu diyara.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Herkesi bir merak sarmış. Herkes işini gücünü bırakmış ve bu yeni oğluşu beklemeye başlamış. Masal, masal içinde haber hızla yayılmış, bir kulaktan diğerine dolaşmış.&lt;br /&gt;Anlatılanlara göre oyunculuk onda, şirinlik onda, sırf neşe ve kahkahaymış bu oğluş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak bu diyara, yani uyku diyarına her oğluş gidemezmiş. Bazı oğluşlar sadece uyurmuş ama rüya göremezmiş. Rüyalar diyarına gidebilmek için oğluşların uyumadan önce çok ama çok eski devirlerden kalma, bir masalı dinlemeleri bu masalı dinleyerek uyumaları gerekirmiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu masal da aynen şöyle başlarmış;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal, pireler berber iken, herkes çocuğunun beşiğini uykusuz gecelerde tek gözleri açık, tıngır mıngır sallar iken, günlerden bir gün, bir oğluş gelmiş dünyaya.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oğluşun gözleri üzüm karası, gülücükleri ipek oyası, hık demiş burnundan düşmüş, tıpatıp babasıymış! .......&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dinlediklerim&lt;br /&gt;GNR - Breakdown&lt;br /&gt;GNR - Estranged&lt;br /&gt;Puya - Keep it simple&lt;br /&gt;Puya - Bembele&lt;br /&gt;Beatles - Blackbird&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/14799607-6972562690578167063?l=hocalarnet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hocalarnet.blogspot.com/feeds/6972562690578167063/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=14799607&amp;postID=6972562690578167063' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/14799607/posts/default/6972562690578167063'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/14799607/posts/default/6972562690578167063'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hocalarnet.blogspot.com/2008/12/babalk-2.html' title='Babalık-2'/><author><name>merkezefendi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04240651250427199005</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_SUBfW3O_ems/SVVoKohwMqI/AAAAAAAAAFQ/uI8f5CdaDjI/s72-c/HenriMatisse1001Nights.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-14799607.post-7804058320209982005</id><published>2008-11-19T12:09:00.001+02:00</published><updated>2008-11-19T12:11:07.647+02:00</updated><title type='text'>Can, Mustafa ve Okuyanlar ile Okutanlar</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_LvCxGkUUL3o/SSPl8YOE8fI/AAAAAAAAAA8/qGbXT5YlyOE/s1600-h/ara_guler_can_yucel.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5270308814410019314" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 241px; CURSOR: hand; HEIGHT: 320px" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_LvCxGkUUL3o/SSPl8YOE8fI/AAAAAAAAAA8/qGbXT5YlyOE/s320/ara_guler_can_yucel.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt; Can Dündar’ın “Mustafa” filmi tartşmalara neden oldu. Filmi izlemedim, film ile ilgili tartışmalara katılmak gibi bir niyetim de yok. Can Dündar’ın geçmiş yıllardaki neredeyse tüm kitaplarını okumuş, belgesellerini izlemeye çalışmış biri olarak, kendisine ve yapıtlarına olan ilgimi nedensiz yere birkaç yıl önce yitirmiştim. Belgeselci Can Dündar ilgimi çekmiyor, hafızamda, yıllar önce Ankara Manhattan Bar’da Fender Blenders’ın solisti Özge Fışkın”ı izlemeye gelen Mirgün Cabas’a eşlik eden Çigdem Anad ve taifesinin yanında, arka sıralarda birasını yudumlayan, kalabalığın arasında hüzünlü yalnızlığı,  zaafları ve insan yönü ile “Can”, silinmeye yüz tutan bir görüntü olarak yer alıyor. Sonuçta “Can”, inanıyorum ki böyle bir tartışmanın içerisinde olmak istemezdi, onun beklentisi,  hüzünlü bir ses tonu ile insanların duygularına seslendiği tüm belgesellerinde olduğu gibi takdir görmek, en fazla Goran Bregoviç’in müziklerinin ne kadar güzel ve belgesel ile uyumlu olduğu yönündeki iltifatlara mahçup bir şekilde teşekkür etmek olmalıydı.  Sonuçta bu bir belgesel ve izleyenler de var, izletenler de. Tıpkı okuyanlar ve okutanlar olduğu gibi. Tıpkı, ben doğmadan bir hafta önce, Ekim 1967’de , sevgili Can Yücel’in Ant Dergisinde yazdığı gibi :&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#333333;"&gt;Geçen gün Fenakent köyündeydim. Okul dağıldı. Fenakent bir dağ köyü, taşlık mı taşlık; köylü bir harmanlık ekecek yer açmak için dünyanın taşını tınazlıyor; her taraf iki üç adam boyu duvar. Onun için okulun dağılmasıyla çocukların duvarlar arasında kaybolması bir oldu. Sade bir çocuk kaldı ortada, önümden gidiyor, sapaya vurmuş. Hızlandım, yetiştim yanına. “Adın ne, Memet” dedim. “Adım Cafer” dedi. “Cafer, memlekette sınıf var mı?” dedim. “Olmaz mı hiç, ben dördüncü sınıftayım” dedi. “Bugün ne ders gördünüz?” dedim. “Aile bilgisi gördük” dedi. “Kitabı var mı?” dedim. “Aha” dedi. Uzattı kitabı. Baktım kapağına. Önlüğü tenteneli bir kadın, bir kız, bir de oğlan çocuğu pasta yapıyorlar. “Kaça bu?” dedim. “Babam 145 kuruş vermiş” dedi. Rastgele bir yaprak açtım. “Okuyuver bunu  bana” dedim. Okudu: “Ev ailenin yuvasıdır. Bu yuvanın büyüklüğü o aileyi barındıracak kadar olmalıdır. Bir ev kiralanacağı zaman her şeyden önce kirasının aile bütçesine uygun olması düşünülür. Bundan sonra evin sağlığa uygun olması aranır. Yani evin bol güneş alması, damının akmaması, suyollarının iyi işlemesi, bacalarının iyi çekmesi istenir. Mutfak, aydınlık ve içinde rahat çalışılabilecek kadar geniş olmalı, fazla güneş görmemelidir... Yatak odaları evin bahçeye bakan yönünde olmalıdır. Sokak üstünde olursa, uykudakileri rahatsız eder. Yatak odalarında fazla eşya bulundurulmamalıdır. Yatak, sabah güneşini gören pencerenin karşısına konulmamalıdır. Buna dikkat edilmezse güneş, insanı vaktinden evvel uyandırabilir. Bu odalarda bulundurulucak eşya yatak, elbise ve çamaşır dolabı, tuvalet masası, bir de iskemledir. Evin bütün pencerelerinde olduğu gibi yatak odalarının pencerelerinde de güneşlik bulunmalı, bunun üstüne de ince, hafif ve yıkanabilir kumaştan yapılmış perdeler asılmalıdır.” “Yeter be, Cafer” dedim. “Uğur ola” dedim. Baktım ardından, taşların arasına girdi, kayboldu. Cafer, Türkiye’deki 3 milyon 430 bin köylü konutundan, 16 bini mağara, 200 bini penceresiz, helasız olan bir konutta oturuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğru İstanbula’a gittim. Babıali’ye. Bu yolun yolcusunu buldum. “Ne iştir bu?” dedim. “Senin kafana kızılkurt sokmuşlar” dedi. “Onu at aklından, silkele ama şunu hiç çıkarma aklından” dedi. “Biz kaynaşmış bir kitleyiz, kaynamış kazan değil” dedi. “Pekiy, aile nedir?” dedim. “Aile” dedi, “en küçük işletmedir. Mesela bizim aile” dedi, “bir okutma işletmesidir bizim aile. Ama kapalı bir işletme değil. Öbür okutan ailelerle de birleştik, bir aile birliği kurduk. İlkokullarda 19 derse karşılık, 89 çeşit kitap basıyoruz” dedi. “Her yıl bunları azıcık değiştirip, fiyatlarını artırıp yeni baskılarını çıkartıyoruz, böylece eski kitapların okunmasını önleyerek, açıktan 500 milyon lira vuruyoruz, anladın mı?” dedi. “Anladım” dedim. “Pekiy, bu kitaplarla ne okutuyorsunuz?” dedim. “Bu kitaplarla mı? Kitapları okutuyoruz tabii” dedi. “Başka ne okutuyorsunuz?” dedim. “Biz mi?” dedi. “Biz daha başka şeyler de okuturuz” dedi. “Mesela, biz petrolleri okuturuz” dedi. “Madenleri okuturuz, sahilleri okuturuz” dedi. “Senin anlayacağın” dedi, “biz memleketi okuturuz” dedi. “Pekiy” dedi, “sonra, sen necisin? Kimlerdensin?” dedi. “Ben okuyanlardanım” dedim. “Çocuk musun sen?” dedi. “Çocuğum” dedim. “Demek sen okuyanlardansın” dedi. “Öyle” dedim. “Onu anladık, ama sen ne için okuyorsun? Onu anlamadım” dedi. “onu anlamayacak ne var” dedim. “Sizin topunuza birden okumak için okuyorum” dedim. “ Haaa” dedi. “Yaaaa” dedim.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/14799607-7804058320209982005?l=hocalarnet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hocalarnet.blogspot.com/feeds/7804058320209982005/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=14799607&amp;postID=7804058320209982005' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/14799607/posts/default/7804058320209982005'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/14799607/posts/default/7804058320209982005'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hocalarnet.blogspot.com/2008/11/can-mustafa-ve-okuyanlar-ile-okutanlar.html' title='Can, Mustafa ve Okuyanlar ile Okutanlar'/><author><name>Hocalar.Net</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14395545601402117364</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='21' height='32' src='http://photos1.blogger.com/blogger/2129/1351/1600/philip.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_LvCxGkUUL3o/SSPl8YOE8fI/AAAAAAAAAA8/qGbXT5YlyOE/s72-c/ara_guler_can_yucel.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-14799607.post-5307361598019793662</id><published>2008-10-13T23:14:00.002+03:00</published><updated>2008-10-13T23:37:32.498+03:00</updated><title type='text'>Firewater - Golden hour</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_SUBfW3O_ems/SPOsZNaNCfI/AAAAAAAAAD0/_Mcy1ME3GLY/s1600-h/firewater.JPG"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5256734739167775218" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_SUBfW3O_ems/SPOsZNaNCfI/AAAAAAAAAD0/_Mcy1ME3GLY/s320/firewater.JPG" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Grubumuzun adı Firewater.&lt;br /&gt;Seçtiğimiz albüm: Golden Hour&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt; &lt;/div&gt;&lt;div&gt; &lt;/div&gt;&lt;div&gt; &lt;/div&gt;&lt;div&gt; &lt;/div&gt;&lt;div&gt; &lt;/div&gt;&lt;div&gt; &lt;/div&gt;&lt;div&gt; &lt;/div&gt;&lt;div&gt; &lt;/div&gt;&lt;div&gt; &lt;/div&gt;&lt;div&gt; &lt;/div&gt;&lt;div&gt; &lt;/div&gt;&lt;div&gt; &lt;/div&gt;&lt;div&gt; &lt;/div&gt;&lt;div&gt; &lt;/div&gt;&lt;div&gt;Eğlenceli hibrid müzik arayışlarımız devam ediyor. Kendisini ilk Radyo Eksen’de duyduk.&lt;br /&gt;Firewater, müziklerinde kullandığı tanıdık ritim ve melodiler ile beğenimizi kolayca evcilleştirdi.&lt;br /&gt;Tod A. grubun beyni. Yolu İstanbul’a düşmüş. Daha doğrusu aşağıdaki  linki okudukça anlıyoruz ki kız arkadaşı Türkmüş.&lt;br /&gt;İstanbul havalimanındaki eğlenceli deneyimlerini aşağıdaki adreste okuyabilirsiniz. &lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;http://postcards.blogs.com/postcards_from_the_other_/2007/01/always_be_polit.html&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Albümdeki bazı şarkıların başında ve kıçında türkçe sample ları da işitebilirsiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazı şarkılar, özellikle Borneo, tam da Kaş’ta Dejavu’da dinlemeye uygun.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/14799607-5307361598019793662?l=hocalarnet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hocalarnet.blogspot.com/feeds/5307361598019793662/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=14799607&amp;postID=5307361598019793662' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/14799607/posts/default/5307361598019793662'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/14799607/posts/default/5307361598019793662'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hocalarnet.blogspot.com/2008/10/firewater-golden-hour.html' title='Firewater - Golden hour'/><author><name>merkezefendi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04240651250427199005</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_SUBfW3O_ems/SPOsZNaNCfI/AAAAAAAAAD0/_Mcy1ME3GLY/s72-c/firewater.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-14799607.post-7887528075043533131</id><published>2008-09-08T23:03:00.003+03:00</published><updated>2008-09-08T23:06:18.485+03:00</updated><title type='text'>Babalık I</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_SUBfW3O_ems/SMWFjspk4gI/AAAAAAAAADs/3PMXUlYZfXs/s1600-h/father+and+child.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5243744189470269954" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_SUBfW3O_ems/SMWFjspk4gI/AAAAAAAAADs/3PMXUlYZfXs/s320/father+and+child.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Onu bekliyoruz. Gelecek yakında. Baş köşeye yerleşecek. Keyif onun keyfi olacak. Dizinin yeni başrol oyuncusu yolda. Hazırlıklar son hızla yapılmakta. Hafta sonlarıma daha doğmadan el koydu bile.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O geliyor. Kaçış yok. Güneş onunla doğacak. Ne zaman batacağına da yine o karar verecek. Öyle diyor herkes.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben, baba olaraktan bekliyorum. Anlatılanlar zihnimde birikiyor. Düşünüyorum da iyi zamanlarım, geçirdiğim hoş vakitlerim de oldu diyebilirim en azından.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;‘Baba’ kelimesini kendime yakıştırmam , babalığı içselleştirmem epeyce zaman alacak gibi görünüyor. Öyle çok vakit de yok aslında. Çocuğu kucağına verdiklerinde, durun yav daha ben hazır değilim demenin garip kaçacağı aşikar. Biliyorum, zihinsel bir deprem bekliyor beni. Nöronlarım tek tek ayrışıp tekrar birleşecek.  Belki bu ayrışıp birleşme birden fazla olacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdiye kadar, öncelikle kendiminki olmak üzere pek çok baba tanıdım. Hepsi de iyi adamlardı. Kaderlerini omuzlamış yürüyen, gayretli, büyük adamlar... Şaka gibi! Baba mesleği, babadan oğula geçiyor olmalı. Acaba önce kim başlattı? İlk kimin aklına geldi? Büyük olasılıkla kadınlardır bu işin sorumlusu. Önce  annelik müessesini ortaya atmış olmalılar; “Ben anneysem, e sen de bir ucundan tuttun bu işin değil mi?  Bak nasıl da benziyor sana.! Al kucağına babası ”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Etrafımda yeni baba olmuşlara bir süredir farklı gözle bakıyorum. Kaderimiz birleşecek  ne de olsa yakında. Hem de çok yakında. Pek de önemsemeden kulak misafiri olduğum sorunlarına son zamanlarda denk geldiğimde daha bir ilgi duyuyorum, kulak kabartıyorum. Asıl ilgimi çeken, bana pek dokunaklı gelen şey ise bu tazelerin inanılmaz bir  sevecenlikle babalığı kucaklamaları. Çocukları ile aralarında olduğunu iddia ettikleri ve dillerinden hiç düşürmedikleri bir kutsal bağ var ki, her dinlediğimde bir eksiklik hissetmeme neden oluyor. Binbir farklı şekilde anlatılan bu bağla ilgili hikayeleri dinlerken kendimi yokluyorum, ıkınıyorum, sıkınıyorum. Benzer hislerin izlerini arıyorum kendimde. Ama nafile... Belki de hissetmeyi umduğum sancılar için daha erkendir. Montaigne Denemeler’inde ‘Babalar ve Çocuklar’ başlığı altında benzer konulardan dem vuruyor; Örneğin, bahsettiğimiz bağı hor gören filozof Aristippos, kendisinden çıkmış olan çocuklarını nasıl olup da sevmediğini soranlara önce tükürüp, “Bu tükürük de benden çıktı...” diyerek yanıt verebilmiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Genler! Ufak, afacan, oyuncu şeyler. Kitaplardan okuması iyiydi, güzeldi de, kendilerini kopyalamalak için beni de bu işin içine karıştırıp, kullanmalarına, işte buna, düşündükçe çok fena  bozuluyorum. Bizlerin bizlere oyunu bu. Genlerin bizlere oyunu bu. Çocuk diye kucağa almak işin kolay yolu. Çok kapsamlı bir planın parçası herşey. Uzun ama çok uzun zamana yayılmış bir plandan bahsediyoruz sayın Babalar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;‘Babalara gelmek’ deyiminin yeni anlamları varmış, efendice öğreniyoruz. Tabii ki biliyorum; Daha yolun çok ama çok başındayım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Babalık mesleğinin daha burnunda çiçeği bitmemiş çaylağı olarak, bu süreçte yaşadıklarımı, hissettiklerimi paylaşmayı planladığım yazılarıma yukarıdaki  Giriş’i yaparak  başlamayı uygun gördüm.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hamilelik ilk dönemimiz. Babalar için bu süreç beklemek anlamına geliyor. Ben şahsen 7,5 aydır saf saf bekliyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gittikçe daha da şişen bir karından behsediyoruz sonuçta. Aklıma bomba imha ekipleri geliyor nedense. Babalar da o kiyafetlerden de yok. Sürekli bombanın etrafında geziniyor bu cesaretli arkadaşlar. Oğlum uzaklaşsana artık oradan. Patlayacak. Belli. I ıh! Meslek aşkı mı desek bilmiyorum. Işığın etrafında dört dönen pervaneler gibi...En sonunda da olanlar oluyor tabii. El izinden beter DNA testi var. Olay yerinden zaten hiç ayrılmamış kasapçı kedisi gibi. Kanıtı da kucağına vermişler, saf, saf sırıtıyor orta yerde. Kesin suçlu. Cezası ağır, müebbet babalık. Senin baban da böyleydi keleş oğlum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;‘Çalış baban gibi eşek olma.’ Bu cümle içinde bir virgül eksik. Virgülün nerede olması gerektiği yıllar boyunca babamla aramızda tartışma konusu olagelmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anne ve baba, hamilelik döneminde, özellikle hafta sonları kaz yolma partilerine katılırlar. Söylemeye gerek yok, kaz olarak elbette. Anne kaz ve baba kaz. Ne kadar tüyüm olduğunu son haftalarda şaşkınlıkla farkettim. Gelen ufaklığın bu işten komisyon aldığından hiç şüphem yok.  Mothercare sponsorluk anlaşması var bizimkinin. Göğsünde logo  ile gelecek. Çıkar çıkmaz bir kenara çekip silkeleyeceğim. Doğum sonrası boşuna baş aşşağı tutup silkelemiyor bu doktorlar. Orada olup bebeği doktordan kapıp, ayakları ellerimde, kıçına tokat atıp çil çil harcadığım paracıkları ben dökeceğim. O kadar yatırım yapıyoruz; Hani bunun geri dönüşü? Bir iki kuru gülücük kesmez gibi geliyor...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dinlediklerim&lt;br /&gt;Barış K – An Introduction to Turkish Cosmic Space&lt;br /&gt;Stanton Moore – Kooks on Parade&lt;br /&gt;R.E.M. - E-Bow The Letter&lt;br /&gt;La lupe – Fever&lt;br /&gt;Sabahat Akkiraz - Gemi&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/14799607-7887528075043533131?l=hocalarnet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hocalarnet.blogspot.com/feeds/7887528075043533131/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=14799607&amp;postID=7887528075043533131' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/14799607/posts/default/7887528075043533131'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/14799607/posts/default/7887528075043533131'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hocalarnet.blogspot.com/2008/09/babalk-i.html' title='Babalık I'/><author><name>merkezefendi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04240651250427199005</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_SUBfW3O_ems/SMWFjspk4gI/AAAAAAAAADs/3PMXUlYZfXs/s72-c/father+and+child.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-14799607.post-7121739880969095638</id><published>2008-07-27T13:19:00.004+03:00</published><updated>2010-11-13T16:41:04.265+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='OP ED'/><title type='text'>İşte Mühendislik Harikası Erke Dönergeci!</title><content type='html'>&lt;embed id="VideoPlayback" style="width:400px;height:326px" allowFullScreen="true" src="http://video.google.com/googleplayer.swf?docid=2870807485811822830&amp;hl=en&amp;fs=true" type="application/x-shockwave-flash"&gt; &lt;/embed&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte Erke dönergeci lazer şov! Neş'eyle izleyin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;---&lt;br /&gt;Ek: Tahmin ettiğiniz gibi bu klip Erke şirketi tarafından yapılmamıştır. Açıklama şurada: &lt;a href="http://www.erketurk.com/kamuoyu_duyurusu_8.asp"&gt;http://www.erketurk.com/kamuoyu_duyurusu_8.asp&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/14799607-7121739880969095638?l=hocalarnet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hocalarnet.blogspot.com/feeds/7121739880969095638/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=14799607&amp;postID=7121739880969095638' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/14799607/posts/default/7121739880969095638'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/14799607/posts/default/7121739880969095638'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hocalarnet.blogspot.com/2008/07/ite-mhendislik-harikas-erke-dnergeci.html' title='İşte Mühendislik Harikası Erke Dönergeci!'/><author><name>OP</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-14799607.post-5994297663277600319</id><published>2008-07-20T14:18:00.007+03:00</published><updated>2010-11-13T16:41:04.265+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='OP ED'/><title type='text'>Çarkıfelek</title><content type='html'>&lt;div style="width: 400px;"&gt;&lt;embed src="http://www.izlesene.com/player2.swf?video=314046" wmode="window" bgcolor="#000000" allowfullscreen="true" scale="noScale" type="application/x-shockwave-flash" width="100%" height="355"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;div style="padding: 7px 0px 7px 7px; background: rgb(0, 0, 0) none repeat scroll 0% 0%; -moz-background-clip: -moz-initial; -moz-background-origin: -moz-initial; -moz-background-inline-policy: -moz-initial;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu videonun derin devletle bağlantısı ortaya çıkarılsın. Halkımız kandırılıyor mu?&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/14799607-5994297663277600319?l=hocalarnet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hocalarnet.blogspot.com/feeds/5994297663277600319/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=14799607&amp;postID=5994297663277600319' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/14799607/posts/default/5994297663277600319'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/14799607/posts/default/5994297663277600319'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hocalarnet.blogspot.com/2008/07/arkfelek.html' title='Çarkıfelek'/><author><name>OP</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-14799607.post-1343168234022083017</id><published>2008-07-20T14:00:00.000+03:00</published><updated>2010-11-13T16:41:04.265+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='OP ED'/><title type='text'>Mahmut Tuncer Show</title><content type='html'>&lt;div&gt;&lt;object width="420" height="339"&gt;&lt;param name="movie" value="http://www.dailymotion.com/swf/x65ofs" /&gt;&lt;param name="allowFullScreen" value="true" /&gt;&lt;param name="allowScriptAccess" value="always" /&gt;&lt;embed src="http://www.dailymotion.com/swf/x65ofs" type="application/x-shockwave-flash" width="420" height="339" allowFullScreen="true" allowScriptAccess="always"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;/object&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu videonun kesin gladyoyla ilişkisi var. Hocalarnet olarak açıklama bekliyoruz.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/14799607-1343168234022083017?l=hocalarnet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hocalarnet.blogspot.com/feeds/1343168234022083017/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=14799607&amp;postID=1343168234022083017' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/14799607/posts/default/1343168234022083017'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/14799607/posts/default/1343168234022083017'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hocalarnet.blogspot.com/2008/07/mahmut-tuncer-show.html' title='Mahmut Tuncer Show'/><author><name>OP</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-14799607.post-8778994771508677923</id><published>2008-07-17T02:00:00.002+03:00</published><updated>2008-07-18T11:46:02.714+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Merkez Efendi Külliyatı'/><title type='text'>Bilmece bildirmece</title><content type='html'>&lt;a href="http://bp1.blogger.com/_SUBfW3O_ems/SH59x2veF_I/AAAAAAAAADc/3F1Y1gkEY6o/s1600-h/michael-jackson.JPG"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5223750913258035186" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://bp1.blogger.com/_SUBfW3O_ems/SH59x2veF_I/AAAAAAAAADc/3F1Y1gkEY6o/s320/michael-jackson.JPG" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Soru şu: Bu öyle birşey ki; Mozart’da var, Michael Jackson’da var, Beethoven’da var, Mariah Carey’de var, Yngwie J. Malmsteen’de var, Mia Farrow’da var, başka bir örnek Fazıl Say’da var ama Wagner’de yok, Schumann’da yok. Adını duyunca akla votka geliyor, ama alkollü değil. Nedir bu? Ya da ne ola ki bu?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sorumuzun cevabı “absolute pitch” olacaktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkçe karşılığını internette yokladığımızda, karşımıza, nota frekansı, ya da “mutlak kulak” çıkıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne demek “absolute pitch”?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Absolute pitch’e işitsel yetimizin nota atışı yapabilecek şekilde keskin olması diyebiliriz..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yetiye sahip kişiler, nasıl siz renkleri kolayca ayırt edebiliyorsanız, duydukları seslerin, herhangi bir karşılaştırmaya gerek duymadan, hangi notaya karşılık geldiğini söyleyebiliyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Siz gözlerinizle, ışığın frekansı konusunda hassas kestirmeler yapabiliyorsunuz. AP sahibi beyler ve bayanlar, diğer bir duyu organımız olan kulaklarını da benzer kesinlikle kullanarak titreşimlerin frekanslarını saptayabiliyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gelgelelim, gözlerimizin bize sağladığı bu yaygın hassasiyet niçin kulaklarımız söz konusu olduğunda bir seçilmişler grubuna bahşedilmiş?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında bahşedilen birşey yok. Öte yandan evrimden bahsetmek mümkün. Belki gen havuzunda gözlerimizle ilgili bu hassasiyet çok daha seçici olmuş diyebiliriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çalılıların arkasındaki aç yırtıcıyı gözlerimizle farkedebilmek, çıkardığı sesleri analiz ederek aynı sonuca ulaşmaktan daha avantajlı olmuş diye ortaya konuşabiliriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belki o kıpırdanmaların olduğu çalıya gözünü dikenler, kulaklarını çalı tarafına çevirenlere göre tehlikeyi daha çabuk farkedip oradan uzaklaşarak hayatlarını kurtarabiliyorlardı. Geçen zaman içinde görsel mükemmelleşme&lt;br /&gt;belki de daha çok hayat kurtardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki ömrümüzü uzatan keskin görsel yetilerimiz üremek söz konusu olduğunda da bize avantaj sağlamış olabilir mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Görmek inanmaktır deyip karşılaştığı havva kızının ağzından tek kelam çıkamadan hemen oracıkta işi pişiren ve genlerini gelecek nesillere aktaran keskin bakışlı homo erectusun inlemelerini duyan AP sahibi adem oğlu duyduklarına inanamamakla ve ritm tutmakla yetiniyordu belki de...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Genlerimizin, karşı cinsi etkilemek amacıyla, kendi reklamlarını görsel olarak yapmaları daha olanaklı gibi gözüküyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet, belki öyle ama çok kesin de konuşamıyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çünkü bazı araştırmalar farklı şeyler ileri sürmekte; Bu araştırmalara göre tüm yeni doğanlar aslında AP yetisini de taşımakta. Amma velakin duyu organımızı bir başka amaçla da, yani dil ,lisan öğrenme amacıyla da kullandığımızdan, doğuştan gelen AP yeteneğimizin zamanla köreldiği iddia edilmekte.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu araştırmalar tonal ve tonal olmayan dil gruplarından bahsediyor. Örneğin Çince tonal bir dil. Yani seslerin frekansını algılamanız o dili öğrenmeniz açısından tonal olmayan diller ile karşılaştırıldığında daha işlevsel. İngilizce ya da Türkçe tonal olmayan diller.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aynı sayıdaki bireylerden oluşan benzer gruplar arasında yapılan karşılaştırmalar, araştırmaya konu Çin’deki gruplardaki AP sahibi kişi sayısının tonal olmayan diller konuşan ülkedekilerdekine göre çok daha fazla olduğunu gösteriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diğer bir araştırmaya göre ise AP’ye, küçük yaşta müzik eğitimi alanlarda, almayanlara göre daha fazla rastlanıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arızalı duyulara sahip insanların incelenmesi ile ortaya çıkan diğer bir bulgu da bu yaklaşımı destekliyor. Doğuştan kör ya da erken yaşlarda görme fonksiyonunu kaybeden insanların yarıya yakınının AP yetisine sahip olduğu biliniyor. Baştaki sorumuza bu bağlamda yeni örnekler ekleyebiliriz, Steve Wonder’da var, Ray Charles’da var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki, bir önceki yazımızdaki sorumuza dönersek yani; Önce dil mi vardı, yoksa müzik mi? Ya da lisan mı, yoksa müzik mi vardı önce?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belki yukarıda bahsettiklerimiz bu soruya bir cevap bulmak için de bize yardımcı olabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dinlediklerim&lt;br /&gt;Amy Winehouse - You Know I-M No Good (Live Lounge)&lt;br /&gt;Goldbug - Whole Lotta Love&lt;br /&gt;The Juju Orchestra - This is not a tango&lt;br /&gt;Imam Baildi Vs Sofia Vembo - Poso Lypame&lt;/div&gt;&lt;div&gt; &lt;/div&gt;&lt;div&gt;Absolute pitche merak sardıran kitaplar&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;This Is Your Brain on Music – Daniel J. Levitin&lt;br /&gt;The Singing Neanderthals – Steven Mithen&lt;br /&gt;Musicophilia – Oliver Sacks &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/14799607-8778994771508677923?l=hocalarnet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hocalarnet.blogspot.com/feeds/8778994771508677923/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=14799607&amp;postID=8778994771508677923' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/14799607/posts/default/8778994771508677923'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/14799607/posts/default/8778994771508677923'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hocalarnet.blogspot.com/2008/07/bilmece-bildirmece.html' title='Bilmece bildirmece'/><author><name>merkezefendi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04240651250427199005</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://bp1.blogger.com/_SUBfW3O_ems/SH59x2veF_I/AAAAAAAAADc/3F1Y1gkEY6o/s72-c/michael-jackson.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-14799607.post-1284271566965421415</id><published>2008-07-11T00:37:00.004+03:00</published><updated>2008-07-18T11:46:02.715+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Merkez Efendi Külliyatı'/><title type='text'>İyilerinden üç dörtlük doldur dedim, şundan bundan bir yazı olsun istedim</title><content type='html'>&lt;a href="http://bp1.blogger.com/_SUBfW3O_ems/SHaCKpSvNtI/AAAAAAAAADU/mLTpDZZ5gvU/s1600-h/poparif%5B2%5D.JPG"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5221503937377416914" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://bp1.blogger.com/_SUBfW3O_ems/SHaCKpSvNtI/AAAAAAAAADU/mLTpDZZ5gvU/s320/poparif%5B2%5D.JPG" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Önce kelam vardı. Dilli geçmiş zaman. Geçmişin de geçmişinde. Tüyler sonra çıktı.&lt;br /&gt;Önce kelam vardı. Di’li geçmiş zaman. Ve herkes halinden memnundu. Sonra tüyler çıktı. Halinden memnun olmayanlar dillerine tüyleri dolayanlar(dı). Onlar kelama takılmış, dilli geçmişi arayanlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Söyleye, söyleye dillerde tüy bitti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Önce boyutu olmayan tekillik (singularity) vardı. Boyutun da bir başlangıcı vardı. Bıngıl Bangıl bir başlangıç. Lisan’lı geçmiş zaman.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Derken, karanlıktan gelip, gevşettiğim parmaklarıma bir kedi gibi hafifçe sürünerek usulca aklıma bir soru takılıverdi.&lt;br /&gt;Peki, önce dil mi vardı, yoksa müzik mi? Ya da önce lisan mı vardı, yoksa müzik mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arif ol. Düşün&lt;br /&gt;Önce Ahmed Arif vardı.&lt;br /&gt;“Düşün, uzay çağında bir ayağımız, Ham çarık, kıl çorapta olsa da biri”&lt;br /&gt;Sonra Pop Arif. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;Pop Arif’in son albümünün adı öğrendik ki ‘Karuan’mış. Pop Arif adını önce biraz garipsedik. Leman dergisinden fırlamış hissine kapıldık. Sonra ‘Reflections of a Poem’i dinledik ve çok beğendik. Pop Arif’i googelladık. Kendisinin Kürt müzisyen Mohamed Arif olduğunu öğrendik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Avusturya’dan kulağımıza-hemşeri sesler yükselmeye başladı. Fatima Spar’dan sonra Pop Arif. Bunlar benim bildiklerim. Fatima Spar’ı İstanbul’da izleyebildik. Umarım Pop Arif’in yolu da buralara düşer.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her soru kendi geçmişini taşır peşi sıra.&lt;br /&gt;Peki, önce dil mi vardı, yoksa müzik mi? Ya da lisan mı, yoksa müzik mi vardı önce?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yoksa biri diğerini yaratırken diğeri de beridekini mi yarattı?&lt;br /&gt;İyimserliğimiz bu geçmişte cevabın da bir şekilde gizli olduğudur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dinlediklerim&lt;br /&gt;Pop Arif – Reflections of a Poem.&lt;br /&gt;The Dutchess and the Duke - Reservoir Park&lt;br /&gt;Beck – Modern Guilt&lt;br /&gt;M. Ward – Right in the Head&lt;br /&gt;Bedouin Soundclash - St. Andrews&lt;br /&gt;Bedouin Soundclash - Midnight Rockers&lt;br /&gt;Rush – Tom Sawyer&lt;br /&gt;Judas Priest – Visions&lt;br /&gt;Judas Priest - Nostradamus&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/14799607-1284271566965421415?l=hocalarnet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hocalarnet.blogspot.com/feeds/1284271566965421415/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=14799607&amp;postID=1284271566965421415' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/14799607/posts/default/1284271566965421415'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/14799607/posts/default/1284271566965421415'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hocalarnet.blogspot.com/2008/07/iyilerinden-drtlk-doldur-dedim-undan.html' title='İyilerinden üç dörtlük doldur dedim, şundan bundan bir yazı olsun istedim'/><author><name>merkezefendi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04240651250427199005</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://bp1.blogger.com/_SUBfW3O_ems/SHaCKpSvNtI/AAAAAAAAADU/mLTpDZZ5gvU/s72-c/poparif%5B2%5D.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-14799607.post-2358795399267430757</id><published>2008-07-08T17:13:00.004+03:00</published><updated>2010-11-13T16:41:04.266+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='OP ED'/><title type='text'>Olanlar oldu</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://www9.gazetevatan.com/newpics/news/070720082159482346798_3.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer; width: 247px; height: 189px;" src="http://www9.gazetevatan.com/newpics/news/070720082159482346798_3.jpg" alt="" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://w9.gazetevatan.com/haberdetay.asp?tarih=08.07.2008&amp;amp;Newsid=188134&amp;amp;Categoryid=2"&gt;Erke patent almış&lt;/a&gt;. Yihuu...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dön dönebildiğin kadar ey koca dönergeç...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*Erke'nin temsili resmi yandadır.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/14799607-2358795399267430757?l=hocalarnet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hocalarnet.blogspot.com/feeds/2358795399267430757/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=14799607&amp;postID=2358795399267430757' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/14799607/posts/default/2358795399267430757'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/14799607/posts/default/2358795399267430757'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hocalarnet.blogspot.com/2008/07/olanlar-oldu.html' title='Olanlar oldu'/><author><name>OP</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-14799607.post-2274009916958063993</id><published>2008-05-30T14:47:00.003+03:00</published><updated>2008-07-18T11:46:02.715+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Merkez Efendi Külliyatı'/><title type='text'>Asıl Provokatör</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_SUBfW3O_ems/SD_p1lkDbyI/AAAAAAAAADM/McGYucsqf0k/s1600-h/hurr+provok.gif"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5206136801089253154" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_SUBfW3O_ems/SD_p1lkDbyI/AAAAAAAAADM/McGYucsqf0k/s320/hurr+provok.gif" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Zürriyet'ten yeni bir provokatörlük örneği.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Hem çirkin hem de aşağılık.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/14799607-2274009916958063993?l=hocalarnet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hocalarnet.blogspot.com/feeds/2274009916958063993/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=14799607&amp;postID=2274009916958063993' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/14799607/posts/default/2274009916958063993'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/14799607/posts/default/2274009916958063993'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hocalarnet.blogspot.com/2008/05/asl-provokatr.html' title='Asıl Provokatör'/><author><name>merkezefendi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04240651250427199005</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_SUBfW3O_ems/SD_p1lkDbyI/AAAAAAAAADM/McGYucsqf0k/s72-c/hurr+provok.gif' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-14799607.post-8336676887885707365</id><published>2008-03-27T10:39:00.011+02:00</published><updated>2010-11-13T16:41:04.266+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='OP ED'/><title type='text'>Genecon ve Er-ke dönergeci</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_j9rrIOYekgA/R-tfwi10rRI/AAAAAAAAADc/8XADweqyMT4/s1600-h/31YRDHJM9DL._AA280_.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer; width: 181px; height: 181px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_j9rrIOYekgA/R-tfwi10rRI/AAAAAAAAADc/8XADweqyMT4/s320/31YRDHJM9DL._AA280_.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5182341083810802962" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Bildiğiniz gibi Ergenokon operasyonu gündemimizi işgal ve meşgul etmeye devam ediyor. İlhan Selçuk'un da Ergenekon davası sürecinde ifade vermesi pek çoğumuzu (farklı nedenlerle de olsa) dehşete düşürdü. Ama şimdi sürmekte olan bir dava ve onun sanıkları ve sanık adayları ile ilgili yorum yapmak yakışık almaz. O sebeple gelin şu Ergenekon kelimesinin "etimolojik" kökenlerine inerek küçük bir inceleme yapalım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ergenekon iki ayrı kelimeden oluşuyor. "Er" ve "genekon". TDK sözlüğüne göre "er" kelimesinin anlamları şunlar:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;1. (kimya) Erbiyum elementinin simgesi. 2. Erkek. 3. İşini iyi bilen, yetenekli kimse.&lt;/span&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt; 4. Kahraman, yiğit. 5. (askerlik)  Rütbesiz asker, nefer. 6. halk ağzında  Koca.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Atom numarası 68, atom ağırlığı 164,930 olan ve edfa (erbium-doped fiber amplifiers) adi verilen optik yukselticilerde kullanilan bir element olan Erbiyum'un Ergenekon ile alakalı olması ihtimali (olsa da) oldukça zayıf. Muhtemelen rütbesiz asker, erkek ve kahraman kimse anlamları bu güzide kelimemizin temelini oluşturuyor. Er kelimesi bildiğiniz gibi Erke dönergeci diye adlandırılan o meraklı aleti yapan firmanın da isminin temelini oluşturuyor. Erke, dönergecin de ismiyle uyumlu olarak enerji ve (felsefede) başarma gücü anlamına geliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Erke dönergecinin "ergenekon" kelimesi ile bağlantısını kurmakta güçlük çekmiş olabilirsiniz. Ancak İngilizce'den gelen "genekon" (genecon) kelimesi ile ilişkisini düşününce bu ilişki açık hale geliyor. "Genecon" resimde gördüğünüz kol gücüyle enerji (erke) üretme cihazının ismi. İlgili firmanın açıklamasında erke dönergecinin "Yakıt gerektirmeyen elektrik üreteci" olduğu söylenmişti. Yani aslında "genecon" (resimdeki cihaz) ilgili şirketin kullandığı anlamıyla bir dönergeç, erke dönergeci. Dolayısıyla, biraz düşününce görebileceğiniz gibi "Ergenekon", "er dönergeci" veya "er erkesi" anlamına geliyor. Biraz daha açarsak, erkek kahraman kimsenin ürettiği enerjiyi simgeliyor. Yani böyle olabilir. Etimoloji böyle diyor, söz bilim bizi böyle düşünmeye itiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bildiğiniz gibi Erke dönergecinin, 2007 yılında kullanıma gireceği ama gecikmeler olması ihtimalinin de olduğı açıklanmıştı. Şimdi düşününce Ergenekon kelimesinin gündemimize giriş tarihinin 2007 olduğu ve biraz geçikmeyle 2008 yılında tavan yaptığı ve yakıt gerektirmeden garip bir enerji ürettiği düşünülürse erke dönergecinin işlemeye başladığı düşünülebilir. Erke şirketinin açıklamasında bu buluşun küresel ısınmayı durduracağı, savaşları bitireceği ve toplum için çok faydalı olacağı da söylenmişti. Ergenekon operasyonunda adı geçen isimlerin pek çoğunun da dünyayı daha güzel bir yer haline getirmek gibi bir amacı olduğu düşünülürse insanın kafası karışır gibi geliyor bana...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki şimdi eğer "ergenekon", "er erkesi" anlamına geliyorsa ve erkek kahraman kimsenin ürettiği enerjiyi simgeliyor ise Ergenekon "çete"si diye anılan çetenin bu kelimeyi bilerek kullandıkları düşünülebilir mi? Bu "çete"nin Erke dönergeci ile bir alakası olduğu söylenebilir mi? Bunu elbet bilemiyoruz. Bilmemiz mümkün değil. Ancak, Erke Dönergeci ile ilgili açıklamanın yaptığı salonda hazır bulunan ve Refah ve Fazilet partilerine kapatma davası açan eski Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Vural Savaş'ın son kitabının isminin "AKP çoktan kapatılmalıydı" olması kafaları karıştırabilir. Ergenekon çetesinin AKP'ye açılan kapatma davasıyla ilgili olduğunu bizzat AKP'li bazı bakan ve başbakanlar söylemişti. Şimdi Erke Dönergeci adlı mistik cihazın tanıtım toplantısında  hazır bulunan birinin "AKP çoktan kapatılmalıydı" diye bir kitap yazmış olmasına ve Ergenekon'un er erkesi demek olmasına gelin de tesadüf deyin. Bence tesadüf ama insan kafasını karıştırmak isteyince karıştırıyor işte. Resimdeki genecon cihazını satan ABD'li firmanın isminin Arbor Scientific olması, Arbor'un ise mihver yani "eksen, etrafında dönülen şey" demek olması da kafa karışıklığına kafa karışıklığı ekleyebilir. Netekim biz ergenekon mihverinde er erkesi ekseninde bir gündeme mahkum olmuş durumdayız... Sanki Erbiyum alaşımlı optik filtrelerle donatılmış lensler ardından bakıyoruz dünyaya...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki acaba Er-ke dönergecindeki "ke" ne demek. "KE" kinetik enerjinin kısaltması olduğu gibi, Çin zaman ölçü birimidir ve 14.4 saniyelik bir zaman dilimini ifade eder. Bunları da öğrenince, akıllara şu soru takılıyor: Acaba Erbiyum'un (&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Er&lt;/span&gt;) elektron kabuğunun oluşumu (aşağıda) &lt;span style="font-style: italic;"&gt;"er&lt;/span&gt;-genecon"un yönetim şemasına ışık tutabilir mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;span style="font-family:courier new;"&gt;Erbiyum'un (&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-style: italic;font-family:courier new;font-size:85%;"  &gt;Er&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;span style="font-family:courier new;"&gt;) elektron kabuğunun oluşumu&lt;/span&gt;:&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;table border="0" cellpadding="0" cellspacing="0"&gt;&lt;tbody&gt;&lt;tr&gt;&lt;td class="dattxt"&gt;1s&lt;sup&gt;2&lt;/sup&gt;&lt;/td&gt;&lt;td width="10"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/td&gt;&lt;td&gt;&lt;br /&gt;&lt;/td&gt;&lt;td width="10"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/td&gt;&lt;td&gt;&lt;br /&gt;&lt;/td&gt;&lt;td width="10"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/td&gt;&lt;td&gt;&lt;br /&gt;&lt;/td&gt;&lt;td width="10"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;tr&gt;&lt;td class="dattxt"&gt;2s&lt;sup&gt;2&lt;/sup&gt;&lt;/td&gt;&lt;td width="10"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/td&gt;&lt;td class="dattxt"&gt;2p&lt;sup&gt;6&lt;/sup&gt;&lt;/td&gt;&lt;td width="10"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/td&gt;&lt;td&gt;&lt;br /&gt;&lt;/td&gt;&lt;td width="10"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/td&gt;&lt;td&gt;&lt;br /&gt;&lt;/td&gt;&lt;td width="10"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;tr&gt;&lt;td class="dattxt"&gt;3s&lt;sup&gt;2&lt;/sup&gt;&lt;/td&gt;&lt;td width="10"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/td&gt;&lt;td class="dattxt"&gt;3p&lt;sup&gt;6&lt;/sup&gt;&lt;/td&gt;&lt;td width="10"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/td&gt;&lt;td class="dattxt"&gt;3d&lt;sup&gt;10&lt;/sup&gt;&lt;/td&gt;&lt;td width="10"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/td&gt;&lt;td&gt;&lt;br /&gt;&lt;/td&gt;&lt;td width="10"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;tr&gt;&lt;td class="dattxt"&gt;4s&lt;sup&gt;2&lt;/sup&gt;&lt;/td&gt;&lt;td width="10"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/td&gt;&lt;td class="dattxt"&gt;4p&lt;sup&gt;6&lt;/sup&gt;&lt;/td&gt;&lt;td width="10"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/td&gt;&lt;td class="dattxt"&gt;4d&lt;sup&gt;10&lt;/sup&gt;&lt;/td&gt;&lt;td width="10"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/td&gt;&lt;td class="dattxt"&gt;4f&lt;sup&gt;12&lt;/sup&gt;&lt;/td&gt;&lt;td width="10"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;tr&gt;&lt;td class="dattxt"&gt;5s&lt;sup&gt;2&lt;/sup&gt;&lt;/td&gt;&lt;td width="10"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/td&gt;&lt;td class="dattxt"&gt;5p&lt;sup&gt;6&lt;/sup&gt;&lt;/td&gt;&lt;td width="10"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/td&gt;&lt;td class="dattxt"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/td&gt;&lt;td width="10"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/td&gt;&lt;td class="dattxt"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/td&gt;&lt;td width="10"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;tr&gt;&lt;td class="dattxt"&gt;6s&lt;sup&gt;2&lt;/sup&gt;&lt;/td&gt;&lt;td width="10"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/td&gt;&lt;td class="dattxt"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/td&gt;&lt;td width="10"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/td&gt;&lt;td class="dattxt"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/td&gt;&lt;td width="10"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/td&gt;&lt;td&gt;&lt;br /&gt;&lt;/td&gt;&lt;td width="10"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;/tbody&gt;&lt;/table&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüm bunlar ne demek oluyor olabilir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[Bu yazıdaki her şey uydurmadır!]&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/14799607-8336676887885707365?l=hocalarnet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hocalarnet.blogspot.com/feeds/8336676887885707365/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=14799607&amp;postID=8336676887885707365' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/14799607/posts/default/8336676887885707365'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/14799607/posts/default/8336676887885707365'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hocalarnet.blogspot.com/2008/03/genecon-ve-er-ke-dnengeci.html' title='Genecon ve Er-ke dönergeci'/><author><name>OP</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_j9rrIOYekgA/R-tfwi10rRI/AAAAAAAAADc/8XADweqyMT4/s72-c/31YRDHJM9DL._AA280_.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-14799607.post-4196167320279209220</id><published>2008-02-23T14:24:00.008+02:00</published><updated>2010-11-13T16:41:04.267+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='OP ED'/><title type='text'>Söz konusu olan Hakan Şükür ise gerisi teferruattır</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_j9rrIOYekgA/R8AQnoK7upI/AAAAAAAAADU/0aIPQ4Bt2Vs/s1600-h/hakan.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer;" src="http://4.bp.blogspot.com/_j9rrIOYekgA/R8AQnoK7upI/AAAAAAAAADU/0aIPQ4Bt2Vs/s400/hakan.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5170150645205547666" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;TV'de haberlerde ve spor programlarında GS'nin yenilgisi (5-1) konuşulurken arkada GS'nin eski maçlarından görüntüler vardı. Golleri göstermemeye herkes yemin etmişti sanki. (Muhakkak bir kez göstermişlerdir ama bu ilk ve tek özel gösterimi kaçıran bizler golleri görebilmek için kanal kanal dolaştık, en sonunda Eurosport'ta gördük golleri...)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Golleri göstermediler ama Hakan Şükür'ün açıklamaları istisnasız her programda yer aldı. "Bahane bulmak istememe ama", "yorgunduk" gibi sözler...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve sonra da Milliyet şu yandaki fotoğrafı yayınladı...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Artık önümüzdeki Hakan Şükürler'e bakmamız beklenircesine...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/14799607-4196167320279209220?l=hocalarnet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hocalarnet.blogspot.com/feeds/4196167320279209220/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=14799607&amp;postID=4196167320279209220' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/14799607/posts/default/4196167320279209220'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/14799607/posts/default/4196167320279209220'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hocalarnet.blogspot.com/2008/02/sz-konusu-olan-hakan-kr-ise-gerisi.html' title='Söz konusu olan Hakan Şükür ise gerisi teferruattır'/><author><name>OP</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_j9rrIOYekgA/R8AQnoK7upI/AAAAAAAAADU/0aIPQ4Bt2Vs/s72-c/hakan.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-14799607.post-5707703597056172461</id><published>2008-02-17T23:51:00.001+02:00</published><updated>2008-07-18T11:46:02.716+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Merkez Efendi Külliyatı'/><title type='text'>İstanbul kar altında</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_SUBfW3O_ems/R7isyXpx_KI/AAAAAAAAADE/nEjCs-Z5Hds/s1600-h/2007-12-14-istanbul-kar.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5168070553750338722" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_SUBfW3O_ems/R7isyXpx_KI/AAAAAAAAADE/nEjCs-Z5Hds/s320/2007-12-14-istanbul-kar.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;İstanbul kar altında. Tipi var. Kar bastırıyor, yoğunlaşıyor ve tekrar sakinleşiyor. Pencereden bakınca, kar şiddetini arttırdığı zamanlarda,  ikinci köprü ve boğaz gözden kayboluyor. Ve ardından tipi sakinleşiyor karşı kıyı ve ışıkları tekrar ortaya çıkıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bruce Springsteen çalıyor. Hometown. Uzun süredir evde radyo dinlemiyordum. Hava muhalefeti nedeniyle evde hapis kalınca tunerı tavan arasından getirip sete bağladım. Ekranı bozuk. Hangi istasyonun seçili olduğu anlaşılmıyor. Sanırım Radyo Eksen.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kar yine şiddetini arttırdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Askerdeydim. Kar yağıyordu. Tüm koğuş uyurken ranzamda doğrulup penceren dışarı bakıp aşağıdaki dizeleri karalamıştım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yalnız bir sokak lambasının solgun ışığında&lt;br /&gt;Bir an görünen&lt;br /&gt;Ve hemen&lt;br /&gt;Zamana tutulmuş gibi çaresiz&lt;br /&gt;Karanlığa savruluveren kar taneleri gibiyiz hepimiz&lt;br /&gt;Sen&lt;br /&gt;Ben&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sevgilim&lt;br /&gt;Bir tanesi kadar narin ve güzelsin&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kısacık ömrümüz&lt;br /&gt;Sen, ben&lt;br /&gt;Dostlarımız&lt;br /&gt;Bu solgun ışıkta&lt;br /&gt;Bir an beliriveren&lt;br /&gt;Ürkek noktalarız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uslanmaz romantikliğim o kadar herifin arasında ve o koğuşun pek de hoş olmayan kokusuna rağmen kar taneleri sayesinde dizelenmişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İyi de olmuş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet, İstanbul’da kar yağıyor. Ve sen karşımda oturmuş çayını yudumluyorsun.&lt;br /&gt;Radyo Eksen çalıyor.  Ne çalıyor? Kar yağıyor ve sen de karşımda oturmuş çayını yudumluyorsun ya… Radyo ne çalarsa çalsın, pek de önemi yok.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sevgilinize sarılın ve yağan karı seyredin. Radyo da açık olsun.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/14799607-5707703597056172461?l=hocalarnet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hocalarnet.blogspot.com/feeds/5707703597056172461/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=14799607&amp;postID=5707703597056172461' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/14799607/posts/default/5707703597056172461'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/14799607/posts/default/5707703597056172461'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hocalarnet.blogspot.com/2008/02/istanbul-kar-altnda.html' title='İstanbul kar altında'/><author><name>merkezefendi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04240651250427199005</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_SUBfW3O_ems/R7isyXpx_KI/AAAAAAAAADE/nEjCs-Z5Hds/s72-c/2007-12-14-istanbul-kar.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-14799607.post-4979525709347824856</id><published>2008-02-14T00:50:00.003+02:00</published><updated>2008-07-18T11:46:02.716+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Merkez Efendi Külliyatı'/><title type='text'>Özgürlüğün peşinde akıl yürütmeler</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_SUBfW3O_ems/R7N2PHpx_JI/AAAAAAAAAC8/jeY0Ds6jbdw/s1600-h/kÃ¼cÃ¼k+prens.bmp"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5166603199648496786" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_SUBfW3O_ems/R7N2PHpx_JI/AAAAAAAAAC8/jeY0Ds6jbdw/s320/k%C3%BCc%C3%BCk+prens.bmp" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Bekir Coşkun köşesinde Tayyyyip Erdoğan’ın söylediklerinden yola çıkıp yazısının başlığında bu benzetmeyi kullanmış: ‘…Çarşafa Dolamak’. Ne demek istediğini bilenler bilir…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şöyle de denebilir; Aklımızı kullanmak yerine türbana doluyoruz. Bu, tartışmanın iki tarafı için de, farklı anlamlar çerçevesinde geçerli bir benzetme.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Herhalde böyle olması gerekiyordu. Bu yüzyılda ve bu coğrafyada yaşayan insanların şu veya bu şekilde bir derdi var. İnanç söz konusu oldu mu kafalar karışıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ülkemizde, özgürlük adına verilen ve geniş kitlelerin dahil olduğu kavga, Kürt sorununu bir tarafa koyarsak, başka hiçbir şeyde olmadığı kadar türbanda somutlaştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özgürlük ekseninde hemen, hemen tüm ülkenin angaje olduğu, fikir beyan ettiği tartışma türban kapsamında ivme kazanıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Meclis bu soruna çözüm bulmak için aynı kapsamda değerlendirilebilecek başka hiçbir konuda olmadığı kadar ihtaşlı. Kral çıplak ve ikiyüzlü. Bunu ortaya koymayan medya cüceden de cüce.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu arada türban hiç hesapta olmayan gelişmelerin de tetikleyicisi oldu; Kızılelma birlikteliği çatladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazıları özgürlüklerini başına taktıkları türbanla bağdaştırıyorlar. Diğerleri ise kendi özgürlüklerini aynı kitlenin başının açık olmasına sigortalıyor. Böyle bakınca içinden çıkılmaz bir durum söz konusu oluyor. Peki, pratik ve kabul edilebilir bir uzlaşmaya ulaşmayı mümkün kılacak üçüncü bir alternatif var mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her kesimin kendini rahatça ifade edebileceği ortak bir yaşam alanı mümkün mü?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Global ölçekte yaşanan gelişmelerin sonucunda, tüm geri kalmışlıklarımızın ve düşük yaşam standardının ötesinde Cumhuriyetin en büyük iki kamburu din ve milliyet olarak belirdi. Ve bugünkü iktidar bu kamburlardan birisi olan din üzerinde yükseliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Coğrafyamızda yaşanan sorunları dünya ölçeğinde tarihsel boyutu ile algılamaya çalışmazsak, paradoksal görünse de okumalarımız sığ, kısır komplo teorileri ve kendi küçük hesaplarımız ile sınırlı kalır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kamburları kesip atmak mümkün değil. Demokrasi çerçevesinde toplumu bu iki kırılma noktasından uzağa taşımak gerekiyor. Devlet adamlığı bunu gerektiriyor. Sorumlu vatandaşlık bunu gerektiriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki, niye ‘demokrasi çerçevesinde’ vurgusunu yapmak ihtiyacını duyuyoruz? Çok mu gerekli demokrasi? Ezberimizi bu noktada da bozsak olmaz mı? Demokrasi de dış güçlerin bize bir oyunu olmasın!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Demokrasiye vurgu yapmamızın nedeni, bu yönetim şeklinin, uygulayan bizleri, toplum olarak reşit varsayması. Demokrasi nihayetinde tanımlı kurallar çerçevesinde farklılıklarına rağmen beraber yaşamak isteyen insanların rejimi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rüştümüzü ispat etmek için bu sorunları demokrasinin kuralları ile çözmeliyiz. En önemli belirleyici de baştaki hükümet. Ama ve ne yazık ki, kral çıplak ve ikiyüzlü. Daha da kötüsü, medya kendi çıkarının peşinde yalakadan yalaka bir cüce.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünyaya entegre olmaya çalışan bir Türkiye. Ama şark kurnazı bir Türkiye.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;En kötüsü ise bireyi, toplumu, iktidarı, muhalefeti, medyası, kadını ve erkeğiyle yalanla yaşayan bir ülke.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Korkuyoruz. Ve korkumuz çok boyutlu. Korkuyoruz çünkü kendimize güvenmiyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başımızı kaldırıp etrafımıza baktığımızda reşit olduğumuza inanmıyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ziki türbana doladık diye bitirelim Ama biliyoruz ki günümüzde ve bu topraklarda hoşgörü kök salmıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ipod touch play list&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Raconteurs – Broken boy soldier&lt;br /&gt;Serj Tankian – Empty walls&lt;br /&gt;Manic Street Preachers – Indian summer&lt;br /&gt;Monaco – What do you want from me&lt;br /&gt;Mars Volta – Ilyena&lt;br /&gt;Suzan Kardeş – Bir kızıl gonca&lt;br /&gt;Imam Baildi – Poso Lypame&lt;br /&gt;Imam Baildi – Den Thelo Pi ana Xanarthis&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/14799607-4979525709347824856?l=hocalarnet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hocalarnet.blogspot.com/feeds/4979525709347824856/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=14799607&amp;postID=4979525709347824856' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/14799607/posts/default/4979525709347824856'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/14799607/posts/default/4979525709347824856'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hocalarnet.blogspot.com/2008/02/zgrln-peinde-akl-yrtmeler.html' title='Özgürlüğün peşinde akıl yürütmeler'/><author><name>merkezefendi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04240651250427199005</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_SUBfW3O_ems/R7N2PHpx_JI/AAAAAAAAAC8/jeY0Ds6jbdw/s72-c/k%C3%BCc%C3%BCk+prens.bmp' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-14799607.post-8179067799400783123</id><published>2008-02-06T01:46:00.000+02:00</published><updated>2010-11-13T16:41:04.268+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='OP ED'/><title type='text'>Üniversitelerde Bourbon'a Özgürlük</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://www.queermusicheritage.us/NOV2005A/bourbonLP2.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer; width: 320px;" src="http://www.queermusicheritage.us/NOV2005A/bourbonLP2.jpg" alt="" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Üniversitelerde özgürlük tartışmalarının yapıldığı şu günlerde özgürlüğün gerçek anlamı ile ilgili olarak iki kelam edenlerin sayısı yok denecek kadar az. Bir taraf diyor ki, "türban velev ki siyasi simge olsun, öğrenim hakkı sınırlandırılamaz". Öte taraf diyor ki, "velev ki türbanı serbest bırak, laiklik elden gider".&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kafamızın karışık olduğu noktalardan biri şu "velev ki" lafının gerçek anlamı. Artık aklımıza estiğince velev ki der olduk. Ama konumuz bu değil. Velev ki işi Hakkı Devrim'in ellerinden öper. O bize şu kelimenin anlamını açıklasın. Belki bu onun aklından tartışmalı bir biçimde huri olarak gördüğü Pınar Kür'ün imgesini siler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her neyse, konumuz özgürlük. Üniversitede türban olsun mu olmasın mı? Olursa türban işinin sonu nerelere varır. İran'ın nükleer programından faydalanıp kendi casus uydularımızı üretebilir miyiz? Ve pek tabii üniversitelerin girişine yerleştirilecek X-ray cihazlarından geçmek dinen caiz midir? Vesaire vesaire... Sorulacak pek çok soru var. Ancak gelin biz işin özünü inceleyelim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şöyle argümanlar var, örnek olması açısından birkaçını listeliyorum:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1.&lt;br /&gt;- Üniversitede türbana özgürlük!&lt;br /&gt;- Kadının üniversitede işi ne? Kadının yeri evidir. Üniversiteye gidip kısa şortlu erkeklerin arasında günaha mı girecek?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2.&lt;br /&gt;- Üniversitede türbana özgürlük!&lt;br /&gt;- Velev ki türban özgür kaldı, bu kızcağızlar evrim teorisini öğrenince, kozmosun yapısına göz atınca dinden çıkmayacak mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3.&lt;br /&gt;- Üniversitede türbana özgürlük!&lt;br /&gt;- Tamam. Ama şimdi bu kızcağızlar türban takmanın dinen gerekli olduğunu düşünmüyor mu? Evet. O zaman türban takmayanları günahkar olarak görüyorlar demektir. Peki dini bütün bir şahısın yüzlerce günahkar arasında işi nedir? Günahkarlarla aynı mekanda bulunmak dinen caiz midir? Değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;4.&lt;br /&gt;- Üniversitede türbana özgürlük!&lt;br /&gt;- Velev ki bu kızlar tıp fakültesine girdi. Çıplak erkeğe bakmayı günah sayan bu kızların tıp okuması abesle iştigal etmek değil de nedir? Bunlar, hipokrat yemini ederken hipokrasiye gark olmayacaklar mı? Olacaklar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunlar gibi yüzlerce argüman var efendim. Birisiyle bu türban meselesini tartışmaya çalışın, bakın görün bunlar gibi ne yumurtalar çıkacak. Bunlar tartışmayı piç etme, özünden saptırma yöntemleri. Bu argümanları kullananlar asıl meseleyi tartışmaktan kaçınmak istiyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Asıl mesele şudur: Bir insanı kılık ve kıyafetleri yüzünden üniversitede okuma hakkından mahrum bırakabilir miyiz? Bu sorunun cevabı açık ve net bir şekilde HAYIRdır. Bu sebeple türbanlı öğrencilerin üniversiteye girmesini yüzde yüz destekliyorum. Üniversitede türbanla okumak isteyen öğrenciler, okuldaki şortlu erkeklere, anatomi derslerine ve evrim teorisine de katlanmayı seçmiş demektir. Bu konuda onları yargılamak bize düşmez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama meseleyi sadece türban ekseninde ele almak çok yanlış.  AKP ve MHP maalesef  meseleyi üniversitede özgürlük meselesi olarak değil "üniversitede türbana özgürlük" meselesi olarak ele alıyor. Halbuki mesele bir özgürlük meselesidir. Bu sebeple yapılması gereken geniş anlamıyla üniversitede özgürlüğü savunmaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte tam da bu noktada, yani özgürlük noktasında, CHP ve çeşitli destekçileri ile ters düşmekteyim. CHP'nin ve yandaşlarının laiklik ve özgürlük savunması olarak ortaya koydukları şey sadece türbana karşı bir savaştır. CHP'liler ve onların izci yandaşları ya özgürlükleri topyekün savunarak çok daha etkili olabileceklerinin farkında değiller, ya da özgürlükleri savunmak istemiyorlar (ki bunu düşünmek bile istemem).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dikkat edilirse asıl tehlike, yeni düzenleme ile uygulamaya sokulmak istenen "genel ahlaka aykırı" kılık ve kıyafetlerin üniversiteye girmesinin engellenmesidir. Genel ahlak muğlak bir kavram olduğundan, türbanı serbest bırakan bu düzenleme üniversitelere dinci kesimin beğenmediği kıyafetlerin girmesini engelleme amacı taşımaktadır. Örneğin, sanki üzerinde fikir birliği edilmişcesine "mesela mayo ile üniversiteye girilemez" denilmektedir. Bu görünüşte masum ve mantıklı bir argüman olsa da çok tehlikeli bir argümandır. Mayo ile üniversiteye girilmesini engellemek isteyen zihniyet pek tabii ki mini etek ve göbeği açıkta bırakan bir bluz ile okula gelmek isteyen bir hanım kızımızı "genel ahlaka aykırı" diyerek okula almak istemeyecektir. Benzer bir şekilde kısa şort ve kolsuz t-shirt ile okula gelen bir erkek öğrenci de "ahlaka aykırı" düzenlemesine takılabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi, saçmaladığımı düşünüyor olabilirsiniz. Ancak, sizlere Boğaziçi Üniversitesi'nde yaz spor festivali yapıldığını ve bu festivalde pek çok sporcu öğrencimizin atletizm kıyafetleriyle (ki bunlar mayoya benzer) kampüste dolaştığını, spor etkinliklerine katıldığını hatırlatırım. Genel ahlaka aykırı diye bu etkinliklerin engellenmeyeceğini kim garanti edebilir? Hadi bir başka örnek verelim, sıcak bir yaz günü kampüsteki çim alanda güneşlenen mayolu kız ve erkek öğrenciler aynı zihniyet tarafından ahlaka aykırı olarak kabul edilmeyecek midir? Üniversitede türbanı serbest bırakılmasına karşı çıkmak yerine ileride bu tür uygulamaların olmasını engelleyemek ve üniversitelerde öğrencilerin tamamen serbest olmasını sağlamak için çalışmalıyız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha geniş bir biçimde üniversitede özgürlüğü savunmak ve türban tasarısına karşı doğru bir adım atabilmek için şunları savunmamız ve gerekiyorsa bu konularda çeşitli düzenlemeler yapmamız gerekmektedir. Birkaç örnek vermekle yetineceğim:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Eşcinsel öğrencilerin okuma hakkı engellenemez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Üniversitelere şort, mini etek ve bunun gibi kıyafetlere girilmesi engellenemez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burada sadece bayan öğrenciler için bir düzenleme öngördüğümü düşünüyorsanız yanılıyorsunuz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Cinsel tercihi nedeniyle kadın gibi giyinen erkekler veya erkek gibi giyinen&lt;br /&gt;kadınların üniversiteye girmesi engellenemez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Travestilerin üniversiteye girmesi engellenemez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Üniversitelerde çeşitli aktivitelerde kullanılabilecek mayo, tayt vb. gibi kıyafetlerin kullanılması engellenemez. Örneğin, bale gösterileri, yüzme yarışları, spor festivalleri gibi etkinlikler hiç bir şekilde genel ahlaka aykırı olduğu gerekçesiyle engellenemez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Sanat okullarında ve resim derslerinde nü çizim çalışmaları için çıplak erkek ve kadınların öğrencilere poz vermesi hiç bir şekilde engellenemez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Tıp fakültelerinde derslerde ve stajlarda eğitim amaçlı olarak kullanılan kadavraların genel ahlaka ve dine aykırı olduğu gerekçesiyle giydirilmesi veya cinsel organlarının örtülmesi hiç bir şekilde talep edilemez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Üniversitelerde aynı zamanda öğrenci olan sevgililerin el ele dolaşması, öpüşmesi ve koklaşması hiç bir şekilde engellenemez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Aynı zamanda öğrenci olan eşcinsel sevgililerin kampüste el ele dolaşması ve öpüşmesi engellenemez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Üniversitelerde özellikle yaz festivallerinde ve diğer eğlence etkinliklerinde alkol tüketilmesi engellenemez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Kampüslerdeki lokal ve lokantalarda içki servisi yapılması engellenemez. Üniversitede  düzenlenen toplantılar sonrasında yapılan kokteylerde, çeşitli anma ve kutlama toplantılarında alkol servisi yapılması engellenemez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunlar ilk aklıma gelenler. AKP zihniyetinin "genel ahlaka aykırı bulacağı" daha birçok madde üretilebilir. Ben türbanın üniversitelere girmesini destekliyorum. Ama yukarıda saydığım ve saymadığım pek çok özgürlükle beraber. Tek başına türban için "özgürlük" neferliği yapmak çok  kolay. Asıl yapılması gereken gerçekten özgürlükleri savunmak. Eşcinsel derneklerini "genel ahlaka aykırı" olduğu gerekçesiyle kapatan zihniyeti, sadece kendine özgürlük isteyen zihniyeti yok etmemiz gerekiyor. Diyanet işleri başkanlığının sadece müslümanlar için çalışan bir kurum olarak çalışmasını savunan, okullarda din derslerini zorunlu kılan, çocuklarımıza yalan yanlış tarih öğreten zihniyeti yok etmemiz gerekiyor. Ateist öğrencilerin en az dindar öğrenciler kadar özgür olduğu, siyasi görüşleri veya düşünceleri nedeniyle kimsenin yargılanmadığı üniversiteler yaratmamız gerekiyor. Üniversite hocalarının ülke sorunlarıyla ilgili özgürce araştırma yapabildiği, bulgularını yazarken acaba 301'den içeri girer miyim diye düşünmediği üniversiteler yaratmamız gerekiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üniversitelerde türban'a özgürlük. Evet. Ama, üniversitelerde Bourbon'a da özgürlük. Bourbon da ne derseniz eğer, yazının başındaki resimde gördüğünüz cinsiyetini değiştirmiş kişi. Adı &lt;a href="http://www.queermusicheritage.us/nov2005arb.html"&gt;Rae Bourbon&lt;/a&gt;. Eğer Rae Bourbon gibilerin üniversitede okumasını ve hocalık yapmasını (yurt dışında örnekleri var) engellemeyi aklımızın ucundan bile geçirmiyorsak, işte o zaman gerçekten üniversitede özgürlük istiyoruz demektir. AKP'nin böyle bir özgürlük istemediğini hepimiz biliyoruz. O zaman neden AKP'nin türbana özgürlük hamlesini destekleyip, buna "üniversitelerde topyekün özgürlük" hamlesiyle karşılık vermiyoruz?&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/14799607-8179067799400783123?l=hocalarnet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hocalarnet.blogspot.com/feeds/8179067799400783123/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=14799607&amp;postID=8179067799400783123' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/14799607/posts/default/8179067799400783123'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/14799607/posts/default/8179067799400783123'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hocalarnet.blogspot.com/2008/02/niversitelerde-bourbona-zgrlk.html' title='Üniversitelerde Bourbon&apos;a Özgürlük'/><author><name>OP</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-14799607.post-2381721668163772015</id><published>2007-12-18T22:16:00.000+02:00</published><updated>2008-07-18T11:46:02.716+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Merkez Efendi Külliyatı'/><title type='text'>İki dize arasına bir şair sığar</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_SUBfW3O_ems/R2gq57iHb4I/AAAAAAAAACs/dRNLrioX0vA/s1600-h/ekmekarasi.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5145409748992487298" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_SUBfW3O_ems/R2gq57iHb4I/AAAAAAAAACs/dRNLrioX0vA/s320/ekmekarasi.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Birşeyler yazmanın sırası ne zaman gelecek? Önce, aklımın bir köşesinden, beni&lt;br /&gt;kendisine sessizce davet edecek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Bir davetin ardından yaşananlar &lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yumuşak bir dokunuş. Suyun üzerindeki belli belirsiz dalgalar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Taa en başından uygun bir müzik eşlik edecek; Beastie Boys – Namaste. Ya da Ay amor - Fransico Cespedes.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adın aklıma gelecek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir köşesinden aklımın, adın aklıma gelecek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zaten gerisi gelecek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Atilla İlhan.&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazılan bir kaç dize bana gerçek sahibini hatırlatacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özgünlük kaygısı hissedilecek. Yazılanlar silinecek ve tekrar yazılacak. Bazen de yenileriyle yer değiştirecek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zaman, oyun bozanlık edecek, araya girecek. Yazdıklarım eskiyecek. Anlamını yitirecek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İki dize arasına bir şair sığacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şüphe edeceğim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Tekrar&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İki dize arasına bir şair sığacak&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazdıklarım aklımda yankılanacak&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eski zamanlar ve son zamanlar&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;İhanet ve İtiraf&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belki de nedeni yazdıklarımın,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu aralar çokça yediğim ekmek arası köfteler&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte bu  saçma oldu....&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sahi, ekmek arasına kaç köfte sığar?&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/14799607-2381721668163772015?l=hocalarnet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hocalarnet.blogspot.com/feeds/2381721668163772015/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=14799607&amp;postID=2381721668163772015' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/14799607/posts/default/2381721668163772015'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/14799607/posts/default/2381721668163772015'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hocalarnet.blogspot.com/2007/12/iki-dize-arasna-bir-air-sar.html' title='İki dize arasına bir şair sığar'/><author><name>merkezefendi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04240651250427199005</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_SUBfW3O_ems/R2gq57iHb4I/AAAAAAAAACs/dRNLrioX0vA/s72-c/ekmekarasi.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-14799607.post-7910029053139924162</id><published>2007-12-03T12:10:00.000+02:00</published><updated>2010-11-13T16:41:04.268+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='OP ED'/><title type='text'>Siyah Süt (Elif Şafak)</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_j9rrIOYekgA/R1Pb85ejLrI/AAAAAAAAADE/RKyUAcXAZQM/s1600-R/siyahs%C3%BCt.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer; width: 106px; height: 142px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_j9rrIOYekgA/R1Pb85ejLrI/AAAAAAAAADE/gLNFXYMCOus/s200/siyahs%C3%BCt.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5139693439027457714" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Hocalar sessiz...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belki bir gün biri çıkar da şu çocuk doğurmak konusunda, erkeklerin sıkıntılarını, iç hesaplaşmalarını ve dönüşümlerini yazar diye bekliyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Siyah Süt ile yapılan emzirme-bebek / mürekkep-edebiyat  eğretilemesi güzel. Peki ama Hocalar'ın durumu için hangi eğretilemelere başvurmak lazım?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eytişimsel özdekçilik bağlamında incelendiğinde, toplumsal üretim dinamikleri veriyken, kadınlar bedensel isteklerinin peşinde koşmakta erkeklere göre daha mı özgür?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biyolojik saat çalışıyor! Tik Tak Tik Tak&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hocaların biyolojik saati durmuş sanki!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Düşünceler sabitlenmiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Siyah Süt'ün erkek dünyasındaki aksi ne ola ki?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Siyah Şut mu?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yoksa Guinness Draught mu?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hocalar bunu netleştirmeden bu kitap hakkında kelam edemez.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/14799607-7910029053139924162?l=hocalarnet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hocalarnet.blogspot.com/feeds/7910029053139924162/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=14799607&amp;postID=7910029053139924162' title='6 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/14799607/posts/default/7910029053139924162'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/14799607/posts/default/7910029053139924162'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hocalarnet.blogspot.com/2007/12/siyah-st-elif-afak.html' title='Siyah Süt (Elif Şafak)'/><author><name>OP</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_j9rrIOYekgA/R1Pb85ejLrI/AAAAAAAAADE/gLNFXYMCOus/s72-c/siyahs%C3%BCt.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>6</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-14799607.post-3000677779898945876</id><published>2007-09-02T11:57:00.000+03:00</published><updated>2010-11-13T16:41:04.269+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='OP ED'/><title type='text'>Popoların Haber Değeri ve Özkök Dilemması</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_j9rrIOYekgA/Rtp9IPHHt1I/AAAAAAAAAC8/iJFaRL_ZKS0/s1600-h/hurriyet2.JPG"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5105530708026701650" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_j9rrIOYekgA/Rtp9IPHHt1I/AAAAAAAAAC8/iJFaRL_ZKS0/s320/hurriyet2.JPG" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Hürriyet gazetesi dün yayınladığı bir haberde Türk Bayrağı giyen dişi dansçıların hazır bulunduğu bir partiyle ilgili soruşturma açıldığını söylüyordu. Ancak işin ilginç yanı hakkında soruşturma açılan bu güzelleri kendi foto galerisine de taşımıştı.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Erotik dişilerin Türk Bayraklı t-shirt giyip iç gıcıklayıcı danslarla bir partiye libido katması suçsa, aynı güzellerin fotolarını yayınlamak da suç olarak kabul edilmez mi?&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Hürriyet'in basın ve haber alma özgürlüğü konusundaki cesaretinden bahsederken bu hukuki meseleyi aklımızın bir köşesinde tutmamız gerekiyor.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Bu bağlamda, soruşturma konusu olan partideki bir hanımkızımızın sadece poposunu gösteren ve Hürriyet internet sayfalarına taşınan fotoğrafın "haber değeri"ni merak ediyor insan. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Biliyorsunuz Hürriyet gazetesi Banu Alkan'ın memelerinin göründüğü bir videoyu yayınladıktan sonra Türkiye'de yaşanan panik ve infial halini dikkate alıp "haber değeri" olmayan erotik ve semi-erotik fotoğraflar yayınlamayacağını, kadın vücudunu bir meta olarak kullanmayacağını ilan etmişti. Tabii bu "haber değeri" olduğu sürece erotik fotoğraflar yayınlayabileceğini de ima ediyordu. Dolayısıyla, Ertuğrul Özkök hangi erotizmin haber değeri vardır, hangisinin yoktur gibi bir dillema ile karşı karşıya kalmıştı.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Hürriyet bahsi geçen tarihi kararda aynen şöyle demişti:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:courier new;font-size:85%;"&gt;"Biliyoruz ki internet sitelerine girebilmek çok kolaydır. Yarı pornografik ve kadın teşhirine dayanan üstelik hiçbir haber değeri olmayan fotoğraflara ne yazık ki çocuklarımız da kolayca ulaşabilmektedir...Bunun için de kaldırıyoruz...Sevgili okurlar,Hürriyet adı doğru haberciliğin, tarafsız ve önyargısız haberciliğin, insana saygının sembolü olmuştur...Bu tür teşhire dayanan foto-galeri zihniyetinin habercilikle ilgisi olmadığını düşünüyoruz. Üstelik kadını yalnızca teşhir malzemesi olarak gören bu zihnriyetin insana karşı bir saygıısızlık olduğunu da söylüyoruz..." (&lt;/span&gt;&lt;a href="http://www.hurriyet.com.tr/gundem/6753140.asp?gid=180"&gt;&lt;span style="font-family:courier new;font-size:85%;"&gt;link&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:courier new;"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;)&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Bir tarafta insanların çıplak kadın ve erkeklerin fotoğraflarını görme özgürlüğü, diğer tarafta ise ciddi bir gazete yayınlama kaygısı... Bir tarafta Banu Alkan'ın yıllar boyu merak ettiğimiz memeleri, öbür tarafta yanlışlıkla Hürriyet internet sitesine giren bir çocuğun yaşayacağı travma...&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Gördüğümüz gibi Hürriyet adına ve şanına yakışır bir biçimde tercihini özgürlüklerimizden yana yaptı. Halbuki, daha birkaç ay önce gayri-ahlaki siteleri engelleyen bilgisayar yazılımlarına takılmış, birçok müslüman ülkede zararlı içeriğe sahip siteler arasında eklenmişti Hürriyet'in internet sayfası. Ama Hürriyet tüm bu şartlar altında bile özgürlüklerimizi korumayı bildi.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Habere aynı zaman, erotik içeriğe ayrı zaman mı? Hayır. Hürriyet tek tıklamayla bizlere istediğimiz her şeyi sunuyor.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Teşekkürler Hürriyet!&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/14799607-3000677779898945876?l=hocalarnet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hocalarnet.blogspot.com/feeds/3000677779898945876/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=14799607&amp;postID=3000677779898945876' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/14799607/posts/default/3000677779898945876'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/14799607/posts/default/3000677779898945876'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hocalarnet.blogspot.com/2007/09/popolarn-haber-deeri-ve-zkk-dilemmas.html' title='Popoların Haber Değeri ve Özkök Dilemması'/><author><name>OP</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_j9rrIOYekgA/Rtp9IPHHt1I/AAAAAAAAAC8/iJFaRL_ZKS0/s72-c/hurriyet2.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-14799607.post-6433202994313931846</id><published>2007-09-01T21:37:00.000+03:00</published><updated>2007-09-02T11:44:19.164+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Merkez Efendi Külliyatı'/><title type='text'>Sıkıldım artık</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_SUBfW3O_ems/RtmyFo6N3nI/AAAAAAAAACE/vTHVUjRAIuM/s1600-h/3994098.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5105307462551854706" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_SUBfW3O_ems/RtmyFo6N3nI/AAAAAAAAACE/vTHVUjRAIuM/s320/3994098.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Hurriyet şu dakika itibariyle, yine Türkiyenin en provokatif, en ucuz, kendi hesabında, içi boş, sembolik milliyetçi gazetesi olduğunu başlıklarından biriyle gösterdi.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Hurriyet, bu tavırlara ön ayak ve alet olan, ses çıkarmayan tüm doğan medya yöneticileri ve yazarları mide bulandırıyorsunuz...&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/14799607-6433202994313931846?l=hocalarnet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hocalarnet.blogspot.com/feeds/6433202994313931846/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=14799607&amp;postID=6433202994313931846' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/14799607/posts/default/6433202994313931846'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/14799607/posts/default/6433202994313931846'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hocalarnet.blogspot.com/2007/09/hurriyet-u-dakika-itibariyle-yine.html' title='Sıkıldım artık'/><author><name>merkezefendi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04240651250427199005</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_SUBfW3O_ems/RtmyFo6N3nI/AAAAAAAAACE/vTHVUjRAIuM/s72-c/3994098.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-14799607.post-2030860418502615538</id><published>2007-09-01T20:41:00.000+03:00</published><updated>2007-09-02T12:27:10.426+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Merkez Efendi Külliyatı'/><title type='text'>Bir yazımlık ve dört dörtlük es</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_SUBfW3O_ems/Rtmmb46N3mI/AAAAAAAAAB8/Z078HZ-xPbI/s1600-h/aula15.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5105294650664410722" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" height="211" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_SUBfW3O_ems/Rtmmb46N3mI/AAAAAAAAAB8/Z078HZ-xPbI/s320/aula15.jpg" width="293" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Dinlediklerim&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;John Cage - 4' 33''&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/14799607-2030860418502615538?l=hocalarnet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hocalarnet.blogspot.com/feeds/2030860418502615538/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=14799607&amp;postID=2030860418502615538' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/14799607/posts/default/2030860418502615538'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/14799607/posts/default/2030860418502615538'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hocalarnet.blogspot.com/2007/09/bir-yazmlk-ve-drt-drtlk-sus.html' title='Bir yazımlık ve dört dörtlük es'/><author><name>merkezefendi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04240651250427199005</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_SUBfW3O_ems/Rtmmb46N3mI/AAAAAAAAAB8/Z078HZ-xPbI/s72-c/aula15.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-14799607.post-1923118911441848380</id><published>2007-08-30T19:53:00.000+03:00</published><updated>2010-11-13T16:41:04.269+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='OP ED'/><title type='text'>Hocaların Deli Saçması Programı</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_j9rrIOYekgA/RtcN3_HHt0I/AAAAAAAAAC0/YMNyaqIX3Kw/s1600-h/____0001.JPG"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5104563958133012290" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" height="202" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_j9rrIOYekgA/RtcN3_HHt0I/AAAAAAAAAC0/YMNyaqIX3Kw/s320/____0001.JPG" width="234" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Bildiğiniz gibi Hocalar bir taraftan işlerinde başarılı olmaya çalışırken öbür taraftan da gündemi etraflıca takip etmek gibi bir takıntıya sahip olan kafaları karma karışık insan evlatlarıdır. Homo sapiens türünün en nadide örneklerinden olan Hocalar siyasetten spora, magazinden paleoantropolojiye kadar her şeyi takip etmeye, her konu hakkında fikir sahibi olmaya, önemli gördükleri konularda da ayrıntılı araştırmalar yapmaya çalışırlar. İşte bu saiklerle yaşamaya çıkan Hocalar'ın gündemi bazen öylesine dolu olur ki artık gündem bindiği dalı kesmeye, küpüne zarar vermeye başlar. Örneğin, son aylarda seçimler ve cumhurbaşkanlığı seçimi nedeniyle Hocalar'ın fazla mesai yaptığını, kendi aralarında hem içki sofrasında hem sanal ortamda tartıştıklarını onları tanıyan herkes biliyor.&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Bu bağlamda Hocaların son günlerdeki programından bahsetmek öğretici olacaktır.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;Siyaset&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Cumhurbaşkanlığı seçimi, Abdullah Gül üzerine yapılan tartışmalar ve CHP'nin tavrı herkesin malumu. Bu konularda Perihan Mağden'den Zekeriya Beyaz'a kadar herkesin söyleyecek bir sözü var. Bir taraftan TSK'nın tavrını yakından takip ederken öte taraftan dinci çevrelerin söylemini mercek altına almak, Fetullah Gülen'i ve şürekasını izlemek; bir başka taraftan da Cumhuriyet'in gün be gün buruklaşan yazılarını ve bu yazıların ardında yatan anlamları çözmeye çalışmak; bir diğer taraftan ise siyasetin günlük temposunda mimikler ve nüanslar ile oynanan oyunları gözden kaçırmamaya çalışmak neredeyse tam gün mesai gerektiren bir iş halini alıyor. "Cumhurbaşkanı&lt;strong&gt;m&lt;/strong&gt;" yerine "Cumhurbaşkanı" denmesinden tutun da DTP'nin 30 Ağustos kutlamalarına çağırılmamasına kadar sizin de bildiğiniz yüzlerce küçüklü büyüklü olay derinlemesine analiz ve araştırma gerektiriyor. Hocalar bu yoğun gündemi takip etmek için neredeyse tam zamanlı bir kırmızı alarm haline haberleri, analizleri, yorumları takip ediyor, yakın tarihimizle ilgili kitapları ve araştırmaları yeniden karıştırıyor ve pek tabii ki değişik düşünce akımlarının yaklaşımlarını analiz edebilmek için neredeyse tüm medyayı takip ediyorlar. Ne var ki, bu sadece Hocalar'ın deli saçması programının küçük bir kısmını oluşturuyor. Çünkü gündemde sanattan spora onlarca değişik başlık var.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;Spor&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Hocalar'ın spora olan aşklarına herkes aşinadır. Kimi body salonunda şişerken, kimi top peşinde gol kovalar. Açık havada koşanı da vardır, sevişmeyi bir spor olarak göreni de. Ancak Hocalar sadece aktif olarak spor yapmakla kalmaz, bireysel sporlardan aile sporlarına, aile sporlarından takım sporlarına kadar her türlü büyüklü küçüklü spor olayını takip eder. Mümkünse spor müsabakalarını canlı seyreder, değilse banttan, videodan, avi'den, mpeg'den, olmadı youtube'den izler. Yerküremizde her dakika içinde yüzlerce spor müsabakası olduğu düşünülürse Hocalar'ın ne yoğun bir çalışma programına sahip oldukları anlaşılır. Tabii ki Hocalar'ın zamanı her şeyi izlemeye yetmez. Ancak önem sırasına göre en üstte yer alan müsabakaları, yarışmaları seyretmeye çalışırlar. Hocalar'ın bir çoğunun vazgeçemediği sporlardan bir Formula1 yarışlarıdır. Sıralama turlarını muhakkak seyretmeye çalışırlar ancak onu seyredemeseler bile yarışmayı mutlaka seyrederler. Pitstop stratejilerini bilir, pistlere uygun kanat ayarları hakkında fikir beyan ederler. Ortak olarak tuttukları bir takım yoktur, pilotların sürüş stillerini, kişiliklerini tek tek analiz edip, pilot seçerler, pilot tutarlar. Böylece birçok Pazar günü spor F1 ile başlar. Ancak daha önemlisi futboldur. Hepsi Fenerbahçeli olduğundan Fener'in maçlarını hayatta kaçırmazlar. Dolayısıyla, hafta sonlarının en az bir günü de maç izleyerek ve maçlarla ilgili değerli yorumları dinleyip yorumlamakla geçer. Şimdi bu trafiğe Şampiyonlar Ligi heyecanının da eklendiğini düşünürsek, hafta içinde de en az bir günün maç izleyerek geçeceği açıktır. Ne var ki, Hocalar'ın spor serüveni bununla kalmaz. Basketbol milli takımımızı ısrarla takip ederler. Yabancı takımlarda oynayan oyuncularımızın maçlarını da kaçırmamaya çalışırlar. Hocalardan bazılarının gecenin 03'ünde kalkıp NBA seyrettiği herkes tarafından bilinir. Bu günlerde ise Tuncay Şanlı'nın maçları Hocalar'ın gündemine alınmış durumda. Hocalar, artık Middlesbrough'un maçlarını ve o maçlara anlam kazandırabilmek için İngiltere ligini takip ediyorlar. La liga maçlarını özellikle de Barcelona'nın maçlarını izlemeyi sevdikleri bilindiğine göre Hocaların günlerinin siyaset kadar sporla da geçtiğini anlamak kolaylaşır. Bu yoğun trafiğe bazen tenis turnuvaları bazen özel turnuvalar ve bazen de atletizm eklenir ve Hocalar'ın zaten deli saçması olan günlük programları da zıvanadan çıkmaya başlar. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;Magazin&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Hocalar tüm aktivitelerini sürdürürken magazinden de geri kalmayı hiç istemezler. Eğer Banu Alkan'ın göğüsleri bir yerde kendiliğinden ortaya çıktıysa Hocalar bu olayı ilk gören olmak isterler. Tuğba Özay'ın hapis hayatından tutun, Bülent Ersoy'un incilerine kadar her şeyi bilmek, her konu hakkında fikir sahibi olmak istedikleri için Hocalar özellikle Doğan grubunun yayın organlarına sık sık göz atarlar. Hürriyet internet gazetesindeki her türlü magazin videosunu, fırsat buldukça da ünlülerin hayatını allak bullak eden magazin programlarını izlemeye çalışırlar. Eğer magazin gündemi siyaset ve spor gündemiyle örtüşürse - ki çoğu zaman öyle olur - o zaman magazin haberlerini daha da hararetli bir biçimde izlemeye başlarlar. Köşe yazarları arası atışmaları, polemik yaratacak söylemleri hiç kaçırmaz anında haberdar olurlar. Hocalar'ın her zaman içki masasına taşıyacak bir magazin gündemi vardır. Ancak içki masasında magazine nadiren zaman kalır.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;Sosyal ve Kültürel Hayat&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Tüm bu akitivitelerinin arasında Hocalar faal bir sosyal ve kültürel hayatı da ihmal etmezler. Eşleriyle, sevgilileriyle gezerler, kitap okurlar, içerler, dans ederler. Şehirli bir insanın yapması gereken ne varsa hepsini yaparlar. Sinema, tiyatro, Dvd, divx hocalar için leblebi çekirdek gibidir. Heroes da seyrederler, Lost da. Yerli dizilere pek iltifat etmeseler de dişlerine göre bir şey bulurlarsa onu da fırsat buldukça izlemeye çalışırlar. Kültür gündemi ile ilgili tüm gelişmeleri takip edebilmek için her türlü edebiyat ve sanat dergisini takip eder, mimarlık dergilerine göz atar, yeri geldiğinde eşlerine, sevgililerine pratik ev idaresi önerileri verirler. Hocalar'ın mutfakta da çok maharetli oldukları, çok iyi yemek yaptıkları bilinen gerçekler arasındadır. Bu sebeple Hocalar ahçılık dünyasındaki gelişmeleri, Japon mutfağındaki son numaraları ve ünlü lokantaların gizli reçetelerini ısrarla takip ederler. Ama daha önemlisi, son çıkan kitapları muhakkak okurlar. Polemik konusu olan kitaplara göz gezdirirler. Fuarlar, şenikler, festivaller ve bunun gibi bir çok etkinliği takip eder ve deli saçması dediğimiz programlarını iyice içinden çıkılmaz bir hale getirirler. Bunlar arasında belki de en önemlisi müziğe gösterdikleri ilgidir. Müzik konusunda söylenecek tek şey şudur: Hocalar'dan al haberi. Hocalar dünya piyasasındaki her şekil ve türdeki müzik etkinliğini takip eder deneysel cazdan, oryantale kadar her şeyi bilirler. Sadece sosyal ve kültürel programlarıyla bile normal bir insanı deli edebilirler. Ancak Hocalar delirmez, çünkü onlar bu faaliyetleri yürütürken küçük kaçamaklar yapar Kaş'a, Datça'ya gider kısa ama etkili tatiller yaparlar. Tatile geçerken Hocalar'dan geçmeleri ise Hocalar'ı kendilerinden geçirir.&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Pek tabii ki Hocalar'ı kendilerinden geçiren en önemli şey Hocalar güneminin tartışıldığı Hocalar buluşmalarıdır. Bu buluşmalar olmadan gündem havada kalır, değerlendirmeler oturmaz. Hocalar ancak diğer Hocalar'la bir araya geldiğinde tüm gündemlere tam hakimiyet sağlar. Birinin gözden kaçırdığını diğeri muhakkak yakaladığı için Hocalar bir araya geldikleri günlerde tam donanımlı gündem yorumcuları haline gelirler. Hocalar her gün biriktirir, Hocalar masasında birikimler paylaşılır ve gerçek düşüncelere dönüşür.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;Son Söz&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Hocalar'ın programı pek tabii ki bunlarla bitmez. Ancak sanırım bunları saymak Hocalar'ın ne deli saçması bir programa sahip olduğunu anlatmaya yeter. Hocalık tam zamanlı bir iştir. Gelişmiş ülkelerde Hocalar tipi insanlara hükümetlerin maaş bağladığı bilinen bir gerçekse de Hocalar tüm bu işleri bir kuruş para istemeden sadece ve sadece kendilerini tatmin etmek için yaparlar.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/14799607-1923118911441848380?l=hocalarnet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hocalarnet.blogspot.com/feeds/1923118911441848380/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=14799607&amp;postID=1923118911441848380' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/14799607/posts/default/1923118911441848380'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/14799607/posts/default/1923118911441848380'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hocalarnet.blogspot.com/2007/08/hocalarn-deli-samas-program.html' title='Hocaların Deli Saçması Programı'/><author><name>OP</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_j9rrIOYekgA/RtcN3_HHt0I/AAAAAAAAAC0/YMNyaqIX3Kw/s72-c/____0001.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-14799607.post-8951436283320630356</id><published>2007-08-29T00:59:00.000+03:00</published><updated>2008-07-18T11:46:25.024+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Merkez Efendi Külliyatı'/><title type='text'>Ortaya karışık</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_SUBfW3O_ems/RtSbmY6N3lI/AAAAAAAAAB0/-kTaBJnx0HM/s1600-h/cemile-sultan.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5103875361541578322" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_SUBfW3O_ems/RtSbmY6N3lI/AAAAAAAAAB0/-kTaBJnx0HM/s320/cemile-sultan.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Hattı zatında bu karışık bir yazı olacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında maksadımı aşarak dediğim, sonraki satırlarda yankılanacak bir ritim olacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsan kendi maksadını aşmalı, maksadının ötesine geçmeli. Demek istediğim maksadı arkasında kalmalı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hep de öyle değilmidir aslında? Hepimizin maksadı tam da arkamızda kalmaz mı? Maksadı önünde olan var mıdır? Nerede öylesi? En azından ben hiç rastlamadım o türlüsüne. Biz önde, maksadımız arkada geçip gider hayatlarımız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;En nihayetinde maksadı olmayan insan düşünülemez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nedir bize öğretilen taa küçüklüğümüzden beri? İnsan başkalarının maksadıyla yarışacağına, kendi maksadını aşmaya çalışmalı. Filhakika arkamızda da olsa, her gittiğimiz yere maksadımızı da beraberimizde götürürüz. Ammavelakin yine de onu aşmaya çalışırız. Karışık bir durum anlayacağınız...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve hattı zatında bu da karışık bir yazı...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vikipedia’da belirtildiğine göre ‘Kaptanızade Ali Rıza Efendi, Türk musukisinin unutulmazları arasına girmiş ve halka malolmuş "yıldızların altında" ve "efem" şarkılarının söz yazarı ve bestekarıdır. Sinop'ta doğmuştur oğlu ve iki torunu da denizcilikle uğraşıp kaptanlık yapmıştır,torununun torunları hala yelkencilikle uğraşmaktadır.’&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kaptanızade Ali Rıza Efendi’nin başka bir bestesini de, geçen hafta sonu İstiklal Caddesinde yürürken işittim. Şarkıyı söyleyen Sema. Sema hanım, Cumhuriyet dönemi kadın şarkıcılara adanmış bir albüm yapmış. Taş plaklardan günümüze gelen sesi ile hoş parçalar seslendirmiş. Maksadını tam anlamıyla aşmış. Pek güzel olmuş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sema hanımın seçip albümüne koyduğu, ve benim de en çok beğendiğim parçalardan birisi de Kaptanızade Ali Rıza Efendi’ye ait. İsmi Cici Bey. Nedense bu şarkıyı her dinlediğimde, yeni taşındığım bu Şehri- İstanbul’a içim daha da ısınıyor. Belirtmeliyim, şarkı sözlerinde İstanbul geçmiyor. Anlayacağınız bu da karışık bir durum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve hattı zatında bu da karışık bir yazı...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tesadüf bu ya; İstanbul’da yaptığım gezintilerden diğerinde de yine Cici Bey’e rastladım. Ancak bu başka bir Cici Bey. İstanbul’da daha 2 kere dolaşmaya çıktım, ama her defasında Cici beylere denk geldim. Bu şehir Cici Bey dolu. Cici Bey’lerin şehriymiş meğerse İstanbul. Her köşede bir Cici Bey var. Tehlikenin farkındayım, sonunda Cici Bey olmak var bu işin. Şehir, bir şekilde, içindekileri, belki de, Cici Bey’lere dönüştürüyor. Emin değilim, belki de maksadını aşan sözler bunlar. Sema hanım’a bakılırsa Cici Bey değilse karşılaşacağınız, o zaman Mon Bey’dir!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkinci Cici Bey vakam Kandilli'deki tarihi Cemile Sultan Korusu’nda yaşandı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu Cici Bey hazretleri hayatı tam anlamıyla imbikten akıtmış gerçek bir kişilik. Kendisi Abdülmecid'in 19’u erkek ve 18'i kız toplam 37 çocuğundan birisi olan Cemile Sultan’ın oğlu. Cici Bey kısaltılmışı, asıl ismi Celalettin (1864-1917). Ama gel Celalettin git Celalettin olmamış, dilller tembelik etmiş, dönmemiş, o da Cici Bey olmuş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birer kahve içtiğimiz koruyu, şu anda İstanbul Ticaret Odası Eğitim ve Sosyal Yardımlaşma Vakfı işletiyor. Alkollü içki satışı yakın zamanda üyelerin oylarıyla yasaklanmış. İçinde, bir elektrik kontağından çıkan yangından once iki köşk varmış;. Orta Köşk" ve adamımız Celalettinin hiçbir masrafdan kaçınmadan korunun üst kısmındaki düzlüğe kondurduğu "Cici Bey Köşkü".&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Korunun hikayesi uzun. İçinde kimler yok ki? Prens Mustafa Fazıl Paşa, Yunanlı bir armatör olan Likardopulos, film yapımcısı Cemil Filmer, daha kimler kimler... Merak edenler &lt;a href="http://www.cemilesultan.com/"&gt;http://www.cemilesultan.com/&lt;/a&gt; adresinden detaylı bilgi edinebilirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bizi ilgilendiren kısım, masaya servis olarak gelen keğatlarda yazılıydı. Korunun tarihi. Biraz resmi tarih tavrıyla kaleme alınmış bu servis altlıklarını doğru şekilde okursak anlıyoruzki bu Cici Bey, tam bir sanat sevicisi, döneminin önde gelen keyif adamı. İştanbul’daki Cici Bey’lerin tarihi çok eskilere dayanıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cici Bey tezgahını pek güzel kurmuş. Köşkünün yanına yaptırdığı havuzun kenarında tuvalini yerleştirmiş, yazları resim üstüne resim yapıyor. Avcı arkadaşları var Cici Bey’in. Bunlar toplayıcı, avcı Cici Beyler. Koru’da doyumsuz bir boğaz manzarasına karşı saz eğlenceleri ve alemler eksik olmuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Avrupa’dan özel olarak Cici Bey için getirilmiş flaman kuğuları ve envai çeşit ördekler koruda saf saf fink atıyor. Cici Bey ve arkadaşları her gece sazda ve sözde, vuran patlatıyor, çalan söylüyor. Cicilik sınır tanımıyor. Maksadını aşan bir cicilik anlayacağınız. Kafalar güzelleşiyor ve avcılık damarları azıyor, flaman kuğuları ve envai çeşit ördek, yine Avrupa’dan onlar için getirilmiş özel bakıcılarının beyhude yakarışları arasında bazı geceler namluların ucunda, tüyleri havalara saçılıp, hedef oluyor. Bu garip manzaralar sonrasında Cici Beyimizin resimlerinde yerini buluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonuçta bu da kendi içinde, dehşetin vahşeti karma karışık bir durum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve hattı zatınızda, bu da karma karışık bir yazı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dinlediklerim&lt;br /&gt;Sema – Cici Bey&lt;br /&gt;Sema – Mon Bey&lt;br /&gt;Sezen Aksu – İstanbul hatırası&lt;br /&gt;Baba Zula – Cecom&lt;br /&gt;Maksim-Skin – Carmen Queasy&lt;br /&gt;Golbug – Whole lotta love &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/14799607-8951436283320630356?l=hocalarnet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hocalarnet.blogspot.com/feeds/8951436283320630356/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=14799607&amp;postID=8951436283320630356' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/14799607/posts/default/8951436283320630356'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/14799607/posts/default/8951436283320630356'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hocalarnet.blogspot.com/2007/08/ortaya-kark.html' title='Ortaya karışık'/><author><name>merkezefendi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04240651250427199005</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_SUBfW3O_ems/RtSbmY6N3lI/AAAAAAAAAB0/-kTaBJnx0HM/s72-c/cemile-sultan.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-14799607.post-7124655743121896895</id><published>2007-08-23T12:50:00.000+03:00</published><updated>2010-11-13T16:41:04.270+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='OP ED'/><title type='text'>Hocaların sadakati nasıl bozuluyor!</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_j9rrIOYekgA/Rs1ZT_HHtzI/AAAAAAAAACs/bN1k-Xu4Zrg/s1600-h/vole.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5101832152774326066" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_j9rrIOYekgA/Rs1ZT_HHtzI/AAAAAAAAACs/bN1k-Xu4Zrg/s400/vole.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Bilenler bilir hocaların yaz tatili tıpkı çalışma dönemleri gibi sürekli alkol tüketimi ile taçlanır. Daha önce defalarca açıkladığımız gibi hocalar bira konusunda çok seçicidir ancak milli değerlerini de korumayı ihmal etmezler. En çok tükettikleri bira Efes'tir. "'Madem bira bu kapağın altında' demişler, madem ülkemiz kendini dünyaya Efes'le tanıtmış" diyerek Efes içerler.&lt;/div&gt;&lt;div&gt;.&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Efes iyi bir bira mıdır? Hayır. Ortalama bir 'Pilsener'dir. Hocalar yurt dışı seyahatlerinde onlarca hatta yüzlerce başka birayı tatmış, dünya üstünde Efes'ten güzel biralar olduğuna defalarca şahit olmuştur. Ancak onlar Efes içmeye devam eder. Neden mi? Çünkü bira milli bir meseledir. Eğer bir bira üreticisi ve bir bira markası desteklenecekse bu Efes olmalıdır. Vatanın bölünmez bütünlüğünü korumak için, laik ve demokratik Türkiye'nin devamını sağlamak için çalıştıkları gibi Efes'i korumak için de çalışır Hocalar. Barmen hangi birayı istediklerini sorunca Hocalar tereddüt etmeden "Efes" der. Fazla düşünmezler.&lt;/div&gt;&lt;div&gt;.&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Efes içmek belki oruç tutmak gibi bir şeydir. Bir nevi nefs kontrolüdür. Efes'ten başka şeye meyletmez, gençlik dönemlerinde Efes ile imzaladıkları anlaşmaya sadık kalırlar. Onlar ortalama bir pilsener içerken asıl önemli olanın Hocalar ile muhabbet olduğunu bilirler. Bu yüzden kendilerince aslında milli olmadığını bildikleri sermayeyi korumak için anlaşılmaz ama bir o kadar da takdir edilecek bir çaba gösterirler.&lt;/div&gt;&lt;div&gt;.&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Efes gençliğimizin birasıdır. Bir vazgeçilmezdir. Hocalar fırsat buldukça farklı biralar denese de dönüp dolaşıp Efes'e geri dönerler. Evde, bira bardakları Efes'tir. Bir iki yabancı bira bardağına sahip olsalar da onu ancak zor zamanlarda misafire bira ikram ederken kullanırlar. Fotoğraflarını rakı süslemediği zaman çoğunlukla Efes süsler. İşte Hocalar'ın Efes'e böyle bir düşkünlüğü vardır. Halbuki Hocalar ortalamayı pek sevmez. Ortalama yaşamla dertleri vardır. Yine de Efes'in ortalama bir bira olduğu gerçeğini bile bile Efes içerler.&lt;/div&gt;&lt;div&gt;.&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Belki artık "Efes içerlerdi" demek daha doğru olur. Diğer Hocalar belki benimle aynı deneyimi paylaşmıyordur ama ben son zamanlarda Efes'e sık sık ihanet eder oldum. İlk önce Gusta çıktı, güzel dedim eve bira alırken "aman Gusta alalım da piyasada böyle güzel alternatifler de tutunabilsin" dedim. Her markete gittiğimde Gusta aldım. Bir gün baktım ki haftalarca klasik Efes içmeden yaşamışım. Hemen çark edip, markette kutu efesleri doldurdum sepete. Ama yanlarına da birkaç Gusta koymayı ihmal etmedim. Efes bardağımın yanına bir de Gusta bardağı eklendi. Gusta'yı kendi bardağında içiyorum. Efes'i kendi bardağında. Ancak bu durum fotoğrafların yarısının Gusta ile süslenmesine yol açtı. Efes, o tartışmasız olarak içtiğim bira yavaş yavaş fotoğraflardan çıkıyordu. Sadakatim, orucum bozuluyordu. Nefsime hakim olamayıp dolduruyordum Gusta'yı bardağa...&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;.&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Bu yaz yeni bir gelişmeyle içtiğim Efes sayısı iyice azaldı. Çok sevgili bir arkadaşım bir gün "VOLE içtin mi?" diye sordu. "Hayır" dedim. "Denemelisin" dedi. Biradan çok iyi anladığını bildiğim bu arkadaşımın önerisi aklımın bir köşesinde kaldı. Daha sonra günlerden bir gün gittiğim bir mekanda, şöyle denizin kenarında höpürdete höpürdete bir bira içmek amacıyla bir bira istedim. Garson "Efes yok abi" dedi. VOLE varmış. Mekandan kalkıp gitmeye üşendiğim için "iyi getir bari" dedim. Getirdi. Ah getirmez olaydı. Meğer ne güzel biraymış. "Double-lagering denen bir teknikle üretiliyor" dedi garson. Fermante edildikten sonra önce 8 sonra da 2 derecede bakletiliyor ve -1 derecede filtreleniyormuş. Sanırım bu sayede doymuş, içimi kolay ama damakta güzel bir tad bırakan bir bira ortaya çıkmış. Web sitelerine baktım, bira Tuborg Türkiye'nin ürünüymüş ve tam da Hocalar yaş grubu hedeflenerek üretilmiş.&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;.&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Aslında bizler Tuborg kırmızıdan başka Tuborg'u kendi isteğimizle içmemiş bir nesil olarak bugün VOLE birayla bira tercihlerimizi değiştirmeyecek kadar inatçıyız. Hatta kafamızın karışık olmadığı tek nokta belki de bira tercihimizdi. Ancak Türk bira endüstrisindeki gelişmeler yavaş yavaş kafamızı bu en NET olduğumuz konuda bile karıştıracak gibi görünüyor. Ben dün akşam marketten bardak promosyonlu VOLE biramı aldım. Film seyrederken de keyifle yudumladım. "Ne güzel bira bu yahu" dedim. Gülümsedim. İçmeye devam ettim. Sonra farkettim ki rakıda olanlar yavaş yavaş birada da başımıza geliyor. Yeni Rakı'dan EFE Yeşil'e geçtiğimiz gibi acaba Efes'ten VOLE'ye mi geçeceğiz? Bunu pek tabii ki zaman gösterecek. Gittiğimiz yerlerde VOLE bira satılmadığı sürece Efes tercihimize sadık kalırız belki. Ama ben eminim ki benim gibi diğer Hocalar da artık bira alırken rahat olamayacaklar. Gönülleri Efes'ten geçerken, ağızlarından VOLE çıkacak. Her bira içişte sadakatlerini sorgulayacaklar. Kafaları karışacak. Belki içlerinden bazıları Efes daha güzel diyecek. Bira içerken bira tartışacağız. Ama ben biliyorum ki hepsi VOLE'yi beğenecek. İçmek isteyecek. Sadakatleri yavaş yavaş bozulacak. Nefs bedene hakim olacak. Biz Dünyanın Tüm Karışık Kafaları NETleşin derken, VOLE aklımızı çelecek ve NET'te VOLE sorar olacağız. Fotoğraflarımızda Efes'in yanına VOLE girecek, Hocalar'ın düşünceleri iyice brbirine karışacak. Kapitalizmin çarkları içinde yavaş yavaş erirken suyun üstünde kalmanın tek yolunun kafaların karışıklığından geçtiğini bilen Hocalar, bu kez kafaları karışırken acaba dibe mi batıyoruz diye düşünmeye başlayacak. NETliğin son kalesine de bir VOLE vuracak kapitalizm. Sonra bir gün belki Yeşil Tuborg'u da denemek isteyeceğiz ve o en masum duyguların tatmin edildiği Hocalar sofrası yavaş yavaş masumluğunu kaybedecek.&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;.&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Kimbilir belki de rakıya dönmeli ve birayı tümden silmeliyiz hayatlarımızdan. Sanırım hararetle korunması gereken tek milli değerimiz rakıdır. Emin Çölaşan'ın kovulmasını, Bekir Coşkun polemiğini, Muğla valisinin görevden alınmasını ve pek tabii ki Abdullah Gül'ün adaylığını konuşurken VOLE içmek bize yakışmaz. Ancak Yeni Rakı'mızı modern şişesinden bardaklarımıza doldururken bahsedebiliriz sadakatten. Yoksa söylediklerimiz havada kalır. &lt;/div&gt;&lt;div&gt;.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/14799607-7124655743121896895?l=hocalarnet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hocalarnet.blogspot.com/feeds/7124655743121896895/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=14799607&amp;postID=7124655743121896895' title='7 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/14799607/posts/default/7124655743121896895'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/14799607/posts/default/7124655743121896895'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hocalarnet.blogspot.com/2007/08/hocalarn-sadakati-nasl-bozuluyor.html' title='Hocaların sadakati nasıl bozuluyor!'/><author><name>OP</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_j9rrIOYekgA/Rs1ZT_HHtzI/AAAAAAAAACs/bN1k-Xu4Zrg/s72-c/vole.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>7</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-14799607.post-462210191336264364</id><published>2007-07-29T00:10:00.000+03:00</published><updated>2007-08-23T15:20:25.789+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Merkez Efendi Külliyatı'/><title type='text'>Sıcağın ezberini bozmak için çıktım yollara</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_SUBfW3O_ems/RquxomroGRI/AAAAAAAAABs/ZOi8Ra5DMco/s1600-h/daliClock.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5092359114808891666" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_SUBfW3O_ems/RquxomroGRI/AAAAAAAAABs/ZOi8Ra5DMco/s320/daliClock.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt; Terlerim damlıyor. Düşen terleri, onlar ki ipi kopmuş tesbih taneleri, birer, birer sayıyorum. Sonu yok bu tesbihin, sıcak ve ıslak teşbihin. Tesbihin 's' si terledimi teşbih oluyor. Kafam bir acaip çalışıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ankara’da yaz bir başka. Aslında artık burada ve orada, yazlar bir başka. Artıklar artık daha da sıcak. Susuz yazlar kapıda, kuruyan barajlar, etrafta satılık bidonlar, klim, klim klimalar. Ses TV’de İ. Melih Gökçek açıkladı, suyunuzu kesicem dedi. Bunu sanki mataf birşeymiş gibi Ankara’nın heryerinde, bilboardlarda reklam yaparak duyurdu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Herşey ama herşey, tıpkı şu anda olduğu gibi içiçe geçmekte, terlemekte, erimekte. Havaalalanında takım elbise ile uçağımı beklerken ve ayağımdaki siyah çorap ve boğazımdaki kravat fena halde sıkarken, Bodrum yazılı kapıdan, çiçekli şortlarıyla, tişörtleriyle sallana sallana gidenler, aynı anda iç içe.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kış boyunca çalıp söyleyenlerdendim. Tam şu anda aklıma düşenleri yazmaya çalışanlardanım. Ama en kötüsü yaz sıcağında çalışanlardanım. Anne tarafından Aydınlılardanım. Baba tarafından Milas’a göz kırpanlardan... Yorulunca, sıcaktan bunalınca sol gözü moraranlardan, kafası karşıklardan, sandıktan çıkanı anlamaya çalışanlardanım. Sandıktan babam çıksa bu kadar şaşırmazdım. Böyle sandığa böyle hava. Babamın sandığı mı? Bana ne? Peki, Tarhan Erdem’in babasının sandığı mıydı? Biz daha oy bile vermeden o sonucu nasıl bildi? Bari bundan sonra seçim yapmayalım, Tarhan Erdem’e soralım, olsun bitsin. Orhan Pamuk’un bu yazdıklarım ile bir ilgisi var gibi de olabilir mi? Bu son yazdığım cümlenin dar alanda çok boyutlu bir çok göndermeleri olabilir mi? Orhan Pamuk da terliyormudur? O da şimdi yazıyor mudur? Yazdıklarına sıcağın etkisi oluyor mudur, kurgudaki mekan ısınıyor mudur? Romandaki kişiler de terliyor mudur? Mudur mudur mudur? U’ların uzerindeki güneşe yakın noktalar siz bunları okuyana kadar çoktan eriyip yok olacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonuçta ben de benim gibi olanlardanım, yazın, sıcakta terleyenlerden, saçmalayanlardanım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Waldec çalıyor, Why did we fire the gun. Fena halde vokalde Fatima Spars’ın olduğundan şüpheleniyorum. Terliyorum. Günlerden Cumartesi, sinek pislemeyen laptopa notum olsun. O not bir yol bulup, bakırı olur, fiberi olur, kablolardan ve türlü kutulardan geçsin. OSI’nin merdivenlerini insin, vardığı yerde ve kimbilir nerede, aynı merdivenleri çıksın, bu sıcaklardan o da biraz terlesin, nefes nefese kalsın. O not bir yol bulup taa Hocalarnet’e çıksın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben, böyle, anı, mekanı ve zihnimde kaynayanları, bu nalet sıcakta yerlere damlayan terlerim gibi fütursuzca anlata durayım, tesbihin taneleri yerlere dağılsın, herşey ama herşey kendi hikayesini yaşaya dursun. Havada bulut, eğer bulut yoksa, illa o hain güneş ve altımızda bastığımız susuzluktan çatlamış sadık dostumuz toprak, tüm bu yaşananlara şahit olsun. O hikayeler ve onlara dahil olanlar, hepsi, ama hepsi, yaşayanlar ve yaşamayanlar bir araya gelsin. Üstüne basılan taş ve basan ayak, içilen sigara ve içen dudak, atılan bir kulaç ve köpüren sular birleşsin ve ayrılsın. Terleyenler terlemeye devam etsin. Terleyenleri ne taş, ne sigara ne de köpüren sular sallasın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine aynı laptopun başında, geçen sene Münih’de, Isar’dan bahsederken olduğu gibi ama şimdi çok daha kızgın ve inatçı olan bu güneş artık efendice batsın!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kulağımda eriyen şarkılar&lt;br /&gt;Waldec- Memories&lt;br /&gt;Waldec – Addicted&lt;br /&gt;Waldec – So black and blue&lt;br /&gt;Waldec – Midsummer night blues&lt;br /&gt;Waldec – Why did we fire the gun?&lt;br /&gt;Waldec – Dope Noir&lt;br /&gt;Waldec – Get up Carmen&lt;br /&gt;Waldec - Bei Mir Bist Du Schön (Dub)&lt;br /&gt;Ringside – Tired of being sorry&lt;br /&gt;Mika – Relax&lt;br /&gt;Rihanna ft. JayZ - Umbrella&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/14799607-462210191336264364?l=hocalarnet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hocalarnet.blogspot.com/feeds/462210191336264364/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=14799607&amp;postID=462210191336264364' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/14799607/posts/default/462210191336264364'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/14799607/posts/default/462210191336264364'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hocalarnet.blogspot.com/2007/07/scan-ezberini-bozmak-iin-ktm-yollara.html' title='Sıcağın ezberini bozmak için çıktım yollara'/><author><name>merkezefendi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04240651250427199005</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_SUBfW3O_ems/RquxomroGRI/AAAAAAAAABs/ZOi8Ra5DMco/s72-c/daliClock.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-14799607.post-4627586827287882687</id><published>2007-07-06T02:10:00.000+03:00</published><updated>2010-11-13T16:41:04.270+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='OP ED'/><title type='text'>Velvet Revolver - Libertad</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_j9rrIOYekgA/Ro160-pFuwI/AAAAAAAAACk/wMf72TrtuEY/s1600-h/01.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5083854604958284546" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" height="227" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_j9rrIOYekgA/Ro160-pFuwI/AAAAAAAAACk/wMf72TrtuEY/s400/01.jpg" width="219" border="0" /&gt;&lt;/a&gt; Velvet Revolver'ın Libertad albümü çıktı. Merkezefendi sağolsun dinledik. Bu Libertad albümü iyiymiş. Dikkat kapakta kadının göğüsleri meydanda! Bu ara meydanlar moda. Herkes meydanda. Yalnız kadın ip atmamış. Özgürlüğü simgeler gibi bir hali de var. Uçacakmışcasına... Çıplak denize girmek gibi. Öpözgür. Genel olarak neo-liberal bir albüm. Özgürlükleri savunduğu gibi, kapitalist sistemin çarklarından geliyor, işin içinde sömürülen emekçiler falan var. Kapitalist para babaları var. Hay ben böyle özgürlüğün diyesi geliyor insanın. Zaten Velvet Revolver da biraz merkeze kaymış gibi (daha önce merkezin az daha soluydu). Gerçi kökleri var, Slash var. Slash daha solda. Soloları sonda ve sol kanalda tercih etmiş (hoparlör bağantılarınızı kontrol edin, kabloları ters takmış olabilirsiniz!).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Albüm'ün seviyesi iyi, alyuvar sayısı normal. Slash'ın sigarayı bırakması lazım. Biz her gün düzenli egzersiz öneriyoruz. Çünkü bakarsan bağ bakmazsan dağ oluyor. Misal, Williams kardeşler. Biri göbek bağlarken, diğeri gayet atletik. Evet biri biraz göbek bağlamış ve Velvet Revolver albümünde bazı kötü şarkılar var ama ülkemizin birlik ve beraberliğe en çok ihtiyaç duyduğu bu günlerde bunu sorun etmeyip, uzlaşma kültürünü yeniden oluşturmalıyız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hadi, bir yandan Velvet Revolver dinleyip, diğer taraftan tenis seyredip zihnimizi boşaltalım (spikerler çekilmiyor). Velvet Revolver dinleyip tenis seyrederken şu dikkatimi çekti. CNN hep kadın tenisçilerin maçını veriyor. Bir taraftan AKP yardakçılığı yapacaksın, azınlıklara kucak açacaksın, öbür taraftandan da kadın tenisçileri yarı çıplak ekrana taşıyacaksın. Bu en basitinden pehrizde lahana turşusunu hatırlatır ki bu da gaz yapar. Konudan saptık ama başörtülü tenisçi olmaması da muasır medeniyetler seviyesinin bir ürünüdür. Biz bakıyoruz hepsinin donu gözüküyor, ama muasır medeniyetler seviyesi öyle değil. Onlar ancak kafayı görebiliyor. Yüksek orası. Ama o seviyeye biz de çıkarsak, değme keyfimize. Tabii, örf ve adetlerimizi korumamız şartıyla. Yine örnek veriyorum. Velvet Revolver albümünde bazı şarkılar bizim örf, adet ve geleneklerimize uyuyor, bazıları uymuyor. Biz şunu öğrendik. Namus örtünmekle olmaz. Ama kimse sana soyun da demiyor. Özgür olunca illa soyunman mı gerek? Arası yok mu bunun? Var. Tenis var mesela. Bakın benim teyzem de müslüman ama başını örtmüyor, soyunmaz da. Din bireyle Allah arasındadır. Aralarına girilmez. Bir de tabii tehlike var. "Tehikenin farkında mısınız?" diye soruyorlar. (Velvet Revolver bundan pek bahsetmemiş.) Şöyle konuşmalar duyuyorum:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Tehikenin farkında mısınız?&lt;br /&gt;- Tehlike mi var?&lt;br /&gt;- Yok mu?&lt;br /&gt;- Sizce yok mu?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[Konuşmanın bu kısmı bayağı bir uzayabiliyor. Ama bakla illa ki çıkıyor:]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Yok.&lt;br /&gt;- Nasıl yok?&lt;br /&gt;- Türban, 23 Nisan ilahiler falan...&lt;br /&gt;- Benim ninem de türban takıyor.&lt;br /&gt;- Ne güzel.&lt;br /&gt;- Peki tehlike?&lt;br /&gt;- AKP'nin gizli planları...&lt;br /&gt;- Nedir bunlar?&lt;br /&gt;- Faziletin devamı bunlar, Fetullah destekçisi, ABD ile bir olmuşlar, teröre destek veriyorlar.&lt;br /&gt;- Oy yandık demektir.&lt;br /&gt;- Yandık ki ne yandık.&lt;br /&gt;- Hemen oyumuzu CHP'ye verelim bizi kurtarsın.&lt;br /&gt;- Doğru.&lt;br /&gt;- Bir dakika bunların da gizli planları olmasın?&lt;br /&gt;- Ne gibi?&lt;br /&gt;- Bilemem, gizli olabilir.&lt;br /&gt;- Aman canım AKP'nin ki kadar tehikeli olmaz ya...&lt;br /&gt;- Raptiye rap rap... Bir de bulunan el bombaları, Danıştay, Hrant Dink...&lt;br /&gt;- Safsata. O fotoğrafta ben de varım.&lt;br /&gt;- Anam.&lt;br /&gt;- Al da git ananı.&lt;br /&gt;- Siz kimsiniz, necisiniz?&lt;br /&gt;- Valla delirdim ben, Perihan Mağden okuyup, Hikmet Çetinkaya dinliyorum.&lt;br /&gt;- İlhan Selçuk?&lt;br /&gt;- MHP'den rahatsız...&lt;br /&gt;- dı!&lt;br /&gt;- Aman Türkeş canım Türkeş...&lt;br /&gt;- Bu çeteye karşı olmakla çelişmez mi?&lt;br /&gt;- Aman AKP olmasın da...&lt;br /&gt;- Hah doğru dediniz.&lt;br /&gt;- Barzaniyle el falan sıkışmışlar.&lt;br /&gt;- Korkarım ben.&lt;br /&gt;- Baykal da dinlemiş diyorlar...&lt;br /&gt;- Ama o hadlerini bildirdi.&lt;br /&gt;- Enternasyonalin başkan yardımcısı değil mi bu?&lt;br /&gt;- Galiba.&lt;br /&gt;- Sonuç bildirisine imza atmış mı?&lt;br /&gt;- Neden?&lt;br /&gt;- Orada onun konuşmasından hiç bahsedilmemiş de.&lt;br /&gt;- Atsa da koduk atmasa da koduk!&lt;br /&gt;- Doğru. Show Bussiness.&lt;br /&gt;- Show mush go on!&lt;br /&gt;- Anayasa Mahkemesi CHP'nin başvurusunu reddetmiş.&lt;br /&gt;- E-muhtıra geçikmiş.&lt;br /&gt;- Geri al yapamıyor muyuz? Ctrl-Z falan?&lt;br /&gt;- No!&lt;br /&gt;- Bir yol bir yordam?&lt;br /&gt;- Bakalım seçim olsun da...&lt;br /&gt;- Hah. AKP çok kuvvetli diyorlar.&lt;br /&gt;- CHP ve MHP ayrı ayrı iktidar hedefliyormuş.&lt;br /&gt;- %40 diyorlar.&lt;br /&gt;- Olsun canım AKP olmasın da...&lt;br /&gt;- Ama %40 AKP diyorlar.&lt;br /&gt;- Aman işte AKP olmasın da...&lt;br /&gt;- Olacak diyorlar.&lt;br /&gt;- Aman olmasın kardeşim.&lt;br /&gt;- Ben de istemem.&lt;br /&gt;- Oylar CHP'ye.&lt;br /&gt;- Oleey.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aynen böyle geçiyor bu konuşmalar, çok saçma geliyor. Velvet Revolver dinlerken kendime geldim biraz ama dinlemeyi bırakınca yine başıma üşüştüler. Bonus track var. Yerel Amerika türküsü. Kültürlerini empoze ediyorlar çaktırmadan. Albümün sonuna Kenny Rogers şarkısı koymuşlar. Alabama'daki güzel günlerimi hatırlattı. Bir an unuttum her şeyi. Uzaklaştım şu tartışmalardan. Sonra arkadaşım aradı. Noolcak dedi? "Aman" dedim "CHP'ye oy ver". Velvet Revolver yasaklanmasın, içki de içebilelim. "AKP'ye oy verecek halim yok ya" dedi. "Aferin" dedim. Sonra "şey" dedi, tereddüt etti. "Ama" dedi "CHP de...". Hemen susturdum. "Aman" dedim "'şeytan'a giden yol 'şey'den geçer." Düşündü. "Aman" dedi "AKP olmasın da". "%40 diyorlar" dedim. O zaman dank etti. "Let it Roll" dedi. "Gel" dedim. Kalktı geldi. "Oturmaya mı geldik" dedi. Açtık Velvet Revolver'ı, o da "Let it Roll" dedi. "Aman AKP olmasın da ne istersen yaparız" dedik. Başladık yuvarlamaya. Bir iki üç derken bir baktık bir büyüğü yuvarlamışız. "Çok yuvarladık" dedi arkadaşım. "Büyüğe saygı" dedim. "Slash abimizdir" dedi. Bir de küçük açtık, küçüğe sevgi hesabı. "Oyumuz" dedik "CHP'ye." Hem büyüğün hatrına, hem de küçüğün. Velvet Revolver dinleyip AKP'ye oy verecek halimiz yok ya, tabii ki CHP'ye vericez. Fonda Velvet Revolver güzel bir uykuya daldık. Vatandaşlık sorumluluğumuzu yerine getirmiş olmanın huzuruyla. Biz uyurken arkada Velvet Revolver'ın bonus Amerikan türküsü çalıyor. Ben de Alabama günlerime dönüyorum. Ne günlerdi be. Sırf iş olsun diye tavuk kovalardık ki orada öyle açıkta kovalanacak tavuk bulmak da zordur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonuçta güzel albüm. Ama bizi şu an ilgilendiren bir mesele değil bu. Hele hele oyumuzun boşa gitmesi tehlikesiyle karşı karşıya olduğumuz şu günlerde...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/14799607-4627586827287882687?l=hocalarnet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hocalarnet.blogspot.com/feeds/4627586827287882687/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=14799607&amp;postID=4627586827287882687' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/14799607/posts/default/4627586827287882687'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/14799607/posts/default/4627586827287882687'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hocalarnet.blogspot.com/2007/07/velvet-revolver-libertad.html' title='Velvet Revolver - Libertad'/><author><name>OP</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_j9rrIOYekgA/Ro160-pFuwI/AAAAAAAAACk/wMf72TrtuEY/s72-c/01.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-14799607.post-1331292557324196716</id><published>2007-07-03T01:11:00.000+03:00</published><updated>2010-11-13T16:41:04.271+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='OP ED'/><title type='text'>Aman Oyumuz Boşa Gitmesin!</title><content type='html'>&lt;div align="center"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_j9rrIOYekgA/Rol5oupFuvI/AAAAAAAAACc/7zSuypIOcUQ/s1600-h/behicak1.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5082727395086416626" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 421px; CURSOR: hand; HEIGHT: 252px; TEXT-ALIGN: left" height="263" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_j9rrIOYekgA/Rol5oupFuvI/AAAAAAAAACc/7zSuypIOcUQ/s400/behicak1.jpg" width="441" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt; Karikatür: Behiç Ak&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;Kaynak: &lt;/span&gt;&lt;a href="http://emedya.cumhuriyet.com.tr/cumhuriyet/i/c171200.jpg"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;http://emedya.cumhuriyet.com.tr/cumhuriyet/i/c171200.jpg&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/14799607-1331292557324196716?l=hocalarnet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hocalarnet.blogspot.com/feeds/1331292557324196716/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=14799607&amp;postID=1331292557324196716' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/14799607/posts/default/1331292557324196716'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/14799607/posts/default/1331292557324196716'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hocalarnet.blogspot.com/2007/07/aman-oyumuz-boa-gitmesin.html' title='Aman Oyumuz Boşa Gitmesin!'/><author><name>OP</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_j9rrIOYekgA/Rol5oupFuvI/AAAAAAAAACc/7zSuypIOcUQ/s72-c/behicak1.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-14799607.post-1083893802942782298</id><published>2007-07-02T00:16:00.000+03:00</published><updated>2007-07-02T01:33:57.960+03:00</updated><title type='text'>Jandarma, Biz Sosyalistiz...</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_LvCxGkUUL3o/RogZ6_lD8YI/AAAAAAAAAA0/dO_uO7A54qw/s1600-h/chp.gif"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5082340680777593218" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 240px; CURSOR: hand; HEIGHT: 148px" height="160" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_LvCxGkUUL3o/RogZ6_lD8YI/AAAAAAAAAA0/dO_uO7A54qw/s400/chp.gif" width="271" border="0" /&gt;&lt;/a&gt; 1977 Genel Seçimleri öncesi. Ben henüz 10 yaşındayım. Seçim yasakları öncesi CHP’nin seçim kampanyasının son virajı, Ankara’da. Ancak CHP Ankara’da miting yapmıyor, sadece kortej olacak. Babam ile birlikte kortej geçişi için yerimizi alıyoruz. CHP’nin seçim otobüsü geliyor, üzerinde Bülent Ecevit. Otobüs, ele ele tutaşarak otobüsü çevrelemiş mavi kortej önlüğü giymiş abiler, ablalar ile birlikte yavaşça ilerliyor. Babam ile birlikte boğazımız yırtılırcasına “Halkçı Ecevit” diye bağırıyoruz. Otobüs’ün peşi sıra koşuyorum. Akşam, babam anneme “oğlan, otobüs’ün peşinde öyle bir koştu ki yetişemedim” diyor, ben ölesiye gurur duyuyorum, ne mutlu bana solcuyum, CHP’liyim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1979 senesi yazı olmalı. Bursa’nın Küçükkumla beldesinde Site Yazlık Sinemasınının tahta sandalyelerinde iki ablam ile birlikte ön sıralarda sayılabilecek bir yerde oturmaktayım, Cem Karaca konserindeyiz. Yazlık sinemayı hınca hınç dolduran abiler, ablalar hep bir ağızdan bağırıyor, “Tek Yol Devrim”. Sonra Karaca çıkıyor sahneye, gözlerim yaşarıyor, şu an bile kulaklarımda yankılanan şarkıda haykırıyor “Jandarma, biz sosyalistiz”. Evet , evet , ne mutlu ki bana sosyalistim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;24 Ocak 1993 Ankara'da Bulutsuzluk Özlemi konserindeyim. “Acil Demokrasi” diye bağırıyoruz. Parça bitiyor, Nejat diyorki “Arkadaşlar maalesef bugün Uğur Mumcu’yu bombalı bir saldırı sonucu kaybettik”. Gözlerim doluyor, yumruklarımı sıkıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2 Temmuz 1993. İzmir’de Efes Antik Tiyatro’da Sting konserindeyim. “Shape Of My Heart”i Sting ile birlikte söylüyoruz, hayatımın en mutlu günü diye düşünüyorum, ta ki akşam haberlerine kadar. Sivas'ta Pir Sultan Abdal Şenlikleri sırasında Madımak Oteli'nin kuşatılıp yakılarak, 35 yazar, ozan ve aydının yakılarak katledildiğini öğreniyorum. Ağlıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sene 2007. Ülke belki de bir yol ayrımında. Arkadaşlar soruyor, kime oy vereceksin. Kime oy vermeli diye ben onlara soruyorum. Diyor ki bazıları, bağımsız sol adaylar var onlara vermeli. Bakıyorum, okuyorum bu adayları ne demişler diye. Demiş ki bir tanesi “İslamcının yüce sadakat odağı Allah, ötekinin yüce sadakat odağı millettir.Yalnız mütedeyyin, dindar bir millettir. O yüzden, bundan sonra Türkiye daha dindar olacak, ama daha özgür olacak. Zaten bütün dünyada dinde bir yükseliş yaşanıyor. Bu küreselleşme ile bağlantılıdır. Türkiye’de de kısmen öyledir, ama özellikle 12 Eylül cuntası ile tasfiye edilen solun yerinin din tarafından doldurulmasıdır.” Adayın en büyük destekçisi Vakit Gazetesi , bir de tüm sayfaları ile Radikal İki olunca; dünyayı değiştirmek yerine durum tesbiti yapar pozisyonu alan, buna karşın, ezber bozacağını iddia eden adayın "solculuğu" ile ilgili bir sıkıntısı olmalı diye düşünüyorum... Politika uzun soluklu bir maraton, hele solcuyum diyorsan bu yol daha da meşakkatli. Günlük hevesler ile yola çıkıp Cem Boyner, BesimTibük gibi erken pes eden liberalleri çok gördüğümüzden bilemedim yukarıdaki satırların yazarı, -ki bence kendisi solcu değil, neo-liberaldir -misyonunu nereye kadar götürebilecek, herhangi bir olası seçim yenilgesinde bir sonraki seçime nefesi yetecek mi, göreceğiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sizleri bilmem ama 77 seçimlerinde seçim otobüsü peşi sıra koşan ben, tam otuz sene sonra , hiçbir şey için olmasa bile en azından Uğur Mumcu için, Madımak Otelinde yakılan 35 aydın için, oyumu bir kez daha CHP ‘ye vereceğim.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/14799607-1083893802942782298?l=hocalarnet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hocalarnet.blogspot.com/feeds/1083893802942782298/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=14799607&amp;postID=1083893802942782298' title='5 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/14799607/posts/default/1083893802942782298'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/14799607/posts/default/1083893802942782298'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hocalarnet.blogspot.com/2007/07/jandarma-biz-sosyalistiz.html' title='Jandarma, Biz Sosyalistiz...'/><author><name>Hocalar.Net</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14395545601402117364</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='21' height='32' src='http://photos1.blogger.com/blogger/2129/1351/1600/philip.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_LvCxGkUUL3o/RogZ6_lD8YI/AAAAAAAAAA0/dO_uO7A54qw/s72-c/chp.gif' height='72' width='72'/><thr:total>5</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-14799607.post-765683481780543648</id><published>2007-06-30T22:44:00.000+03:00</published><updated>2010-11-13T16:41:04.271+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='OP ED'/><title type='text'>Polyanna Ölmüş!</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_j9rrIOYekgA/RobBbOpFuqI/AAAAAAAAABw/5OwA5ZzVcnU/s1600-h/gnn.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5081961903065250466" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_j9rrIOYekgA/RobBbOpFuqI/AAAAAAAAABw/5OwA5ZzVcnU/s200/gnn.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Soğuk ve karanlık şehir sabahlarından birinde uyanmıştım yine. Hemen çorabımı ayağıma geçirip alt kata indim. Evi ısıtmakla görevli sistem bir şekilde gecenin bir vakti görevinden istifa ettiği için tekrar yukarı çıkıp kendisini uyardım. Ev ısınmaya başlamıştı. Lakin benim biraz sonra ısınacak olan evde kalmak gibi bir lüksüm yoktu. Çıkmam gerekiyordu. Çıktım. Merdivenlerden aşağıya doğru hafif hafif süzüldüm ve posta kutusunda sabahıma renk katacak bir iki broşür olduğu varsayımıyla posta kutusunu didikledim. Saçma sapan bir sürü şeyin arasından onlardan daha saçma ve sapan faili meçhul bir mektup buldum. Az saçma olanları eleyip en saçma olan bu mektubu attım çantama ve metroya doğru sık adımlarla ilerledim. Her sabah olduğu gibi bu sabah da garip bir durgunluk vardı metroda. İnsanlar sanki nereye gideceklerini bilmiyormuş gibi bakıyorlardı etrafa. Sanki gidecek onlar değilmiş de bir şekilde gideceklerin yerine gidiyorlarmış gibi… Kendime baktım. Bilinçli bir yolcuydum ben. Gideceğim yer, oraya ne zaman gideceğim ve oradan ne zaman döneceğim küçük defterimde kayıtlıydı. Aksi söz konusu bile olamazdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Beklediğim saatte beklediğim araç geldi ve ben de araçtaki yerimi aldım. Hemen çantamdan kimden geldiği belli olmayan mektubu çıkarıp, zarfını yırttım. Garip bir el yazısıyla “Polyanna Ölmüş!!!” yazıyordu mektubun başında. Hay Allah, belki de mektup falan değildi bu. Neden posta kutuma gelen her şeye mektup dediğimi düşündüm bir an. Acı bir yanılsama… Neyse, etrafımdaki bilinçsiz toplumdan uzaklaşmak için okumaya başladım:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Küçük bir tezgâhın ardında geçen günlerin ardından, hafiften esintili ve sarmaş dolaş günler geçirmek üzere çıkılmış bir tatilde, tezgahın arkasından bir türlü kurtulamayan insanlarla dolu bir tatil yöresinde, biçimlerin ve biçimsizliklerin daha bir belirginleştiği küçük bir kumsalda uzanmıştık.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Allah Allah!!! Kim bu uzananlar? Tanıyor muyum acaba her hangi birisini? Nedense iki kişi olduklarını düşündüm bir an. İki kişi kumsalda yüz üstü uzanmış ve sırıtarak yukarıdaki satırları yazıyorlar. “Uzanmıştık…” Düpedüz uzanıyor herifçioğulları. Eksi kırk derecede dişlerimiz takırdarken, eksi kırk derecede dört mevsimden diğer ucunu hatırlamazken, eksi kırk derecede yatağımızda bile tam olarak uzanamazken, bu herifçioğulları düpedüz ve apaçık uzanıyorlar. Ne diyorlar? “biçimlerin ve biçimsizliklerin daha bir belirginleştiği küçük bir kumsalda” Düpedüz ve sere serpe uzanıyor bu herifler…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Beynime bir an hâkim olup okumaya devam ettim:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Özlem üstüne konuşmalarımız, hemen ardından gelen tatlı uyku aralarıyla süsleniyordu. Uyanınca da rüyalarımızın etkisindeki dalgalara süzülüyor, pembeleşen cildimize vuran güneşi süzen suyun içinde, gerek hayatın bozumundan gerekse kendi hayat oyunumuzdan bahsediyorduk. ‘Hayat bazen umuldukları getirmeyerek yardım eder bizlere’ dedim ona. Onun stresli göğüs kafesinden sabah girdiğimiz denizin dinginliğini çıkartmak, göçen yüreğini yönlendirmek, kekik kokan tepesinin tadını dilinde canlandırmak amacıyla.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayat bazen umuldukları getirmeyerek yardımcı olur bizlere. “Umduklarımızı bulamadıkça varolan durumla mutlu kalmayı biliriz” mı demek bu? İstediklerimizin olmamasını sağlamak nasıl bir yardımdır, yanlış şeyler istemedikçe? Yanlış şeyler? Kim kendisi için yanlış şeyler ister ki? Ben istiyor muyum mesela? Hay Allah!!! Yanlışı doğrusu mu olur bu işin canım? İsteyen istediğini ister. Bu herifler ya da her ne halt iseler, sıcaktan uyuşan beyinlerini biraz olsun tazelemek için yazmış olsalar bu metni. De… bana niye göndermişler? Neden? Bunları tanıdığım açık. Ama gerçekten tanımadığım da bir o kadar aşikar. Kekik kokan tepelermiş!!! Böyle bir şarkı mı vardı?… Bir sabah (artık) dingin bir denize girsem ben de. Aslında hiç fena olmaz. Akdeniz’de bir yerlere bir tatile gitsem (artık), sakin bir kasabada tek turist olsam (sonunda). Sabah denizin dinginliğini stresli göğüs kafesime doldursam. Fena mı olur?…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Pişmanlık görüntüsündeki bilgilerimiz…”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Pelteleşmiş yalnızlığımız…”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Geliştikçe hayatla dalga geçme şansları artar. Bu da hastalıklı bir ruhun üreterek eğlenmesini ve eğlenerek tükenmesini kesinleştirir.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu adamlar her kim iseler benimle ilgili bir şeyler biliyor olmalılar. Kafamdaki bütün hastalıklı ifadeleri kağıda dökmüşler. Yıllardır düşünürüm, acaba hileli zarlar gibi hileli bir voleybol pisti yapılabilir mı diye… Bakın ne yazmışlar:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Voleybol vantilatör ister…”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bununla kalsa iyi gün içinde karizmamı artıracağını düşünerek kullanmak isteyip de kullanamadığım tüm kalıplar bu yazıda. Misal:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Amatör bir şekil…”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“İşveli bir kelime…”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“aslında eğlenmek taşak ister…”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“elit kızın ümüğü…”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her şey ama her şey burada… Yıllar boyu düşünüp bulduğum, fakat hiç kullanamadığım her şey kullanılmış. Küçük bir hikâyenin içinde, kullanmaktan korktuğum o harika ifadelerin hepsi var… Kim bu adamlar? Ya da kadınlar? Ya da adam ve kadın? Beni nerden bulmuşlar ve neden benim düşüncelerimi bana satıyorlar? Yıllardır kafamda kurduğum Akdeniz tatilinden bana nasıl benim oyuncaklarımla ama bambaşka bir üslupla ulaşabiliyorlar? Ben bunları nereden tanıyorum?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kafamdaki acayip sorularla iniyorum metrodan ve ofisime doğru yaklaşıyorum. Bina kilitli. İçeri girmem mümkün değil. Cebimden bozuk para çıkartıp, binanın girişindeki kapının camına vuruyorum. Oldukça tiz bir ses çıkıyor. Bir görevli koşarak geliyor ve kapıyı açıyor. Tam “ne var?” diyecekken çok kuvvetli bir siren sesi sarıyor ortalığı. Görevli telaş içinde kayboluyor ortadan. Ben ise gürültünün içinde yalnız bekliyorum, kapının önünde. Birden siren sesi kesiliyor. Arkamda beliren polis araçlarıyla birlikte görevli kişide binanın içinde beliriyor. Tam ortalarındayım. Arkamdan polisler yaklaşıyor, görevli ise bir şeyler söyleyerek bana doğru koşuyor. İki saniye geçmeden arkamdan gelen iki polis beni alaşağı ediyor. Kafamı yere vuruyorum. Aman tanrım sanki patladı. Sakinleşiyorum ve tüm görüntüler kayboluyor. Sadece “durun durun” diye bağıran görevlinin sesi ve ben o sesi de kaybediyorum. Kafamın yarığının sessiz ve görüntüsüz dinginliğinde sere serpe uzanıyorum. Küçük bir tezgâhın ardında geçirilmiş günlerin ardından, hafiften esintili ve sarmaş dolaş günler geçirmek üzere bir tatile çıkıyorum. Biçimler ve biçimsizliklerin daha belirginleştiği, elit kızların ümüklerinden akan ballı derelerin içinde süzülmek, ateşten pembeleşmiş cildimin soyulmasını izlemek ve umuldukları bulamamanın cezasını çekmek üzere… Amatör bir şekilde eğlenmek için gerekli olan taşaklarım açıkta, çilek tarlalarında koşuyorum… Bir muamma gerisi… bir uçan muamma sallantısı…&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/14799607-765683481780543648?l=hocalarnet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hocalarnet.blogspot.com/feeds/765683481780543648/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=14799607&amp;postID=765683481780543648' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/14799607/posts/default/765683481780543648'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/14799607/posts/default/765683481780543648'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hocalarnet.blogspot.com/2007/06/polyanna-lm.html' title='Polyanna Ölmüş!'/><author><name>OP</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_j9rrIOYekgA/RobBbOpFuqI/AAAAAAAAABw/5OwA5ZzVcnU/s72-c/gnn.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-14799607.post-221377856274232829</id><published>2007-06-30T13:41:00.000+03:00</published><updated>2010-11-13T16:41:04.272+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='OP ED'/><title type='text'>Ümit Karan Fener'e Yakışır mıydı?</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_j9rrIOYekgA/RoYzmupFunI/AAAAAAAAABY/_JNgRIkAigc/s1600-h/karan1.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5081805969982601842" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" height="209" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_j9rrIOYekgA/RoYzmupFunI/AAAAAAAAABY/_JNgRIkAigc/s320/karan1.jpg" width="143" border="0" /&gt;&lt;/a&gt; Ümit Karan'ın FB'ye transferinin gündeme gelmesiyle birlikte şu soru sorulur oldu: Ümit Karan Fener'e yakışır mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birçok FB'li Ümit Karan'ı Fener'e yakıştıramadığını, karakterinin, yeteneklerinin vb. Fener'e uygun olmadığını söyledi. İlk duyduğumda ben de kendisini FB'ye yakıştıramadım. Ancak düşününce GS'de oynayan hiç bir oyuncuyu FB'ye yakıştıramadığımı gördüm. Bu ilginç bir şey değil tabii. Maçlarını seyrederken ezeli rakibimizin oyuncularını sık sık eleştirdiğimiz için, daha sonra bu oyuncuların bize gelmesini, onları desteklemeyi falan yadırgıyoruz. Öte taraftan, Tümer'in gelmesini yadırgadığımı hatırlamıyorum. Sadece yedek kalacağını düşünmüştüm ki yanıldım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ümt Karan'ın teknik yetenekleri konusunda büyük şüphelerim var ama topa vurmayı bile beceremeyen bir insan olarak bunlardan bahsetmem yakışık almaz. Daha önemlisi şu: Ümit, bahstız futbolcu rolüne o kadar alıştı ki, o rolü bir kenara bırakıp kendi kaderini kendisinin belirlediğini anlaması ve antremanlara ve maçlara asılması çok zor görünüyor. O ikinci adamlığı kabul edememiş gibi görünse de aslında bunu çoktan kabul etti. Bu onun işini kolaylaştırıyordu. "Ulan Ümit varken Hakan Şükür oynatılır mı" isyanları onun işine geliyordu. Bu sene işi zor. Ona çok görev düşecek ve "kaderin cilvesi işte", "ulan sanki top da bana karşı oynuyor", "görüyorsunuz çeşitli etkenler vurmamı engellememiş olsa süper bir gol atacaktım" bakışları artık bir işe yaramayacak. Bu sezon, Ümit yedek klübesinde otururken birisinin gelip - "Ümit Karan, koş bonservisini yırtıyorlar" demesi çok olası. Bu sebeple, Ümit Karan bu sene aklını başına toplasın, kendini oyuna versin. Hasan Şaş etkisinden (the Hasan Şaş effect) kurtulsun, hakeme parnak sallamasın, hakemlere iyi davransın... Aman GS'de naapıyorsa yapsın, bana ne be... Kendi kafa karışıklığımız bize yeter, bir de başka takımın futbolcularıyla uğraşmayalım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ümit Karan'ın FB'ye gelmeyeceğini öğrenince rahatladım resmen. Fener'e yakışmazdı.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/14799607-221377856274232829?l=hocalarnet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hocalarnet.blogspot.com/feeds/221377856274232829/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=14799607&amp;postID=221377856274232829' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/14799607/posts/default/221377856274232829'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/14799607/posts/default/221377856274232829'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hocalarnet.blogspot.com/2007/06/mit-karan-fenere-yakr-m.html' title='Ümit Karan Fener&apos;e Yakışır mıydı?'/><author><name>OP</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_j9rrIOYekgA/RoYzmupFunI/AAAAAAAAABY/_JNgRIkAigc/s72-c/karan1.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-14799607.post-448883402427082607</id><published>2007-06-29T22:43:00.000+03:00</published><updated>2010-11-13T16:41:04.272+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='OP ED'/><title type='text'>Yazmak yaşanmayan hayattan bir çeşit intikam almaktır</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_j9rrIOYekgA/RoVhrupFumI/AAAAAAAAABQ/eByd1ohYOZw/s1600-h/kitap.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5081575158440114786" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" height="306" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_j9rrIOYekgA/RoVhrupFumI/AAAAAAAAABQ/eByd1ohYOZw/s400/kitap.jpg" width="220" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;"Yazmak yaşanmayan hayattan bir çeşit intikam almaktır." Böyle demiş Orhan Pamuk. Bu lafta büyük bir doğruluk payı olduğunu kabul etmek lazım, Orhan Pamuk'u sevsek de sevmesek de.&lt;/div&gt;&lt;div&gt; &lt;/div&gt;&lt;div&gt;Yazan kişi bir biçimde intikam alır hayattan, yaşayamadıklarını yazar, yaşamak istediklerini dile getirir. Bir de tabii ki geçmişte yaşayıp da bugün yinelemek istediklerinden bahseder. Yazarken, gündelik anlamıyla yaşamayı da bırakır yazar kişi. Yapabileceği diğer şeyleri bir kenara bırakır. Gündelik hayatın zevklerini almak için harekete geçmek yerine onlardan bahseder, acıları yaşamak yerine, dile getirir. Arkadaşlarıyla birarada olabileceği, sinemaya gidebileceği, spor yapabileceği veya herhangi bir cinsel aktivitede bulunabileceği halde yazmayı seçer. Arkadaşlarını yazar, filmleri yazar, seksten bahseder. Hayata uzak olduğu kadar yakındır da. Yaşamadığı halde düşündüğü için bir adım öne geçmiş olabileceğini sanar. Aslına bakarsanız, düşünmek ve yazamak onun için yaşamaktan biraz daha değerlidir. Fikirlerini kimsenin müdahalesi olmadan özgürce dile getirmek, fantezilerini şekillendirmek veya başlı başına bir yaşam kurgulamak, onun için konuşmaktan, fantezileri yatağa taşımaktan veya hedeflerine ulaşmak için çalışmaktan daha değerlidir. Bir tür kandırmacanın içindedir. Kendisine oynadığı bir oyunu, bu oyunun farkında olduğu halde, yaşamın ta kendisi olarak algılar. Biraz yukarıdan bakar diğerlerine, yazarken hepsinden daha iyi yaşattığı için hayatı; diğer insanların hatalarını kurgularında tekrarlamadığı ya da kurgularını bu hataların açık ifadeleri üzerine kurduğu için. Yaşam onun için sanki yaşanması gereken bir şey değil de yazılması gereken bir şeydir. Ama yaşamadıklarının, yaşayamadıklarının da farkındadır. Kendini kandırdığını bilir. Bu yüzden hüzünlüdür yazar, tıpkı filozoflar gibi. Diğerlerinden daha fazlasını kavrayıp, daha azını yaşayabildiği için hüzünlüdür. Üstelik yalnızdır da. Düşünmek ve yazmak yalnızlık gerektirir. Etrafındakilerle asıl ilişkisini yazıları aracılığıyla kurar. Yazdıklarını anlatmakta güçlük çeker. İletişim kurmakta güçlük çeker. Birçok şeyi söylemez, düşünür. Gülümser. Sonra bunu yazarım der. Bir kenara not eder. Ancak her şeyi de yazmaz. Gönlünce yaşamasına, yazmasına  engel olacak şeyleri yazmamayı tercih edebilir veya asıl yazmak istediklerini yazmaz da yaşayamadıklarını yaşayabilmek için yazar. Her halükarda, yaşamla ilgili bir sıkıntısı vardır. Onu yaşamak istediği kadar, ondan nefret eder. İntikam almak istemesinin nedeni, kurguladığı gibi yaşamayı becerememesidir. Beceremedikçe yazar, yazdıkça yaşayamaz. Kafasındaki dünya gerçek yaşamdan yavaş yavaş uzaklaşır. Doğrular, yanlışlar, idealler şekillenir kafasında. Fakat bunları gerçek hayatta bulamaz. Uzaktan bakar hayata ve yazarak intikamını aldığını sanır.&lt;/div&gt;&lt;div&gt; &lt;/div&gt;&lt;div&gt;Dedim ya doğruluk payı var Orhan Pamuk'un lafında diye, doğruluk payı olan şeyde yanlışlık payı da vardır. En çok da buna sinir olur yazar. Sonra tekrar yazar: Masturbasyon sevişilemeyen kadından (erkekten) bir çeşit intikam alma yoludur. Bir daha yazar: Koşmak ulaşılamayan yerden bir çeşit intikam alma yoludur. Tekrar yazar: Uçmak üzerinde yürünemeyen yer küreden bir çeşit intikam alma yoludur. Yazar: Yapmak yapamadığımızdan bir çeşit intikam alma yoludur. Yazar: İntikam almak intikam alamadığımızdan bir çeşit intikam alma yoludur. Demek ki yazar, intikam almak için yazmaktadır. Sinirleri bozulur ve yazmayı bırakır.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/14799607-448883402427082607?l=hocalarnet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hocalarnet.blogspot.com/feeds/448883402427082607/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=14799607&amp;postID=448883402427082607' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/14799607/posts/default/448883402427082607'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/14799607/posts/default/448883402427082607'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hocalarnet.blogspot.com/2007/06/yazmak-yaanmayan-hayattan-bir-eit.html' title='Yazmak yaşanmayan hayattan bir çeşit intikam almaktır'/><author><name>OP</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_j9rrIOYekgA/RoVhrupFumI/AAAAAAAAABQ/eByd1ohYOZw/s72-c/kitap.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-14799607.post-3931599119311025620</id><published>2007-06-28T23:33:00.000+03:00</published><updated>2007-06-29T02:16:27.086+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Merkez Efendi Külliyatı'/><title type='text'>Kaş</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_SUBfW3O_ems/RoQblCVAPeI/AAAAAAAAABc/mHhGc--ZYsg/s1600-h/mavi1.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5081216602674839010" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 264px; CURSOR: hand; HEIGHT: 161px" height="203" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_SUBfW3O_ems/RoQblCVAPeI/AAAAAAAAABc/mHhGc--ZYsg/s320/mavi1.jpg" width="365" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Ankara yanıyor. Ve ben Kaş’ı özledim. Herşeyini özledim. Küçük Çakıl’ı, Dejavu’yu, Liman Ağzı’nı...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sabah, pansiyonlardan birindeki küçücük odada uyanmayı, tepemizdeki klimayı çalıştırmayı, oramı buramı kaşırken balkondan sütliman denize bakmayı ve terasında kahvaltı yapmayı, kahvaltıda kalkıp tabağımı yeniden doldurmayı, çayımı tazelemeyi huzurlu bir mağmurlukla özledim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra Küçük Çakıl’a inmeyi, orada yer kapmayı, yer kaptıktan sonra jandarmanın karşısındaki büfeden gidip gazete ve su almayı, oradan geri dönmeyi özledim. Şezlonglara uzanıp sipariş ettiğim ayranı beklemeyi, o sırada gazetelere göz atmayı, Il Postino’nunun getirdiği ayranı içmeyi fena halde özledim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Güneşlenirken şemsiyeleri kullanarak güneşden kaçmayı, boncuk boncuk terledikden sonra ayaklanıp tremplene gitmeyi, orada bir ileri iki geri yürüyüp eğer cesaret bulursam atlayıp 4-5 metreden göbek üstü denize düşmeyi, yok, cesaret edemezsem, kenardaki kayalardan suya dalmayı, dondurucu suda kendime gelmeyi, yüzerken, arada sıcak hava akımlarında mola vermeyi dalga dalga özledim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dahası da var; Öğleye doğru, yukardaki büfeye çıkmayı, hamburger olur , köfte olur ama yanında illa biramı sipariş etmeyi, etrafta dolaşıp sırnaşan huzurlu kedileri, duvarda asılı ama aslında ne olduğunu bilmediğim masaj ilanını, biramı yudumlayıp hamburgerimi yerken farklı renklerdeki çiçeklerin arasından görünen denizin mavisine dalıp gitmeyi uzaktan ama samimiyetle özledim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öğleden sonra ikram edilen çay ve keki, üşenmezsem çıkılan ikinci deniz seferini, gözüm doymazsa istediğim, karpuzu, kavunu, şezlonglar terkedilirken orada bırakılan gazete yığınlarını, omuzuma attığım ıslak havluyu, odaya gidip duş almayı tatlı bir yorgunlukla özledim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Giyinip dışarı çıkmayı, doğruca Dejavu’ya gitmeyi, güneş batarken, içkimi yudumlayıp Tom Waits dinlemeyi, o sirada güvercinleri leblebiyle beslemeyi, yan tarafdaki Sahil Güvenli’ği, karşıda garafitilerle dolu duvarı, limana yanaşan sakin tekneleri hafif çakırkeyf bir şekilde özledim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir Deniz kardeşimiz vardı bizi Kaş ile tanıştıran taa üniversite yıllarında, tam şu anda onu da, eski bir dostu da kalpten özledim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yemeklerini, restoranlarını, yakada yanıp sönen lamba, elde güller, o sıcakta buz gibi bademler, mavi tapınağın yanındaki kumpircisini, gece vakti loş ışıkta Kaş’ın renkli esnafını da sualsiz özledim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yeni günde teknelere atlayıp Liman Ağzı’na ulaşmak heyecanıyla dalgaları hoplaya zıplaya aşmayı, her daim güler yüzlü Bilal’in, orada geçirdiğimiz vakitleri, ılık denizini, tahta şezlonglarını, duş alırken etrafını saran arılarını, köftesini, cacığını, buz gibi birasını, hatta penceresinden denizi görünen ama pek de temiz olmayan tuvaletini bile özlettirdi bu cavır dişisi sıcaklar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama hepsinden çok ve havanın durumundan bağımsız Mavi’yi her daim özlüyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mavi Bar ne demek? İyi müzik, tepede klima, elinde bira, üstünde bağrı açık gömlek ve dans etmek demek...Sadece ve sadece, sen ve müzik demek. Bilinmez, herkesin tanımı kendisine belki de özgürlük budur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Senede bir kere de olsa özgürlüğümü, elle tutulmaz amma hissedilir, işte onu hissetmeyi özledim. &lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;Mavi Bar’dan en iyi özgürlük şarkıları&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Green Day - Misery&lt;br /&gt;Space – Begin again&lt;br /&gt;Suede – Filmstar&lt;br /&gt;Maxim, Skin – Carmen queasy&lt;br /&gt;ACDC- Dirty deeds done dirt cheep&lt;br /&gt;RHCP – Give it away&lt;br /&gt;Rage Againt the Machine – Killing in the name&lt;/blockquote&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/14799607-3931599119311025620?l=hocalarnet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hocalarnet.blogspot.com/feeds/3931599119311025620/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=14799607&amp;postID=3931599119311025620' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/14799607/posts/default/3931599119311025620'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/14799607/posts/default/3931599119311025620'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hocalarnet.blogspot.com/2007/06/ka.html' title='Kaş'/><author><name>merkezefendi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04240651250427199005</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_SUBfW3O_ems/RoQblCVAPeI/AAAAAAAAABc/mHhGc--ZYsg/s72-c/mavi1.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-14799607.post-4446723934466632890</id><published>2007-06-23T21:37:00.000+03:00</published><updated>2010-11-13T16:41:04.273+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='OP ED'/><title type='text'>Hocalarnet Yenileniyor!</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_j9rrIOYekgA/Rn1oshPTecI/AAAAAAAAAAU/YEvLcpNzurE/s1600-h/hocalarbira+copy.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5079331068789881282" style="CURSOR: hand" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_j9rrIOYekgA/Rn1oshPTecI/AAAAAAAAAAU/YEvLcpNzurE/s400/hocalarbira+copy.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="fullpost"&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/14799607-4446723934466632890?l=hocalarnet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hocalarnet.blogspot.com/feeds/4446723934466632890/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=14799607&amp;postID=4446723934466632890' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/14799607/posts/default/4446723934466632890'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/14799607/posts/default/4446723934466632890'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hocalarnet.blogspot.com/2007/06/hocalarnet-yenileniyor.html' title='Hocalarnet Yenileniyor!'/><author><name>OP</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_j9rrIOYekgA/Rn1oshPTecI/AAAAAAAAAAU/YEvLcpNzurE/s72-c/hocalarbira+copy.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-14799607.post-4177693725057666943</id><published>2007-06-22T12:40:00.000+03:00</published><updated>2010-11-13T16:41:04.273+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='OP ED'/><title type='text'>Çok önemli bir konu hakkında halkımıza duyuru!</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_j9rrIOYekgA/RnulNRPTebI/AAAAAAAAAAM/t407r_ec3AU/s1600-h/beer+copy.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5078834652174842290" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 203px; CURSOR: hand; HEIGHT: 212px" height="250" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_j9rrIOYekgA/RnulNRPTebI/AAAAAAAAAAM/t407r_ec3AU/s400/beer+copy.jpg" width="241" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Görünen o ki yakın zamanda Hocalar ikiye ayrılacak. Hocalar'ı bölmek isteyen dış mihraklar yavaş yavaş başarıya ulaşıyor. Bu hain plana göre, şimdi Hocalar'ı yönetmek daha kolay olacak, Hocalar daha nadir buluşacak, tam takım bir Hocalar buluşmasının yarattığı ikna gücünden mahrum kalacaklar. Plan, bölmek, parçalamak ve yönetmek.&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Belli ki onları bölmeye çalışan dış mihraklar, Hocalar'ın bölünerek çoğalabileceğinin, menzillerini genişletebileceğinin farkında değiller. Belli ki onlardaki o en temel duygunun, kafası karışık olmanın, dengesini diğer Hocalar'la birarada olmalarının sağladığını bilmiyorlar.&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Hocalar, bölünseler bile, her şart ve koşulda diğer Hocalar ile ilişkilerini sürdürecek ve zaten karışık olan kafalarının gündelik yaşamlarını etkilemesine izin vermeyecektir. Yoksa o karışık kafalar, gündelik hayatı çekilmez kılar ve hayatı tatsızlaştırır. Sizinkini de!&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Hocaları bölmek, parçalamak ve yönetmek için yapılan hain planların farkındayız. Ne var ki, milletimizin bilmesi gereken en önemli husus şudur. Hocalar bir kurum olarak Hocalığın birlik ve bütünlüğünü koruyacak tek mercidir ve gerekirse, istemediği halde, bu birliği korumak için sert önlemlere başvurabilir!&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Halkımıza duyurulur. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="fullpost"&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/14799607-4177693725057666943?l=hocalarnet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hocalarnet.blogspot.com/feeds/4177693725057666943/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=14799607&amp;postID=4177693725057666943' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/14799607/posts/default/4177693725057666943'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/14799607/posts/default/4177693725057666943'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hocalarnet.blogspot.com/2007/06/ok-nemli-bir-konu-hakknda-halkmza.html' title='Çok önemli bir konu hakkında halkımıza duyuru!'/><author><name>OP</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_j9rrIOYekgA/RnulNRPTebI/AAAAAAAAAAM/t407r_ec3AU/s72-c/beer+copy.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-14799607.post-3311026974103899839</id><published>2007-06-20T21:30:00.000+03:00</published><updated>2007-06-25T00:35:05.491+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Merkez Efendi Külliyatı'/><title type='text'>Abbas yolcu, bağlasan durmaz.</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_SUBfW3O_ems/RnlzL0aM_3I/AAAAAAAAABE/G6IAmvG4oR8/s1600-h/car3.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5078216701721247602" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_SUBfW3O_ems/RnlzL0aM_3I/AAAAAAAAABE/G6IAmvG4oR8/s320/car3.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Elimden tuttular...Bir iş var bunda dedim! Dedim ama ses edemedim. Yine bir yolculuk varmış kısmetimizde. Münih macerasından sonra Ankara’da bir süre ara verdiğimiz Evliyalığımıza 7 tepeli İstanbul’a doğru yavaşça devam edeceğiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ankara’ya döneli şöyle böyle, nerden baksak 1 yıl olmuş. Bir oturmuşum ki, o oturuş. Belli ki yerimi sevmişim ve belli ki yaban ellerde çok ama çok yorulmuşum; Tamı tamına 11 ay kalkamadım oturduğum yerden. Kalkar kalkmaz da İstanbul’a kestik bileti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sırrımız dil vermez. İşimiz taşınmakmış meğer.Vebalimiz boynumuzda, sual etmek da olmaz. Şehir şehir gezip, özlemlerimize yenilerini ekliyoruz. Bir yanımız eksik kalıyor her defasında. Diğer taraftan heyecanlanıyoruz günlerin getireceklerinden; darı dar, etrafında eski binalar, yüz yıllık sokaklardan, edinilecek alışkanlıklardan, gideceğimiz yerde yaşayan yıllardır göremediğimiz dostlarımıza yaklaşmaktan...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;‘Yaprak döküyor bir yanımız, bir yanımız bahar bahçe.’&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Herşey unutulur da, kuralı yoktur, şehrin bir köşesinde kalabalık etrafınızdan akarken, nedensiz, bir anlık duraklamanız kazınır hafızanıza. Köşe kapar o an benliğinizi. Koca şehir ve orada geçirdiğiniz yıllar, çok sonraları, o köşeden ve tam da o andan başlayarak yeniden filizlenir hafızanızda.-&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Herşeyde olan hayırdan payımıza düşecekse eğer, sonuçta biz de onların yüzü suyu hürmetine koşuyoruz her defasında peşinden.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yıllar geçiyor ve belimiz bükülüyor. Boynumuz izin verir de, şöyle iki büklüm olduğumuzda geriye dönüp bakabilirsek eğer, elbet biz de bir gün hesabımızı tutacağız. &lt;/div&gt;&lt;div&gt; &lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Umalım da sakin bir gölgelikde oturacağımız tahta sandalyelerde acı kahvelerimizi yudumlarken yüzümüzde hoş bir gülümseme belirsin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Umalım da geride bıraktığımız dostlarımızın arkamızdan döktükleri sulardan ve onca zaman paylaştığımız samimiyetten, çok uzaklarda olsak da gölgesine sığınabileceğimiz alçakgönüllü çınarlar yükselsin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Merkezefendi dinledi&lt;br /&gt;Koop – Koop islands blues&lt;br /&gt;Tom Waits – All the world is green&lt;br /&gt;Ane Brun – Baloon Ranger&lt;br /&gt;Sandy Gaye - Watch The Dog&lt;br /&gt;Sheila Wilkerson - Baby You're A Jive Cat&lt;br /&gt;Lefties Soul Connection - Skimming the skum&lt;br /&gt;The Juju Orchestra - This is not a tango&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="fullpost"&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/14799607-3311026974103899839?l=hocalarnet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hocalarnet.blogspot.com/feeds/3311026974103899839/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=14799607&amp;postID=3311026974103899839' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/14799607/posts/default/3311026974103899839'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/14799607/posts/default/3311026974103899839'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hocalarnet.blogspot.com/2007/06/abbas-yolcu-balasan-durmaz.html' title='Abbas yolcu, bağlasan durmaz.'/><author><name>merkezefendi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04240651250427199005</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_SUBfW3O_ems/RnlzL0aM_3I/AAAAAAAAABE/G6IAmvG4oR8/s72-c/car3.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-14799607.post-8812913174143087458</id><published>2007-05-31T14:28:00.000+03:00</published><updated>2007-06-30T14:11:02.724+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Merkez Efendi Külliyatı'/><title type='text'>Ve günler böyle geçip gidiyor</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_SUBfW3O_ems/Rl60fo6w23I/AAAAAAAAAA8/deHW2xjfkXo/s1600-h/cat_tail_swish.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5070688686118591346" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_SUBfW3O_ems/Rl60fo6w23I/AAAAAAAAAA8/deHW2xjfkXo/s320/cat_tail_swish.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;“Ve günler böyle geçip gidiyor&lt;br /&gt;Ve ben onların –geçip gitmesini- bekliyorum&lt;br /&gt;Ve sen, sen ayak diriyorsun&lt;br /&gt;Belki, belki belki...”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk aklıma gelenleri düşüyorum sayfaya. Birşeyler yazmalı hocalarnete. Zira ölüm sessizliği var sitemizde. Altın damarı kurumuş ve terkedilmiş hayalet kasaba gibi. Çıt çıkmıyor. 7 - 8 Hasan Paşa’nın “Kül” yazısı sonrası taş üstüne taş konulamadı. Paşa da, ne haliniz varsa görün, benden bu kadar deyip, aldı başını Romanya’yı fethetmeye gitti. Küllerinden doğmaya çalışıyor orada. Bükreş’in kuytu, salaş bir meyhanesinde Kont Drakula ile rus ruleti oynuyor, bardaktan genzine akan, ev yapımı şansına ve yanından ayırmadığı, ona hiç hiyanet etmeyen pistolüne güveniyor...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Gökyüzünde bir heybet yok gibi&lt;br /&gt;Ama yine de sormalı&lt;br /&gt;O eski heyecan öldü mü? &lt;/div&gt;&lt;div&gt;An geldi de bitti mi muhabbet?&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Çalgılar susdu heves kalmadı mı?&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Şataraban müzikde bir makam, söyleyin hocalar şataraban öldü mü?&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Ne zamandır şarabın gazabından korkar olduk?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sanki hocalar dört kişilik bir satranç oyununda. Ve en önemli hamlelerin zamanı gelmiş çatmış. Bekliyoruz hep birlikte. Terler damlıyor poker suratlardan. Ses yok. Muslukdan düşen bir damla, Orhan Parnuk’un içine çektiği sigaranın korlanan çıtırdısı, kafamın üzerinde dolaşan bir sineğin vızıltısı, Peyami Safanın düzenli olarak tükettiği cevizlerin öğütülmesi sadece duyulanlar. Blöfler havada uçuşuyor. Yapılacak yanlış bir hamlenin bedeli çok ağır olabilir. O nedenle herkes ihtiyatlı. Bin düşünülüyor bir yazılıyor. Denebilir ki harfler kalemlerin ucuna tutunmuşlar sayfalara düşmemek için inat ediyorlar. Ya da diyorum, acaba hocaların mürekkebi mi kurudu?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anayasa Mahkemesi tam karşımda. Modaya uyup bende mi başvursam? Hocaların anayasasına uymayan bir süreçten geçiyoruz. İtirazım var! Bu durumu çözse çözse onlar çözer. Ya da bir cinnet...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Akla gelebilir, o nedenle en baştan belirteyim: Bu bir muhtıra değil. Sözüm meclisten dışarı! Ben hocaların sadece sözde değil özde de hoca olduklarını biliyorum. Ama şöyle bir olasılık da var, dile getirmessek olmaz; Ya benim hocalığımda bir sorun varsa? Ancak bu durumda da yukarıdaki ifademde bir yanlışlık olması olasılığını da göz ardı etmemeliyiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ve günler böyle geçip gidiyor.&lt;br /&gt;Ve biz onların geçip gitmesini bekliyoruz.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bekleyenler arasında siz Orhan Parnuk, birinci sıradasınız. Peşinizden Peyami Safa hazretleri geliyor. Ama siz açık ara öndesiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tabi, böyle bir yazıyı hocalara yazmak da, elini ateşe sokmaktan, yetmez, arı kovanına çomak sokmaktan pek farklı değil. Kafalarını bozarsam eğer, yandığım yetmiyormuş gibi bir de her yerimi sokar bunlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böyle bir yazı, ya da böyle bir hamle mi desem? Umarım kuyruğuna teneke bağlanmış kedi gibi kendi etrafımda dönüp durmuyorumdur. Diğer taraftan, teneke gürültüsü olsa da ses çıkarmış oluyorum!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her köşesi farklı cennet Türkiyemizin bu heyheyli günlerinde, hocalara da bu sitede birçok sorumluluk düştüğünü düşünmekteyim. Ancak öncelikle eller kalemlerle buluşmalı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kestane kebap acele cevap...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Y asi pasan los dias&lt;/div&gt;&lt;div&gt;y yo desesperado,&lt;br /&gt;y Tu,Tu contestando&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Quizas,Quizas,Quizas...”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Merkezefendi dinledi&lt;br /&gt;Ibrahim Ferrer, Omar Portuondo - Quizas Quizas&lt;br /&gt;Seagull Strange - The Clone Icarus&lt;br /&gt;Seagull Strange - Girl With 7 Fingers and a Bad&lt;br /&gt;Angelique Kidjo feat. Peter Gabriel – Salala&lt;br /&gt;Puyo – Solo&lt;br /&gt;Beirut – Prenzlaurberg&lt;br /&gt;DeVotchKa - Gasoline Serpent&lt;br /&gt;DeVotchKa – Enemy Guns&lt;br /&gt;Francisco Cespedes – Ay Amor&lt;br /&gt;Omfo – Tequila Gang Bang&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="fullpost"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class="fullpost"&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/14799607-8812913174143087458?l=hocalarnet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hocalarnet.blogspot.com/feeds/8812913174143087458/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=14799607&amp;postID=8812913174143087458' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/14799607/posts/default/8812913174143087458'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/14799607/posts/default/8812913174143087458'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hocalarnet.blogspot.com/2007/05/ve-gnler-byle-geip-gidiyor.html' title='Ve günler böyle geçip gidiyor'/><author><name>merkezefendi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04240651250427199005</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_SUBfW3O_ems/Rl60fo6w23I/AAAAAAAAAA8/deHW2xjfkXo/s72-c/cat_tail_swish.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-14799607.post-201312190978775646</id><published>2007-04-26T13:55:00.000+03:00</published><updated>2007-06-25T12:06:12.498+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Yedi Sekiz Hasan Paşa Külliyatı'/><title type='text'>KÜL</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_SUBfW3O_ems/RjCFofv3bWI/AAAAAAAAAA0/izw4Nt3PLyI/s1600-h/d57.jpg"&gt;&lt;strong&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5057689312300592482" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_SUBfW3O_ems/RjCFofv3bWI/AAAAAAAAAA0/izw4Nt3PLyI/s320/d57.jpg" border="0" /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/a&gt;&lt;strong&gt;Sigaramın Külü&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Tiryakiyim, bir cigara yakarım eş dost meclislerinde, bir ciğara ben banayken bir başıma yarenlik etsin diye. Bilse de türdeşlerinin akibetini ses etmez, içerim de içerim, bir nefes çekerim dolu, bir nefes en derinine. Sonra yavaştan küllenir sarı kız, bir dokunuşta çırparım külünü uygun zemine, oralı bile olmaz, bilmez ki fizik kanunları gereği bir düşüş yaşadığını, öylece kalır düştüğü yerde, ta ki kendini bir çöp poşetinde ya da esen bir yelin girdabında bulana dek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Sobanın Külü&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Önce cayır cayır yanar soba, alevler fışkırır kapağından. Üzerinde duran çaydanlıktaki su fokur fokur kaynar az zaman sonra, demliğin sapını tutsan elin yapışır, beklemek gerekir bir müddet bütün hıncı geçsin diye alevlerin. Sonra bırakır kendini sobanın derinliklerine. Yanan odun kömür yoktur artık, maddenin kül hali kaplamıştır dibini sobanın. Aynı gün ya da ertesinde onlarda bulur kendini bir neden-sonuç ilişkisi içerisinde bir çöp bidonunda ya da hoyrat bir bir açık alan atmosferinde.Kaderine çoktan razıdır. Ya bir çöp arabası eşliğinde bilinmez bir yolculuğa çıkacaktır, ya da esen rüzgara kaptırıp kendini oradan oraya savrulacaktır. Nedense hiç önemi yoktur külün biz insanlar arasında.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Hayatın Külü&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;Hayatımız bizim yaşadıklarımız ve yaşayamadıklarımız arasında kolon vuran bir saate benzer, tik tak sesleri eşliğinde yaşarız da öyle geçer zaman, bir yanda ilerleyen zaman bir yanda küllenen yaşam formasyonlarımız. Sorarım size hangimiz küllenmeye terk etmedik ki geçen zaman içerisinde yaşanmış bir anı? Gün geldi küllenmiş bir aşk, gün geldi küllenmiş bir dost, gün geldi küllenmiş bir mekan. Ama bu küller, ne sigaranınkine ne odununkine ne de kömürünkine benzer. Farkında olmadan içimize savurmuşuzdur.Yıllar geçse de aradan, bir yer bulunca onları hatırlatan, bütün küllenmişliğine inat tazelenir hayat.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Hocaların Külü&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;Rasyonel, realist, romantik, epik, lirik, septik, agnostik ve dahi bir sürü başka kavram vardır hocaların dünyasında. Bu kavramlar arasında yaşanır bütün zaman ve mekan. Hocanın biri epik betimlemeyle anlatırken yaşanılan mekanı, bir diğeri olanca rasyonalitesiyle ortaya koyar geçmişten geleceğe bütün zamanı. Diğeri romantik bir müziğe kaptırmıştır kendini şarkı sözleri söyler hayata dair, bir diğeriyse lirik bir şiir yapıştırmıştır diline ne vakit otursa hocaların masasına. Zaman mum gibi erir gider, kavramların külleri savrulur oradan oraya. Ve fakat bir anka kuşu gibi kendilerini küllerinden asla yaratamazlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Masa da masaymış ha.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazan:Yedi Sekiz Hasan Paşa&lt;br /&gt;Siteye koyan da Merkezefendi&lt;br /&gt;&lt;span class="fullpost"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class="fullpost"&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/14799607-201312190978775646?l=hocalarnet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hocalarnet.blogspot.com/feeds/201312190978775646/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=14799607&amp;postID=201312190978775646' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/14799607/posts/default/201312190978775646'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/14799607/posts/default/201312190978775646'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hocalarnet.blogspot.com/2007/04/kl.html' title='KÜL'/><author><name>merkezefendi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04240651250427199005</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_SUBfW3O_ems/RjCFofv3bWI/AAAAAAAAAA0/izw4Nt3PLyI/s72-c/d57.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-14799607.post-8343420466379457265</id><published>2007-04-15T13:58:00.000+03:00</published><updated>2007-06-25T00:35:05.491+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Merkez Efendi Külliyatı'/><title type='text'>Mi sueño</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_SUBfW3O_ems/RiIFbaw8tRI/AAAAAAAAAAs/LkBzpneSfgw/s1600-h/ferrer.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5053607700462351634" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 268px; CURSOR: hand; HEIGHT: 270px" height="305" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_SUBfW3O_ems/RiIFbaw8tRI/AAAAAAAAAAs/LkBzpneSfgw/s320/ferrer.jpg" width="305" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;“Mi sueño,” İbrahim Ferrer’in son albümü, sanırım “Hayalim” demek. Ferrer 2005 yılında, kayıtları tamamlayamadan ölüyor. Albüm, eldeki demolar kullanılarak tamamlanıyor. İnternette söylenenlere bakılırsa, albümün bu kadar gecikmesinin nedeniyse demoların bir ara kaybolması. Yine sitelerden alıntıyla, Ferrer hayatı boyunca ‘bolero’ söylemek istemiş. Ama bu isteğini, sesinin boleroya uygun olmadığı gerekçesiyle geri çevrilmesi nedeniyle, tümüyle bu türe ait parçaların yer aldığı bir albüm yapamadığından tam olarak gerçekleştirememiş. Albümün adı biraz da bu özleme dayanıyor. Albüm, ölüm döşeğindeki Ferrer’in son arzusu, o öldükten sonra gerçekleşen hayali!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mi sueño, romantik, dingin şarkılardan oluşuyor. Tanıdık melodiler var. Özellikle düzenlemeler, sabah akşam gittiğimiz heryerde, hemen hemen tüm kafelerde, latin müzik dinlemekten bıkmış olanların bile beğenebileceği güzellikte, sadelikte.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="fullpost"&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/14799607-8343420466379457265?l=hocalarnet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hocalarnet.blogspot.com/feeds/8343420466379457265/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=14799607&amp;postID=8343420466379457265' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/14799607/posts/default/8343420466379457265'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/14799607/posts/default/8343420466379457265'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hocalarnet.blogspot.com/2007/04/mi-sueo.html' title='Mi sueño'/><author><name>merkezefendi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04240651250427199005</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_SUBfW3O_ems/RiIFbaw8tRI/AAAAAAAAAAs/LkBzpneSfgw/s72-c/ferrer.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-14799607.post-1928619490310471721</id><published>2007-04-09T23:21:00.000+03:00</published><updated>2007-06-25T00:35:05.491+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Merkez Efendi Külliyatı'/><title type='text'>Matematik</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_SUBfW3O_ems/RhqgfjYaFuI/AAAAAAAAAAk/cQrZIESKDGk/s1600-h/daisy-1.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5051526395983435490" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_SUBfW3O_ems/RhqgfjYaFuI/AAAAAAAAAAk/cQrZIESKDGk/s320/daisy-1.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Evdeki yaşlı kadın yılardır sürdürdüğü sessizliğine yeni anlar ekliyordu. Ayaklarına inen felç sonrası, adımları onu terkettiğinde, o da konuşmaktan vazgeçmiş, sesini, evin unutulmuş odalarından birinde, o zamandan beri bir daha hiç açılmamış, içinde gençlik yıllarından kalan rengarenk elbiseleriyle dolu ve güzel kokular yayan küçük sabunların olduğu sandığa hapsetmişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eşi, Ragıp Bey, bir zamanlar Türkiye’nin yedi bölgesinde matematik öğretmeni, daha sonra da Ankara’nın kendi halinde emekli memuru; Ürkek bir bahar günü, evlerinin yanındaki kocaman apartmanların arasında kalmış güdük parkın, eşiyle yanyana oturdukları, boyaları çoktan çıkmış bankında, etraflarında yeni açmış çiçekler, karısı ona sorduğu sorunun sabırla yanıtını beklerken bu dünyaya veda etmiş, sessizce olsa da, kendisine sorulan bu son soruyu da aslında yanıtsız bırakmamıştı. Ragıp Bey’in cansız ellerinden çimlere düşen bir papatya da şimdi, eşinin artık kullanmadığı sesiyle aynı sandıktaydı. Ragıp hoca mutlu ölmüştü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zaman hızla akıp geçmişti. Ragıp Bey hep bir beyefendi olmuştu, evde ve okulda. Evlilikleri boyunca eşi ile hiç tartışmamıştı. Onu gerçekten sevmiş, ona karşı sabırlı olmanın, onu dinlemenin ve ötesinde hayat arkadaşını her durumda anlamaya çalışmanın, beraberliklerinin olmazsa olmazları olduğunu daha evliliklerinin en başlarında anlamıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Saniye Hanım’ın eşi matematik öğretmeniydi ve matematikten onun yaşadığı hayata uygulanamayacağını bilecek kadar iyi anlıyordu. Gerçek hayatta 1+1 hiçbir zaman 2 etmezdi. Evrensel kurallar yoktu. Çünkü gerçek hayatta 1 olarak kabul edilebilecek herhangi birşey aslında hiç bir zaman diğer bir 1e eşit olamazdı. Ve Matematik bu noktada çökerdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her beraberliğin kendine has olmazsa olmazları, o beraberliğe ait olguların kendine has tanımlamaları vardır. Bir beraberlikteki 1 hiçbir zaman diğerindekine eşit olmaz. Ragıp hoca kendininkini bir matematikçiye has kesinlikle hesaplamıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ragıp Bey, evi ile işinin, kendisi ile eşinin her zaman bir denklemin farklı taraflarında olduğunu sezmiş ve kendisi bir değişken olacak şekilde, hayatındaki tüm denklemlerin bir tarafından öbürüne diğer tüm parametreleri sabitleyerek hayatı boyunca sabırla gidip gelmiş, mutlak olmadığını bildiği anlık eşitliklerin ve eşitsizliklerin ötesindeki kalıcı ve döngüsel olması gereken değişimi kendi bünyesinde dengeleyip korumuştu. Varoluşunu bu denklemlerin sürtünmesiz sarkaçlarına tutunarak anlamlandırmıştı. Mademki değişim kuraldı, o zaman yapılması gereken denklemin karşı kutuplarını bir neden sonuç ilişkisi içinde biri diğerini doğuracak biçimde kurgulamak ve bu kurgunun gereğini uygulamaktı. Terimler ona ait olsa da onun yaptığı aslında matematiğe aykırıydı, ama diğer taraftan hayatın değişmez kuralıydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Saniye Hanım, Ragıp Bey’le üniversitede tanışmış ama hiç çalışmamış, istememişti. O evinin kadınıydı. Kocasının elinden yeni kopardığı papatya düşene ve hemen ardından felç geçirene kadar da mutlu bir hayat sürmüştü. Ama bir teslim oluşu, mutlulukla bağdaştırmayacak kadar Saniye Hanım hayatı hazmetmişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ragıp Hoca’nın hayatta olduğu süre içinde bilmediği ise kendisine ait olduğunu düşündüğü hayat kurgusunun gizli mimarının aslında Saniye hanım olduğuydu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ragıp Bey bir matematik öğretmeniydi. Emekli olduktan sonra hiç çalışmasa da yine öyle kaldı. Ölürken bile matematik öğretmeni olarak öldü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her meslek kendi deformasyonunu peşinden getirir. Hayata bakışınız işinizin terimlerine hapsolur. İçinden çıkmak için debelenir ama fazla yol katedemezsiniz, uyanamadığınız bir kabus olur hayat. Eğer Saniye Hanım onun kulağına Hoca’ya güvendiğini fısıldamayıp hayatlarındaki uyumu farkettirmeseydi, Ragıp Bey de uyanamayacağı bir kabusa hapsolabilirdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Matematik, güven ve uyum ancak bir yazıda aynı cümle içinde geçebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ragıp Hoca mutlu ölmüştü, çünkü karısı Saniye Hanımdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bakıcısı, yaşlı kadının isteklerini onun birşey söylemesine gerek kalmadan anlayabiliyordu. Zaten bu nedenle öncekilerden farklı olarak uzun süredir o evdeydi. Ama bu seferki isteğini garipsemiş, önce yanlış anladığını sanmıştı. İşe başladığından beri temizlikçilerin bile giremediği odaya götürdü onu ve sandalyesini sandığa yaklaştırıp odayı terketti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yeşil, aile yadigarı, antika sandık. İlk evlendiğinde çeyizleri vardı içinde. Daha sonra onlardan sıkılmış, bir delilik anında hepsini eskiciye vermiş, sonra da hiç pişman olmamıştı. Üstündeki kilit paslanmıştı. Saniye Hanım kilidi çevirip sandığı açtı. Özenle yerleştirilmiş elbiseleri arasında ellerini gezdirdi. Sonra kurumuş papatyayı aldı sandıktan. Hiçbir yaprağı kopmamış, çiçek bozulmamıştı. Papatya mis gibi sabun kokuyordu. Bir gülme aldı Saniye Hanımı. Uzun yıllardan sonra ilk defa kendi sesini duyuyor ve gülüyordu. Bakıcısı şaşırmış, koşarak odaya gelmişti. Onu kurumuş papatyayı koklarken ve daha önce hiç görmediği yüzündeki gülümsemesi ile buldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ürkek bir bahar günüydü. Ragıp Hoca ve Saniye Hanım yorgun vücutlarını banka dayamışlar, bir yandan etrafı izleyip, sohbet ediyorlardı. Ragıp Hoca neşeyle biraz önce kopardığı papatyayı elinde çeviriyordu. Mutluydular, sıkıntılı zamanları da olmuştu, ama bu hayattan kendilerine düşeni kucaklamışlardı beraberce. Birden Saniye hanım daha önce hiç sormadığı bir soru sordu.&lt;br /&gt;-Beni seviyormusun Ragıp Hoca?&lt;br /&gt;Cevap gelmedi.&lt;br /&gt;Aslında pekala biliyordu cevabı ama oyunu sürdürmek istiyordu.&lt;br /&gt;-Eğer papatyanın yapraklarının sayısı tek ise seviyorsun, çift ise sevmiyorsun.&lt;br /&gt;Yine cevap gelmedi. Bir süre sonra papatya, Ragıp Bey’in elinden kurtulup düştü.&lt;br /&gt;Ragıp Bey mutlu ölmüştü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Saniye Hanım ne olduğunu anladığında papatyayı çimlerin üstünden alıp cebine, cenazeden döndüğünde de, cevapsız sorusunu hiç düşünmeden, sandığa koymuştu.  &lt;/div&gt;&lt;div&gt; &lt;/div&gt;&lt;div&gt;Cevabını yıllar sonra öğrenecekti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dinlediklerim&lt;br /&gt;Bülent Ortaçgil – Basit&lt;br /&gt;Ann Margret &amp; Elvis Presley - You're The Boss&lt;br /&gt;Ann Margret – Slowly&lt;br /&gt;Ann Margret - I Just Don't Understand&lt;br /&gt;Ann Margret &amp;amp; Elvis Presley - The Lady Loves Me&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="fullpost"&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/14799607-1928619490310471721?l=hocalarnet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hocalarnet.blogspot.com/feeds/1928619490310471721/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=14799607&amp;postID=1928619490310471721' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/14799607/posts/default/1928619490310471721'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/14799607/posts/default/1928619490310471721'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hocalarnet.blogspot.com/2007/04/matematik.html' title='Matematik'/><author><name>merkezefendi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04240651250427199005</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_SUBfW3O_ems/RhqgfjYaFuI/AAAAAAAAAAk/cQrZIESKDGk/s72-c/daisy-1.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-14799607.post-3357413197756878809</id><published>2007-04-08T15:52:00.000+03:00</published><updated>2007-06-25T00:35:05.492+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Merkez Efendi Külliyatı'/><title type='text'>ÇÜRÜK</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_SUBfW3O_ems/RhjmMTYaFtI/AAAAAAAAAAc/BTTBzxTz3z8/s1600-h/dentist.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5051040081131476690" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_SUBfW3O_ems/RhjmMTYaFtI/AAAAAAAAAAc/BTTBzxTz3z8/s320/dentist.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;“...&lt;br /&gt;Zamanı gelince ay bulutların arkasında kaybolur ve pencerede bir karaltı belirir,&lt;br /&gt;Nedensiz.&lt;br /&gt;Eser ve rüzgarla tüller havalanır, bir ürperme,&lt;br /&gt;Tarifsiz.&lt;br /&gt;Derinlerden gelen bir sıkıntı.&lt;br /&gt;Kesik bir çığlık,koyu, katmerli sis.&lt;br /&gt;Kırmızı, etli dudaklar geçmişin akışını değiştiren eksik bir cümle fısıldar.&lt;br /&gt;Kimse üstüne alınmaz, boşlukta kalır.&lt;br /&gt;Susuzluk,&lt;br /&gt;Eski, unutulmuş hikayelerde tutsak kalmış ve evcilleştirilemeyen hayvansılığını geri çağırır.&lt;br /&gt;Şehvet davet beklemez,&lt;br /&gt;O da peşi sıra gelir,biri öbürüne karışır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sanılır ki o eksik cümle boşlukta kalacak, yokolacak.&lt;br /&gt;Oysa yüzyıllara meydan okur.&lt;br /&gt;Hayatın ve yazının ritmi değişir.&lt;br /&gt;Süreklilik yara alır.&lt;br /&gt;Bir hastalık. Ödem tutar.&lt;br /&gt;Sokaklar boşalır.&lt;br /&gt;Korku hakimiyetini kurar.&lt;br /&gt;Bacalardan, kapılardan ve pencerelerden evlere sızar&lt;br /&gt;Kundakta bebekler ağlar,gece oldumu köpekler havlar&lt;br /&gt;Sonunda yara patlar.&lt;br /&gt;İki sağlıklı uzun diş,&lt;br /&gt;İnce, narin boyunda iki iz.&lt;br /&gt;Birkaç damla kan,&lt;br /&gt;Düştüğü yerde donar kalır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Herşey çürüyecek,&lt;br /&gt;Sıra size ve dişlerinize de gelecek.&lt;br /&gt;Zaman geçer&lt;br /&gt;Oğlullar babalarını gömer ve sıralarını bekler&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vampirler diş fırçalamaz.&lt;br /&gt;...”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kont Drakula&lt;br /&gt;Tabutta Sayıklamalar adlı denemelerinin toplandığı kitabın - Vampirler Diş Fırçalamaz- kısmından.&lt;br /&gt;Romence aslından dilimize çeviren Nadya Komaamaniçin.&lt;br /&gt;Altınkapı Yayınları&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Uyuştu mu?&lt;br /&gt;-Sanki, ama siz yine de dikkatli olun. Ne olur, ne olmaz. Değil mi?&lt;br /&gt;- Hah haa. Duydun mu Şükran, ne dedi? Dikkatli olacakmışım yine de...&lt;br /&gt;- Hah hayt, komikmiş bu be doktor.&lt;br /&gt;-!???&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gözlerim kapalı. Ama ne İstanbul, ne Ankara. Az bir ihtimal kendimi sağlıklı hissettiğim geçmişteki anılar, o da belli belirsiz zihnimde uçuşuyor. Bir elmayı suyunu fışkırtarak ısırıyorum ya da öpüşürken dişim, karşımdaki dişinin dişine değiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Maratoncu filmini hatırlıyorum sonra. Dustin Hoffman tam da benim şu an oturduğum koltuktaydı o filmde. Yanlış fim seçtim. Daha da geriliyorum. Lethal Weaphon serisinde, dişçi koltuğunda, aldığı yüklü uyuşturucunun etkisiyle, keyifden dört köşe, kıkırdayarak öten yaşlı, güleç çinli aslında akla getirilmesi gereken. Gerçi onun da sağlıklı dişlerini çekiyorlardı...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kabul etmek zorundayım. Zorla getirilmedim. Hatta, herşey olup bittiğinde, çektiğim acılar yetmezmiş gibi, üstüne bir de para ödemem gerekecek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Niye geldim buraya? Çok mu gerekliydi? Ah aptal kafam diye sorgulamaktayım kendimi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anlardan an beğen, ama bu olmasın. Zihnimden çekip çıkarmalı yaşadığımı. Çürük bir an bu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Süreç taa en başından itibaren sıkıntılıdır. Aslında o zamana kadar farketmediğiniz ve değerini de bilemediğiniz bir mutlulukdur sağlıklı dişlerinizle geçirdiğiniz zamanlar. Ancak bir sabah, öğleden sonra ya da en kötüsü güneşin şehri terketmesinin ardından kaderinizin çürüdüğünü ağzınızda hissettiğiniz bir sızıyla farkedersiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İstediğiniz kadar, yatarken ya da uyandığınızda, bu süreci geciktirmek için safça dişlerinizi yukarıdan aşağıya, aşağıdan yukarıya uykulu gözlerle fırçalayın, o beyaz incilerin arasından ipleri geçirin... Doktor Mengele, korkunç ve ürkütücü kulesinde, sizin için ayrılmış boş koltuğun yanındaki taburesinde oturmuş, çelikten, soğuk aletlerini eline pat pat vurarak, sabırla ve keyifle, sırıtıp, kulakları sağır eden kahkahalar atarak sizi beklemektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dişlerinizi fırçalarken uykulu gözleriniz farkedemez. Aslında belli belirsiz, bir görünüp, kaybolur Mengele aynada.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Kibirlidir o da, diğer tüm doktorlar gibi. Sağlıklı zamanlarınızda sizi hiç arayıp sormaz. Siz tıpış tıpış gidersiniz onun yanına her defasında. Bizler de suçluyuz öte yandan. Hiçbir sorunumuz olmadığı zamanlarda da randevu alıp gitmeliyiz dişçiye arada sırada. Bir güvenle açmalıyız ağzımızı koltuğa oturup. Bu durumda bacak bacak üstüne de atılabilir. Arayıp taramalı, bembeyaz sağlıklı dişlerin arasında bir çürük bulacağım diye dört dönmeli. Dolaşmalı, terlemeli, deli olmalı. Sonra da yenildiğini kabul edip, yok bulamadım birşey, dişleriniz gayet iyi durumda demeli. Siz duymazlıktan gelip, tekrar ettirmelisiniz. O anın tadını çıkarmalısınız. Demek hepsi de turp gibi haaa? İlginç, e ben gideyim o zaman. Size rastgele.-&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;‘Çekilecek diş ağızda durmaz. Duramaz. Diş düşe benzemez. Zaten düşleriniz çürümez. Ama düşleriniz kanayabilir. Öte yandan şanslıysanız bembeyaz, sağlıklı da olabilir. Ağza sıkılan suyla dişler serinler. Çarşaflar beyaz ipektense, pencere de açıksa, düşler de serindir. Ancak sigara içtikçe düşleriniz sararmaz.’ Hayır, işe yaramıyor. Sanırım yediğim iğnenin de etkisiyle zihnim saçmalıyor. Ama beni meşgul edemiyor, aklım tüm dikkatimle ağzımda hala.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şükran, dişçimin yardımcısı bir dişi. Şükran diş’in i hali. Çürüme Şükran! Çekerler seni de.&lt;br /&gt;Urfa’nın etrafı dumanlı dağlar Şükran, ciğerim yanıyor aney gözlerim ağlar, benim zalim derdim cihanı dağlar. Gezme Şükran bu dağlarda seni avlarlar, anandan babandan yardan ayrı koyarlar. Neydi bu? Türküydü. Kafam karışmakta....&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mengele sağımda, ç’siz hali, tümden gelen Türkücü Şükran da solumda oturmuş, çelik aletleriyle ağzımı iki yana çekiştirip işleme başlamadan önce bir kez daha kontrol ediyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Ne demiştim ben?&lt;br /&gt;- Nea diğamiştunizs siuzs?&lt;br /&gt;- İp kullanacaktın değil mi?&lt;br /&gt;- Eğaveaut.&lt;br /&gt;- Ama kullanmadın. Değil mi?&lt;br /&gt;- Iğğğğ! Hıayaur.&lt;br /&gt;- Ne oluyor o zaman dişlerimizde?&lt;br /&gt;- Diş taşı.&lt;br /&gt;- Sana sormadım Şükran.&lt;br /&gt;- Diğşş Thaşşşaağu...&lt;br /&gt;- Hıı hıı&lt;br /&gt;- Gülme Şükran!&lt;br /&gt;- Ghülmmme Şühukrrranhınım, AĞĞĞAhhh.&lt;br /&gt;- Acıdı mı?&lt;br /&gt;- Eğaveaut.&lt;br /&gt;- Acıır tabii. Biraz daha bekleyelim. İğne daha tam olarak tutmamış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mengele çelikten aletiyle dişlerinizi karıştırırken ve siz dilinizi ağzınızda nereye koyacağınızı bilemeden, yediğiniz iğnenin de etkisiyle şıralop gezdirirken, o sürekli sorular sorar. Cevap vermeye çalıştıkça, izlediğiniz XXX filmlerde pek de yerinde olmayı istemeyeceğiniz ağzı dolu, çıplak hanfendilerden çıkan seslere benzeyen sesler çıkar sizden. Bu durum, dişçilerin kendilerine bile açıkca ifade etmedikleri bir fanteziyi yaşatır onlara.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dişçi koltuğunda yatarken, acıdan bayılacak gibi olsanız da, eğer ağzınız doluysa, siz, siz olun, sorulara cevap vermeyin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doktor Mengele artık iş başında. Köşeye sıkıştım. Can derdindeyim. Çıkış yok. Tüm vücudum gerilmiş halde, yatay vaziyetteyim. Ellerimle iki yandaki kolçakları sıkı sıkı tutuyorum.  Mengene gibi elleriyle başıma bastırarak beni sabitlemeye çalışıyor. Çok gerginim, hem de çok. Gövdem sanki bir yay gibi iki ucundan çekiliyor. Aslında, başım ve ayaklarım dışında basbayağı havada asılı duruyorum. Kafamın hemen üstünde bir ışık, pek ala sorguya çekiliyorum o anda. Beynim, içinde bir ses; İçeriden oyulmakla meşgul.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yardımcısı Şükran ise, ağzımdan fışkıran partiküllerden korunmak için suratına geçirdiği ve kaynakçıların taktığına benzer saydam bir levhanın arkasından merakla olay yerine bakıyor. Bana sorarsanız bu, sözde bir merak; Şükran, gözlerini, benim dehşetli bakışlarımın ötesinde, koskocaman açmış, can havliyle sağa sola yalpalayan büyük ve hemen arkasındaki küçük dilimle basbayağı sadomazo kıvamında yakın mesafeden tatmin oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zaman acıyarak geçiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir süre sonra, iki elimle mola işareti yaptım. Mengele uzaklaştı. Şükran yarıda kesilmenin hayal kırıklığı ile iç geçirdi. Ağzım kan dolu. Doğruldum. Tükürüp ağzımı temizlemeliyim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sizinkileri bilmem ama benim dişçim sürekli klasik müzik dinler. Ofisinde başka şey çalmaz. Müzik de hiçbir zaman kesilmez. Ağzımdaki kanı ufak lavaboya tükürüp, döne döne delikte kaybolmasını izlerken bir yandan da içerde çalan sakin ve dingin klasik müziğe kulak kabartıyorum. İlginç; Belki izlediğim Baba filmlerindeki cinayet ya da işkence sahnelerinin, o sahnelerde akan kan ve eşlik eden sakin müziklerin bende oluşturduğu bir algılama, sonuçta birden sakinleşiyorum, o anı sevmeye başlıyorum. Estetik bir keyif , kaslarımdaki gerilimi alıp götürüyor. Ya da Mengenenin dinazor dozunda yaptım dediği iğne nedeni rahatlamamın. Koltuğa neredeyse bir keyifle dönüyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;‘Kanasın doktor daha çok kanasın, elini korkak alıştırma. Şükran sen de yarım kalan işini bitir. Tümden gel. Ne güzel müzik bu bea ve ne manyak bir durum’ Sık sık mola istiyorum. Kan, her defasında, döne döne kayboluyor delikte. Mengele benim artık sallamadığımı anlıyor. Bu duruma biraz bozuluyor ve işini çabucak bitiriyor.&lt;br /&gt;-Bitti mi şimdi?&lt;br /&gt;-Evet Şükran. Görmüyormusun?&lt;br /&gt;-Ihh, iyi bari.&lt;br /&gt;‘Sapık karı’&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayrılırken doktorum nasihatlarını da esirgemiyor benden&lt;br /&gt;-Sert şeyler yiyeceksin, bol bol çiğne, sıvı olarak tüketmek yerine katı olarak ısırarak ye.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne yani arpamı yiyeyim? Biranın katı hali mümkün deği bana bir şey ifade etmediğinden dişçime beklediği olumlu yanıtı ortalama samimiyetle de olsa veremiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazarken dinlediklerim&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Serart – Nirana&lt;br /&gt;Serart – Love is the Peace&lt;br /&gt;Mr. Bungle – Ars Moriendi&lt;br /&gt;Cult – Edie (Ciao Baby)&lt;br /&gt;Cult – Sweet Soul Sister&lt;br /&gt;Cult – Fire Woman&lt;br /&gt;Cult – Indian Woman&lt;br /&gt;&lt;span class="fullpost"&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/14799607-3357413197756878809?l=hocalarnet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hocalarnet.blogspot.com/feeds/3357413197756878809/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=14799607&amp;postID=3357413197756878809' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/14799607/posts/default/3357413197756878809'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/14799607/posts/default/3357413197756878809'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hocalarnet.blogspot.com/2007/04/rk.html' title='ÇÜRÜK'/><author><name>merkezefendi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04240651250427199005</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_SUBfW3O_ems/RhjmMTYaFtI/AAAAAAAAAAc/BTTBzxTz3z8/s72-c/dentist.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-14799607.post-8978551467969003233</id><published>2007-03-14T18:13:00.000+02:00</published><updated>2007-06-25T00:35:05.492+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Merkez Efendi Külliyatı'/><title type='text'>Vıcık</title><content type='html'>&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;I&lt;br /&gt;Tek tuş üstünde göbek havası&lt;br /&gt;Herkesin karışık kafası&lt;br /&gt;Adres veriyorum, aç interneti&lt;br /&gt;Önce parmağını dilinle ıslat&lt;br /&gt;Sonra aynı tuş üzerinde üç kere zıplat&lt;br /&gt;Dudaklarda arsız bir sırıtma&lt;br /&gt;Dabülü dabülü dabülü&lt;br /&gt;Medya towers maymunlarının en son ürünü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;II&lt;br /&gt;Sait Faik’in çocukları&lt;br /&gt;Uzaklaşan bir teknenin öyküler fısıldadığı&lt;br /&gt;Kıyıya hasret, küskün dalgaları&lt;br /&gt;Üstlerinde Boğazı geçer&lt;br /&gt;Koca jiplerin içinde&lt;br /&gt;Çayırlara yayılmış sitelerin&lt;br /&gt;Kalantor, müteahit çobanları&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;III&lt;br /&gt;‘Dersaadette sabah ezanları’ okunur&lt;br /&gt;Sevmeyi bilmeyen bir beden&lt;br /&gt;Parasıyla değil mi?&lt;br /&gt;Diğerine abanır&lt;br /&gt;Etrafa unutulmuş bir alışkanlığın hüznü yayılır&lt;br /&gt;An Gelir&lt;br /&gt;Atila İlhan anılır&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;IV&lt;br /&gt;Selimiye’de, Sultan Ahmed’de&lt;br /&gt;Din bezirganları secdede&lt;br /&gt;Kıbleye kalkan alınlarına yapışmış Dolar ve YTL&lt;br /&gt;Sakın ha, günah!&lt;br /&gt;Camiden çıkarken silmeyi unutma!&lt;br /&gt;Ayağını, paspas ettiğin vicdanına&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;V&lt;br /&gt;Ezbere hayatlar bir başka cephede&lt;br /&gt;Düşünmeyi unutmuş&lt;br /&gt;Süngerleşmiş beyinler gençliğe hitabla&lt;br /&gt;Bir büstün karşısında&lt;br /&gt;Ha gayret olacak&lt;br /&gt;Hep bildiğini tekrarlar;&lt;br /&gt;Elbet sonsuza kadar varolacak bu Cumhuriyet&lt;br /&gt;Böylece tarihte bir ilk yaşanacak&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;VI&lt;br /&gt;Kutsal solum, kutsal sağım, kutsal vatanım.Sevmelerim kutsal.Önüm, arkam, bayrağım, önderim, dinim, dilim. Ya sarılmış, yapışmış, kapılmış, ya da nefret etmişiz.&lt;br /&gt;‘Gel haberi nerden verek’&lt;br /&gt;Belli ki kolaya kaçmışız&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diziler kopya, filmler, gazeteler, dergiler, kelimeler, şarkılar. Steril konuşmalar, konserve ilişkiler. Alıntı düşünceler, kes yapıştır fikirler.&lt;br /&gt;Nerde bana ait olan beğenilerim?&lt;br /&gt;Boşveeeer&lt;br /&gt;Shake it up şekerim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hoşgörümüzün yeşereceği, bize ait olanı bulamamış, yaşatamamış, yaratamamışız.&lt;br /&gt;Hediye edememişiz dünyaya.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pek övündüğümüz, batı ve doğunun ortasında bir millet&lt;br /&gt;‘Bir kantarda tartamamışız kendimizi, canımızı, özümüzü’&lt;br /&gt;Acaba bu mu üstümüzdeki lanet?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Söyleyin bana kim memnun halinden?&lt;br /&gt;Hep beraber, her allahın günü, keserek, döverek, vurarak, ezerek, küfrederek, bombalayarak, kazıklayarak, yalan söylerek yeni bir tanımını yapıyoruz yurttaşlığın.&lt;br /&gt;Başka bir ülkede yaşayamamak&lt;br /&gt;Herhalde budur bizleri bir arada tutan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adres veriyorum&lt;br /&gt;Islak parmakla tek tuş üstünde üç kere&lt;br /&gt;Şimdi vur göbeciğine göbeciğine&lt;br /&gt;Dabülü dabülü dabülü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dinlediklerim&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Baba Zula – Cecom&lt;br /&gt;Ahmet Kaya – Ben beni&lt;br /&gt;Salif Keita – Yamore&lt;br /&gt;Kardeş Türküler – Asfur&lt;br /&gt;Easy All Stars – Karma Polis&lt;br /&gt;Goran Bregovic – Ederlezi&lt;br /&gt;Charming Hostess – Si Veriash La Rana&lt;br /&gt;Herbas Verdes - El jardin de la yerba buena y gente de paz&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="fullpost"&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/14799607-8978551467969003233?l=hocalarnet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hocalarnet.blogspot.com/feeds/8978551467969003233/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=14799607&amp;postID=8978551467969003233' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/14799607/posts/default/8978551467969003233'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/14799607/posts/default/8978551467969003233'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hocalarnet.blogspot.com/2007/03/vck.html' title='Vıcık'/><author><name>merkezefendi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04240651250427199005</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-14799607.post-117301453381713961</id><published>2007-03-04T15:20:00.000+02:00</published><updated>2007-06-25T00:35:05.492+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Merkez Efendi Külliyatı'/><title type='text'>Küresel Isınma</title><content type='html'>&lt;a href="http://photos1.blogger.com/x/blogger/7068/1623/1600/513296/ist2_259411_globe_model.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://photos1.blogger.com/x/blogger/7068/1623/320/623395/ist2_259411_globe_model.jpg" border="0" alt="" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Sabriiii, Sabriiiii!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sabri duymuyordu karısının kendisini çağıran sesini. Çok ama çok uzaklardaydı o sırada. Oldum olası hayal kurmayı, düşüncelere dalmayı pek severdi. Biraz önce gazetede okuduğu küresel ısınma ile ilgili haber yüzünden yine bulunduğu ortamdan ve zamandan soyutlanmıştı. Açık pencereden gelen hafif sıcak hava akımı, çizgili bol pijamasının paçalarından girip vücudun üst tarafına doğru ilerliyor, ona küçüklüğünden bir anıyı hatırlamasına yardımcı oluyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha 10 yaşlarındayken ona alınan küçük yerküreyi aile dostlarının arabasında unutmuş, o zamanlar yaşadığı Antalya’nın yaz sıcağında, arabada 15 gün boyunca iyice pişen küçük dünya, bagajı açtıklarında pörsümüş bir halde Sabrinin karşısına çıkmıştı. Açık bagaj kapağından içeri bakmış, bu manzara karşısında gözleri dolmuştu küçük Sabrinin. Yeşil olan yerler sararmış, Atlantik okyanusu içine çökmüş, Pasifik hafif şişmiş, Avustralya 15 gün süren bu kavurucu sıcaktan en çok etkilenen yer olmuş, büzülüp neredeyse Kıbrıs kadar kalmıştı. Türkiye ise diğer bölgelere göre bu işten en az hasarla kurtulmuş, bu durum Sabri’nin tek tesellisi olmuştu. İlk çevreci dersini bu şekilde alan Sabricik, kucağında pörsümüş sıcacık dünya maketi, küresel ısınmaya daha o zamanlardan başlayarak kafa yormaya başlamıştı. Böylece fazla ısının Dünya için pek hayırlara vesile olmayacağı, garaj kontrolsüz deneyi ile onun gözünde hiçbir şüpheye yer vermeyecek şekilde kanıtlanmıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Sabri dediiiim, cevap versene be adam!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gıcık oluyordu bu gibi düşüncelere daldığında, karısının diğer odadan gelen ısrarlı ve emredici sesine. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendisini 10 yaşındaki küçük Sabri gibi hissediyordu o şimdi. Kucağında pörsümüş  sıcak dünyası, kendisine çok  büyük gelen atleti ve çizgili pijamasıyla  uzanmış yatıyordu kanepede. Derdi neydi bu kadının? Canı süt çekti küçük Sabri’nin. Daha bir sarıldı sıcacık küreciğine. Küre, geçen 20 yıla rağmen hala sıcaklığından birşey kaybetmemişti. Dışardan gelen sıcak hava da buna eklenince terlediğini hissetti küçük Sabri. Zaten kendisine 10 beden büyük gelen üstündekileri bir çırpıda çıkarıp kanepede sadece beyaz donu ve onun üstünde pörsük dünyası ile yatmaya başladı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Benim sabrımı mı deniyorsun Sabri? Bak geliyorum oraya. Çürüttün gençliğimi mendebur herif. Saçımı süpürge ettim sana. Cevap versene!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sabrinin içinden ‘Bana ne cevap vermiycem’ demek geldi. Öte yandan sıcak küre donunun üstünde durdukça Sabri’nin fizyolojisi, o saf psikolojisinin samimiyetini ve  içtenliğini yoldan çıkarmaya başladı. Pörsük küresi, küçük Sabrinin hayretle açılan gözleri önünde şişen donunun üstünde hareketlendi ve daha fazla orada dengede duramadan yere düşüp yuvarlanmaya başladı. Sabri  şişmiş donuna bakarken, diğer tarafta kürenin zıplaya zıplaya zeminde ilerleyip o sırada salona girmiş ve ona bakmakta olan  karısının ayaklarının dibinde durduğunu gördü. &lt;br /&gt;-Ay Sabriciiiim, seni azgın ayı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Merkezefendinin listesi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Puya – Bembele&lt;br /&gt;Puya – Keep it simple&lt;br /&gt;Puya – Fundemental&lt;br /&gt;Puya – Whatever&lt;br /&gt;Puya – Almas&lt;br /&gt;Ankla - Deceit&lt;br /&gt;&lt;span class="fullpost"&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/14799607-117301453381713961?l=hocalarnet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hocalarnet.blogspot.com/feeds/117301453381713961/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=14799607&amp;postID=117301453381713961' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/14799607/posts/default/117301453381713961'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/14799607/posts/default/117301453381713961'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hocalarnet.blogspot.com/2007/03/kresel-isnma.html' title='Küresel Isınma'/><author><name>merkezefendi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04240651250427199005</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-14799607.post-117269430740941787</id><published>2007-02-28T22:23:00.000+02:00</published><updated>2007-06-25T00:35:05.492+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Merkez Efendi Külliyatı'/><title type='text'>Yolculuk şarkıları</title><content type='html'>Şarkıları belli kategoriler altında toplamak benim için hep keyifli bir uğraş olagelmişdir. Kesinlikle bir saplantı değil! Yol şarkıları, deniz kıyısında kızarırken dinlenen şarkılar, parti için oluşturulan listeler- partiye giriş(bırakınız bir süre sohbet etsinler çil çil şarkılar çalsın), ayakla tıp,tıp eşlik edilecek arasıcak grubuna ait olanlar ve içkilerle güzelleşildikten sonra neşeyle çalınan oynak parçalar-, yazı yazarken dinleyeceklerim, seksi olanlar, güzel olanlar! Hafta sonu, pazar sabahlarında kahvaltıda dinlenilecekler vs.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kuşkusuz eninde sonunda kişisel bir tercihtir yapılacak olan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında gün boyunca karşılaştığınız, duyduğunuz, dokunduğunuz, gördüğünüz, kokladığınız, tattığınız, tanıştığınız canlı cansız herşeye yapıldığı gibi, her dinlediğiniz şarkıya da siz farketmeseniz de kafanızda bir sınıflandırma yapılıyor. Tüm dış uyarım kaynakları zihninizde belli kategorilere aktarılıyor, bu evrimin bir hediyesi bize. Şarkılar sözkonusu olduğunda: dinlediğiniz bando-bilinmeyenler kümesi, yerli-yabancı, duygusal- neşeli, enstrümantal-vokal soslu, İngilizce-Fransızca-Japonca-... gibi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Müzik türleri sözkonusuysa bile pek birşey yapmanıza gerek yok; Belli durumlarda kafa karıştırıcı olup, algılamanıza ters düşse ve sizi ofsaytta bıraksa da, bu çeşit sınıflandırmalar genellikle beslendiğiniz kaynaklardan sizin için zaten hazır olarak sunuluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama başlıktakine benzer, hayatımızdaki belli süreçler temel alındığında guruplamalar yapmak bir nebze farklı. Bu, mesleği gereği böyle bir dürtü taşıyanlar dışında, çoğumuz için yukarda aktardığım gibi kendiliğinden işleyen bir süreç olmadığından, sadece bir tercih meselesidir. Belki de tercihten öte! Bu işe kafayı iyice takıp, saplantılı hale gelmediyseniz, her duyduğunuz şarkıyı, günün bir bölümüyle ilişkilendirmek, saçma sapan diye nitelendirilebilecek bazı başlıklar altında toplamak çoğunuzun aklından geçmez. Ama böyleleri var, biliyorum. Bu, görece yeni bir saplantı. İnternet, Mp3 teknolojisi ve mp3 çalarla birlikte daha belirgin, yaygın ve zahmetsizce uygulanabilir hale geldi. Bu üç teknolojik gelişim, her türlü şarkıya kolayca ulaşabilmenizi, onları günün her saatinde yanınızda taşıyabilmenizi ve farklı başlıklar altında kolayca sınıflandırabilmenizi olası kıldı. Ve olanlar oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yolculuk şarkıları başlığımıza geri dönersek, daha ileri gidip, şarkıları seçmeye başlamadan önce aklıma yeni, yeni sorular gelmekte. Nedir seçilecek şarkıların ortak paydası? Onları bir başlık altında toplayan? Böyle bir işe başladıysanız, tüm olasılıkları düşünmeli, biraz daha derine inmeli, belki de daraltmalı kategoriyi. Sadece ‘yolculuk şarkıları’ demek fazlasıyla geniş bir alan sanki. Yağmurlu bir güne uyanlarla, güneşli bir havada yolculuk yaparken dinleyecekleriniz bir olur mu? Ya da iş için yaptığınız bir seyahat sırasında seçeceklerinizle, güneye, deniz kenarına giderken listenizi oluşturacaklar... Peki, gündüz ya da akşam yolda olmanız farketmez mi? Ruhsal haliniz, yolculuğunuzun amacı, sonunda nereye varacağınız, hava durumu hep belirleyici olacaktır. Pes etmek yok. Kategori oradaysa, işte ipod da burada. 2 dakikalık iş, zaten öncesinde bir çalışma hep yapılmakta.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğrusu, ‘Ben yol boyunca Jazz dinlerim arkadaş, iyi gidiyor’ ya da ‘Ben sürerim Orhan da söyler o kadar’ diyebilenlerin işi kolay. Çoğumuz da açar radyoyu, herhangi bir kanalı dinlemeyi tercih eder. En fazla yapacağı kanallar arasında dolaşmak olacaktır. Ötesi, yolculuk boyunca müzik dinlemeyi bir yazının konusu yapacak kadar önemseyenlerin de azınlıkta olduğundan eminim. Etraf, direksiyona yapışıp, kan, ter içinde araba geçmeye çalışanlarla dolu. ‘Ben yarışırken müzik dinlemem, dikkatimi dağıtıyor efendi’ diyenler çıkacaktır. Ya da ‘Yolcuğa çıkmak zaten başlı başına bir cesaret, her yer manyak dolu, kurbanlık koyun gibiyiz, biz hangi şarkıyı seçeceğimizi değil, hangi duaları edeceğimiz düşünüyoruz’ da denebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Listemizi, yolculuk kategorisini bizim için en çekici kılacak şekilde tanımlayarak daraltabiliriz. Aslında yolculuk dediğimizde de çoğumuzun aklına gelen böylesidir. Her kategorinin dominant örnekleri vardır, diğerlerini etrafında toplayan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biz de bir tane oluşturalım. Tatile gidiyoruz, güneye, deniz kenarına, sabah erkenden yola çıkılıyor. Baharda diyetler yapıldı, vücutlar sıkılaştırıldı. Kıllar yolundu. Küçük, cıvıl cıvıl bikiniler, renkli mayolar, çiçekli Hawai gömlekler, şortlar, flip-flop terlikler, mis kokulu güneş kremleri alındı. Kitaplar seçildi. Mevsimlerden illa ki yaz, hava yolculuk havası. İznimiz uzun. Hükümet seçim yatırımı yaptı, herkese 2 ay dedi. Üstüne de Uzan’a özenip Unaktı, devlet finanse ediyor, havadan 2 maaş. Bu durumda da ‘Ulan mis gibi tatile gidiyoruz hangi şarkı çalarsa çalsın, keyfim gıcır. Şeyimde mi? Yürrrrü be’diyecek oyun bozanlar hep çıkacakdır. Biz işimize bakalım. Yolculuk için sandviçler hazırlandı.Grup kalabalık, bir kaç araba çıkılıyor tatile, tatlı bir konvoy. Tekerlek erken döner. Her Allahın günü okula, işe gitmek için alelacele geçilen cadde ve sokaklardan daha trafik lambaları bile uyanmadan sessizce ilerlenip neşeyle terkediliyor şehir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tabii ki yaşayan bir listedir sözkonusu olan. Her an değişmesi olası, ya da gün geçtikçe büyümesi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Listeyi yaparken bazen yolculuğu konu eden parçalar seçtim. Bazen de hafif aküstik, bana ferahlık veren şarkılardı tercihimin nedeni. Sabahın erken saatinde dinlenecekler, gidilecek yer yaklaştıkça dinlemesi daha anlamlı olacaklar, bana daha önce yaptığım benzer yolculukları anımsatanlar, denizi çağrıştıranlar.Yani listeyi oluşturan parçalar bazı kesin tanımlar altında buluşmuyorlar. Hepsi farklı farklı özellikleriyle, ve bence, yukarda tarif ettiğim bir yolculuğa, onun farklı anlarına uygun düşecek şekilde bu başlık altında yeralıyor. Tabii ki bu aralar dinlediğim parçalar daha şanslıydı. Ve araba da yalnız olmadığımı düşünüp ortalama beğeniye de hizmet etmeye çalıştım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte örnek listem&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Free - Travellin in style&lt;br /&gt;Lou Reed - Perfect day&lt;br /&gt;Chris Cornell - Redemption song (Bob Marley cover)&lt;br /&gt;Van Morrison - Brown Eyed Girl&lt;br /&gt;Jose Gonzales – Heartbeats&lt;br /&gt;Caetano Veloso - Cucurrucucu Paloma&lt;br /&gt;Kansas - Dust in the wind&lt;br /&gt;Cinderella – Heartbreak station&lt;br /&gt;U2 – One&lt;br /&gt;Cardigans - Erase and Rewind&lt;br /&gt;Easy Star All Stars – Karma police&lt;br /&gt;Sublime - Santeria&lt;br /&gt;Manu Chao – Merry blues&lt;br /&gt;Lemon Tree - Lemon tree&lt;br /&gt;Les Respectables – Amalgame&lt;br /&gt;Smash Mouth - When morning comes&lt;br /&gt;Green Day - Misery&lt;br /&gt;RHCP – Carbon&lt;br /&gt;Richard Anthony - Itsy bitsy petit bikini&lt;br /&gt;Saint Privat – La melodie&lt;br /&gt;Yerba Buena – El burrito&lt;br /&gt;Yello – Turbulento&lt;br /&gt;...&lt;br /&gt;&lt;span class="fullpost"&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/14799607-117269430740941787?l=hocalarnet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hocalarnet.blogspot.com/feeds/117269430740941787/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=14799607&amp;postID=117269430740941787' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/14799607/posts/default/117269430740941787'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/14799607/posts/default/117269430740941787'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hocalarnet.blogspot.com/2007/02/yolculuk-arklar.html' title='Yolculuk şarkıları'/><author><name>merkezefendi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04240651250427199005</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-14799607.post-117218209701693313</id><published>2007-02-23T00:07:00.000+02:00</published><updated>2007-06-25T00:35:05.492+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Merkez Efendi Külliyatı'/><title type='text'>Biçim</title><content type='html'>&lt;a href="http://photos1.blogger.com/x/blogger/7068/1623/1600/60633/gestalt.gif"&gt;&lt;img style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://photos1.blogger.com/x/blogger/7068/1623/320/757741/gestalt.png" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://photos1.blogger.com/x/blogger/7068/1623/1600/383240/gestalt.gif"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Benim bildiğimi&lt;br /&gt;Anlarsa, sadece o anlar&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir hep yukardan bakar sıfıra&lt;br /&gt;Kuralın geri dönmesi olmaz&lt;br /&gt;Kendisini sağlar&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anlık bir durumdur benimkisi&lt;br /&gt;Hocalara düşer gölgesi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocukca bir umuttur aslında&lt;br /&gt;Anlarsa sadece&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eksik kalır dizelerde&lt;br /&gt;Şairin kafiyesi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anlara sığar&lt;br /&gt;Benzer Sonlar&lt;br /&gt;Hep de bir beklentidir aslında&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve anlarsa sadece&lt;br /&gt;O anlar&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şiirin melodisi&lt;br /&gt;Yıllar geçse de&lt;br /&gt;Okuyanın değişmeyeni&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kelimeler mutlak değildir&lt;br /&gt;Kafiyedir efendisi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Güleç bir umuttur&lt;br /&gt;Birbirine benzer&lt;br /&gt;Akar gider tüm gözlerin önünde&lt;br /&gt;Sevdiğimin elleri&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yıllar geçse de&lt;br /&gt;Geri dönmesi olmaz&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Benim bildiğimi&lt;br /&gt;Anlarsa, sadece o anlar&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Merkezefendi dinledi&lt;br /&gt;Alpha Blondy - Brigadier Sabari&lt;br /&gt;Salif Keita – Iniagige&lt;br /&gt;&lt;span class="fullpost"&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/14799607-117218209701693313?l=hocalarnet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hocalarnet.blogspot.com/feeds/117218209701693313/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=14799607&amp;postID=117218209701693313' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/14799607/posts/default/117218209701693313'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/14799607/posts/default/117218209701693313'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hocalarnet.blogspot.com/2007/02/biim.html' title='Biçim'/><author><name>merkezefendi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04240651250427199005</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-14799607.post-117188905594161020</id><published>2007-02-19T14:42:00.000+02:00</published><updated>2007-06-25T00:35:05.492+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Merkez Efendi Külliyatı'/><title type='text'>Rüya</title><content type='html'>&lt;a href="http://photos1.blogger.com/x/blogger/7068/1623/1600/319184/dream-girls.jpg"&gt;&lt;img style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://photos1.blogger.com/x/blogger/7068/1623/320/534/dream-girls.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Tepesindeki lamba gece boyunca yandı.&lt;br /&gt;O uyudu.&lt;br /&gt;Ellerinde bir hikaye büyüdü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rüyasında üç köpek gördü. Köpekler laftan anlıyordu. Durdan, sustan, yapmadan anlıyordu. Dinlemesini bilen üç köpek. Yeri geldi mi? Konuşuyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İçlerinden ortadaki, en görmüş geçirmiş gibi gözükeni, uzaklarda yanan bir ışığa bakıp konuştu. Bak dedi, ben Gerekmedikçe konuşurum, solumdaki Gerekmedikçe susar, bu sağımdaki de Gerekmedikçe dinler. Yani anlayacağın biz Gerekmedikçe biliriz. Ama en önemlisi, ki sen bizi anladığına göre zaten de biliyorsundur, biz, üçümüz, Mehtabın üç ıslak köpeği, Gerekmedikçe havlarız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tepesindeki lamba gece boyunca yandı.&lt;br /&gt;Dışarıda üç köpek vardı&lt;br /&gt;Sadece birisi havladı&lt;br /&gt;O uyudu.&lt;br /&gt;Ellerinde bir hikaye büyüdü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tepesinde gece boyunca yanan bir lamba&lt;br /&gt;Dışarıda mehtap, rüyalarındaysa çiseleyen yağmur vardı.&lt;br /&gt;O uyudu.&lt;br /&gt;Ellerinde bir hikaye büyüdü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir kadın vardı rüyasında. Laftan anlayan bir kadın. O da tıpkı mehtabın üç ıslak köpeğinden ortancası gibi Gerekmedikçe konuşuyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bek dedi kadın. Ben Gerekmedikçe konuşur, Gerekmedikçe susar, Gerekmedikçe de dinlerim. Yani anlayacağın ben Gerekmedikçe bilirim. Ama en önemlisi, ki sen beni anladığına göre zaten biliyorsundur, ben, kendim , rüyalarının kadını, seni, Gerekmedikçe&lt;br /&gt;severim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tepesindeki lamba gece boyunca yandı.&lt;br /&gt;O uyudu.&lt;br /&gt;Ellerinde bir hikaye büyüdü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sabah oldu, açtı gözlerini. Uyandı. Amma da dedi gereksiz bir rüyaydı. Ellerinde büyüyen hikayesi gittikçe daha da büyüyordu. Sırıttı. Dışarıda yağan yağmur onu mutlu etti. Tavana baktı.&lt;br /&gt;Lamba gerekesizce yanıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Merkezefendininlistesi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Amy Winehouse – I’m no good&lt;br /&gt;Amy Winehouse – Rehab&lt;br /&gt;Amy Winehouse – Me and Mrs Jones&lt;br /&gt;Paula Abdul – Straight up&lt;br /&gt;Ed Royal &amp;amp; DJ Enne - Vamos Irmanos&lt;br /&gt;&lt;span class="fullpost"&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/14799607-117188905594161020?l=hocalarnet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hocalarnet.blogspot.com/feeds/117188905594161020/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=14799607&amp;postID=117188905594161020' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/14799607/posts/default/117188905594161020'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/14799607/posts/default/117188905594161020'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hocalarnet.blogspot.com/2007/02/rya.html' title='Rüya'/><author><name>merkezefendi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04240651250427199005</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-14799607.post-117068525854043487</id><published>2007-02-05T16:20:00.000+02:00</published><updated>2007-06-25T00:35:05.492+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Merkez Efendi Külliyatı'/><title type='text'>Rıfkı</title><content type='html'>&lt;a href="http://photos1.blogger.com/x/blogger/7068/1623/1600/840271/Bilboard.jpg"&gt;&lt;img style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://photos1.blogger.com/x/blogger/7068/1623/320/962664/Bilboard.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Apartmandan çıkıp ilk adımını attı soğuğa. İşte başlıyordu hafta. Hava çoktan aydınlanmış, sabah trafiği erken saatlerdeki yoğunluğunu kaybetmişti. İlerideki kavşağa doğru yürümeye başladı. Sıradan bir pazartesinin emareleri vardı etrafında. Kızgın, somurtkan, bıkkın insanlar. Herkes herkesle sorunluydu sanki. Saatine baktı. Bir kar tanesi düştü camına. Saatin bütün yüzeyini kaplayan kocaman bir taneydi. Hava durumunu gösteren bir saatim var dedi içinden.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pazartesiler diye düşündü; başyazarı eksik gazeteler, sabahın köründe banyoda, apartman arasından duyulan başka seslere karışan haftanın ilk eksik cümleleri, televizyonda başka bir dünyanın sabah şekerleri… Bunları düşünerek tam kavşağa yaklaşmıştı ki kocaman bir kar tanesi de burnuna düştü. Gözbebeklerini birbirine yaklaştırıp baktı ona. Şaşı gözleriyle burun kıvrımının şeklini almış ama bozulmamış kar tanesine yoğunlaşmışken, bakışları yavaşça yukarı kalktı ve kavşaktaki büyük reklâm panosunda sabitlendi. Kocaman harflerle bir soru yazılıydı panoda. Durdu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;KAYBOLMAYA HAZIRMISIN RIFKI?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cevap veremeden hapşurdu Rıfkı ve burnundaki kar tanesi uçup, birden hızlanan karda diğerlerine karıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Reklâm levhasının önüne kadar gelmiş, ona bakıyordu şimdi. Ulan nerden bulup seçmişler benim ismimi, başka isim mi kalmadı, acaba ne reklâmı bu diye düşünürken, levhanın en alt kısmındaki gayet küçük puntolarla yazılmış telefon numarasını fark etti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rıfkı numarayı tuşlarken, ofis, poğaça, çay, kahve, login, password, mail, internet, pazartesi, toplantı, somurtkan insanlar, günaydın, alışveriş gibi birbirinden henüz kopuk, ondan ilgi bekleyen şeyler kafasında fink atıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Telefon kulağında, aradığı numara çalıp, Rıfkı acaba vazgeçsem mi, karşı taraf açınca ne diyeceğim ben diye düşünürken, diğer taraftan alo sesini duydu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir sessizlik oldu. Rıfkı, lapa, lapa yağan karın altında durmuş, etrafından akan insan selinin ortasında, kendini gerçekten kaybolmuş hissediyordu şimdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Karşısında asılı, üstten ışıklandırılmış panoda, beyaz zemin üzerine parıldayan kocaman puntolarla yazılı soruya bakarak kısık bir sesle kendini tanıttı.&lt;br /&gt;—Ben Rıfkı?&lt;br /&gt;Karşısındaki kadın sesi hiç duraksamadan cevap verdi.&lt;br /&gt;—Kaybolmaya hazır mısın Rıfkı?&lt;br /&gt;—Şey, ben işe giderken sizin panonun önünden geçiyordum. Adımı görünce, öyle büyük harflerle yazılı… Bir arayayım dedim, ismim öyle pek sık kullanılmaz. Hem siz ne reklâmı...&lt;br /&gt;Sorusunu bitirmeyi beklemeden karşısındaki ses sorusunu tekrar etti.&lt;br /&gt;—Kaybolmaya hazır mısın Rıfkı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rıfkı soruya bir cevap ararken, geçen pazartesiyi düşündü, ondan öncekini, daha öncekileri. Hayatındaki güneşli pazartesileri düşündü Rıfkı, yağmur yağanları getirdi aklına. Sonra bir bahar sabahında, mükemmel bir pazartesi hayal etti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evini düşündü sonra, eşini, çocuklarını. Biraz önce duyumsadığı kaybolmuşluk hissi geri geldi. Bu arada büyük harflerle yazılı ismine bakıyordu. Yıllardır gelip geçerdi bu kavşaktan. Rıfkı yazıyordu şimdi koskocaman orada, kendini iyi hissettirdi bu ona, hemen sonra da komik buldu bu halini.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Panoya arkasını döndü, gelip geçen insanlara baktı, kavşağa, yürüyüp geldiği yola, ilerdeki apartmana. Aklına yine poğaça, login, password, mail, internet, toplantı, günaydın gibi birbirinden henüz kopuk, onun ilgisini bekleyen şeyler geldi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Lapa lapa kar yağıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;—Evet, hazırım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Merkezefendinin listesi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Forro in the Dark feat. Miho Hatori – Paraiba&lt;br /&gt;Ima Robot – 12=3&lt;br /&gt;Ima Robot – Dirty life&lt;br /&gt;Ima Robot - Scream&lt;br /&gt;Libertines – The man who would be king&lt;br /&gt;Coral – I remember when&lt;br /&gt;Cardigans – And then you kissed me&lt;br /&gt;&lt;span class="fullpost"&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/14799607-117068525854043487?l=hocalarnet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hocalarnet.blogspot.com/feeds/117068525854043487/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=14799607&amp;postID=117068525854043487' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/14799607/posts/default/117068525854043487'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/14799607/posts/default/117068525854043487'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hocalarnet.blogspot.com/2007/02/rfk.html' title='Rıfkı'/><author><name>merkezefendi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04240651250427199005</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-14799607.post-117043030793021379</id><published>2007-02-02T17:24:00.000+02:00</published><updated>2007-06-25T00:35:05.492+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Merkez Efendi Külliyatı'/><title type='text'>Bir avuç özgürlük</title><content type='html'>Hocalarla ne zaman buluşsak şu veya bu şekilde konusu açılır; zamanın üstümüzdeki en yıkıcı etkisinin ne olduğu üzerine mesai harcarız. Algılarımızı sorgularız, zaman içinde değişimini… Her hoca kendi geçmişine uzanır, oralardan kopup gelen anılarını harmanlar öncelikle. Hocaların masasında her mevsim hasat yapılır, hep de doyurucu, iştah açıcıdır masamızın payına düşen. Lafın dönüp dolaşıp nereye geleceği bellidir aslında, ama bizim için keyif verici olan her defasında geçilen farklı yollardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bizi heyecanlandıran şeylerin gün geçtikçe daha azaldığı, şaşırmalarımızın seyrekleştiği, zamanın en büyük suçu olarak oybirliği ile kabul edilir. Şerefe kalkan bardaklar masaya bırakılırken, zaman akmaya devam eder ve hüküm giyer bu büyük suçtan. Pek de dile gelmeyen ama hepimizin farkında olduğu asıl gerçek ise özgürlük hissimizin geçen yılların paslı parmaklıklarının arkasında gittikçe silikleştiğidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nedir özgürlük? Var mıdır, yok mudur? Bir masal mıdır kulaklarımıza, küçükten fısıldanan? Hocaların masasında çerez midir? Cüzdanda bir şişkinlik midir? Koklasak, dokunsak... Mümkün müdür? Sahi elle tutulur mu? Görsek yutkunur muyuz? Ağzımızdan su olup akar mı? Yürüyüşü bir endam mıdır, hatları yuvarlak, dalda bir elma mıdır bu özgürlüğün, tadı nasıldır, doyum olmaz mı ona? Öyle olsa bile, bize gelir mi? Busesi dudağında ıslak mıdır? Okşayınca ürperir mi, o ürperme bir yol olup sana da geçer mi? Yoksa bir kahpemidir özgürlük, gösterip de, vermez mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vikipedia’da verilen tanıma bakacak olursak, yukarıdaki sorulara, olumlu ya olumsuz cevaplar bulmak pek mümkün değil: En genel haliyle, özgürlük, bağlı ve bağımlı olmama, dış etkenlerden bağımsız olma, engellenmemiş ve zorlanmamış olma halini dile getirmektedir. Buna paralel başka bir gündelik tanımı, insanın kendi kararlarını kendi istemine ve düşüncelerine göre belirleyebilmesi ve kendi seçimlerini kendi iradesiyle yapabilmesi olarak belirir. Burada özgürlük bir irade özgürlüğüdür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne dersiniz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diğer tüm dünyevi eşitsizliklerin, ayaklarımızdaki prangaların, ellerimizdeki kelepçelerin ötesinde, irademizin özgürlüğü, yani bağımsız olarak bir şeyi istemek ya da istememek, ya da yapmak, yapmamak olgusu, taa en başında avucuna doğduğumuz zamanın, bizi evcilleştirmek için boynumuza geçirdiği ve her geçen saniye de daralttığı bir yanılsama değil midir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kuşkusuz bedenimizin efendisidir zaman. Derdi, düşüncelerimizin de efendisi olmaktır. Yerseniz!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve şarkılar&lt;br /&gt;Doors – Alabama song&lt;br /&gt;Doors - Spanish caravan&lt;br /&gt;Beatles – In my life&lt;br /&gt;Joe Bonamassa - Tamp em up solid&lt;br /&gt;&lt;span class="fullpost"&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/14799607-117043030793021379?l=hocalarnet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hocalarnet.blogspot.com/feeds/117043030793021379/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=14799607&amp;postID=117043030793021379' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/14799607/posts/default/117043030793021379'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/14799607/posts/default/117043030793021379'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hocalarnet.blogspot.com/2007/02/bir-avu-zgrlk.html' title='Bir avuç özgürlük'/><author><name>merkezefendi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04240651250427199005</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-14799607.post-116961243169185203</id><published>2007-01-24T06:18:00.000+02:00</published><updated>2007-06-25T00:35:05.493+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Merkez Efendi Külliyatı'/><title type='text'>Geri geri yürüyen adam</title><content type='html'>&lt;a href="http://photos1.blogger.com/x/blogger/7068/1623/1600/617461/geri2.jpg"&gt;&lt;img style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://photos1.blogger.com/x/blogger/7068/1623/200/704790/geri2.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Geri, geri yürüyordu bir süredir, bilerek ve isteyerek, başı da dik. Herkes burnunun doğrultusunda yürürken o, görece tam ters yönde yürümeye başlamıştı. Aslında önceleri biraz ürkekti geriye doğru giden adımları, hatta ilk başlarda, iki geri bir ileri, kararsız zamanları da olmuştu. Gittiği yeri tam olarak göremediğini düşünmek- ki bu algılamasının yanlış olduğunun da taa en başından bir biçimde farkındaydı- onu ürkütmüştü. Alışık olduğu bir durum değildi bu. Nasıl olsundu ki? Yıllardır, etrafındaki herkes gibi o da ileri doğru yürüyor, hatta yeri geldi mi koşuyordu. Ama bu tip süreçler zaten hep de benzer kararsızlıklarla başlamaz mıydı? O da bu durumun farkında, derinden gelen bir güvenle çok da dert etmemiş, kendini çok zorlamamıştı bu ürkek zamanları boyunca. Oyunu kuralına göre oynamasını bilecek kadar ileri doğru yürümüştü ne de olsa. Sonuçta ileriye de, geriye doğru da yürürken kural aynıydı, sağ ve sol; birbirini takip eden adımların atılması. Aslında birbirine tamamen zıt gibi görünen olguların gözden kaçan benzerliğini de görmüştü böylece. Ama o zamanlar bu gözlemi onu çok da fazla korkutmamıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Durup dururken başlamıştı her şey. Öylemiydi gerçekten? Durup dururken durmuş muydu birden? Durup dururken doğmadığıma göre diye geçirdi içinden… Doğrusu ya, çok da iyi hatırlamıyordu. Ne zaman, nerede atmıştı ilk adımını geriye doğru? Belki bu durum başlamadan çok daha önceleri de bu tip girişimleri olmuş, ayakları onu birkaç adım geriye götürmüş, ama sonuçta her seferinde alışkanlık galip gelmiş, cesaretini ikna etmiş, o da etrafındaki kalabalığın güvenli yürüyüşüne teslim olmuş, omzu okşanmış, bu yaramazlığı makul sınırlar içinde kaldığından gülünüp geçilmiş o da fazla üstünde durmamıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Artık nereye gittiğini bilen biri gibi, ama gerçekte bilmemesinin verdiği güvenle, geri, geri yürüyordu bir süredir gerisin geri yürüyen adam.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yanlış anlaşılmasın, geri çekilmemişti. Sadece adımlarını geriye doğru atmaya başlamıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tam olarak ne zamandır bu böyleydi sahiden? Ne zaman vazgeçmişti ileriye doğru yürümekten, adımlarını ne zamandır geriye doğru atıyordu? Emin değildi. Kesin bir fikri yoktu bu konuda. Tek söyleyebileceği, izini kaybettirmek istermişçesine, daha önceki ayak izlerine gerisin geri tekrar basarak ilerlediğiydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belki bir miğde bulantısı ile başlamış olabilirdi her şey, kaybolmuşluk hissinin neden olduğu tipte bir miğde bulantısı, ama kesinlikle öyledir de diyemiyordu. Böyle bir şeyi değil o, kimse tam olarak bilemezdi. Bundan, şimdi nasıl geriye doğru yürüdüğü şüphe götürmezse işte o kadar emindi artık. Sonra gerisi gelmişti işte.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüm o zaman boyunca geçtiği yerler; kentler, kasabalar, caddeler, sokaklar… O şehirlerdeki, kasabalardaki yaşadığı evler, girip çıktığı dükkânlar, cafeler, restoranlar, devam ettiği okullar, gerisin geri yürünmeliydi acele etmeden. Her odanın, her köşenin, geçtiği her yerin önemi vardı taa ki...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir süredir artık ellerini cebine sokarak da rahatça geriye doğru yürüyebiliyordu, ustalaşmıştı geri, geri yürüyen adam. Peki, bu iyimiydi? Tek sıkıntısı, başı dik ve daha rahat yürümeye başladıkça sağında solunda yürüyen insanlarla daha çok çarpışır olduğuydu. Tesadüf müydü bu? Yoksa etrafındakilerce rahatsız edici olarak algılanıyor, makul sınırlar içinde görülmüyor muydu artık? Kasten mi çarpıyorlardı ona? Oysa kimseyle alıp veremediği yoktu ki onun. Bir yerlerde yolunu şaşırdığını, kaybolduğunu fark etmiş, kendine göre, yanlış yöne saptığı yeri bulmak amacıyla gerisin geri yürümeye başlamıştı geri, geri yürüyen adam.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belki bir anda, tek bir adımda yoldan çıkmış, ama bu tek yanlış adım yüzünden doğru bildiği yolla ilerlediği ile arasındaki makas giderek açılmış, belki de her attığı adımda çok küçük sapmalar gerçekleşmiş ve sonunda kaybolmuştu. Aslında ikinci seçenek ona daha mantıklı geliyordu. Ama tam bir karar vermesi için arkasında daha gidilecek uzun bir yol, geriye doğru atılacak bir sürü adım olduğunun da farkındaydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama işler hiçte planladığı gibi gitmedi. Etrafındakilerin ona çarpmaları gittikçe arttı. Derken ayak izlerini takip edemez oldu ve en sonunda da kaybolup olduğu yere düştü. Doğrusu ya artık ileri ya da geriye yürümesinin bir anlamı da kalmamıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşin ilginci, etrafındakiler, birden aralarında onu konuşmaya başladılar. Nasıl olduysa oldu, belki de etrafı kolektif bir suçluluk duygusu kapladı, ya da baktılar farklı olanı kabul edemiyorlar, onu içlerine alamıyor o zaman onun gibi olalım, değişiriz ama yine mermer kalırız, böylece sorun da çözülür diye düşündüler, bilinmez, herkes yanlışını kabul etti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Medya bu süreçte çok etkili oldu. Köşe yazarları aslında uzun süredir bin bir baskı altında dolaylı olarak savunduklarını iddia ettikleri geriye doğru yürümenin toplum tarafından da sağlıklı bir ortamda tartışılmasını köşelerinde övdüler!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama bununla kalınmadı kalınamazdı da, ileriye doğru yürümek herkes tarafından sorgulanmaya başladı ve en sonunda da anlamsız olduğuna karar verildi. İleriye doğru yürümenin, bu ipe sapa gelmez insanlık ayıbının kökleri tabii ki bu işin erbabı en disiplinli ileriye yürüyen askerde bulundu. Politikacılar ilk geriye doğru yürüyen toplum önderleri oldular. Halk arasında ‘öyle ibne gibi ileri doğru yürüme’ gibi söyleyişler hemen kök saldı. Arada birkaç kişi ‘aman gözümüz… ‘ falan diyecek oldu, kısa sürede onların da sesi kalabalığın güçlü korosu arasında duyulmaz hale geldi. Geriye yürümenin hem toplumsal hem de bireysel olarak bin bir faydasının olduğu, insana yakışanın da öyle burnun dikine değil, tam ters yöne, kıçının doğrultusunda yürümek olduğu birçok kez farklı bilimsel yöntemle ispatlandı. İnsanlığın yeni bir devrimin eşiğinde olduğu, çok özlenen toplumsal barışın ve diğer tüm toplumsal sorunların bu şekilde aşılabileceği, artık her türlü kangren olmuş ne kadar problem varsa sadece ve sadece herkesin geri, geri yürüdüğünde çözülebileceği şüpheye yer bırakmayacak şekilde kabul gördü. Bazı pratik sorunlar çıkmadı değil, örneğin futbolcular, atletler biraz zorlandılar ama onlar da bu değişimi seve, seve kabul ettiler. İnsanlar nasıl olup da şimdiye kadar ileri doğru yürüyüp hele, hele koştuklarına bir türlü anlam veremediler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geri, geri yürüyen adam düşüp kaldığı yerden omuzlara alındı ve gerisin geri gitmeye başladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Merkezefendi kadınlar korosu&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;El Perro Del Mar - God knows (You gotta give to get)&lt;br /&gt;Ann Margret – Slowly&lt;br /&gt;Ann Margret - Thirteen men&lt;br /&gt;Nancy Sinatra – Bang bang&lt;br /&gt;Katie Melua - Nine million bicycles&lt;br /&gt;Katie Melua - Piece by piece&lt;br /&gt;April Stevens - I Want a Lip&lt;br /&gt;Ella Fitzgerald - Let's do it (let's fall in love)&lt;br /&gt;Randy Crawford - Almaz&lt;br /&gt;Nina Simone - Ne me quitte pas&lt;br /&gt;Nina Simone - Don't let me be misunderstood&lt;br /&gt;&lt;span class="fullpost"&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/14799607-116961243169185203?l=hocalarnet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hocalarnet.blogspot.com/feeds/116961243169185203/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=14799607&amp;postID=116961243169185203' title='5 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/14799607/posts/default/116961243169185203'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/14799607/posts/default/116961243169185203'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hocalarnet.blogspot.com/2007/01/geri-geri-yryen-adam_116961243169185203.html' title='Geri geri yürüyen adam'/><author><name>merkezefendi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04240651250427199005</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>5</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-14799607.post-116955840632972575</id><published>2007-01-23T15:03:00.000+02:00</published><updated>2007-01-23T18:21:16.433+02:00</updated><title type='text'>“Doya doya korkuların yüzüne tükürsünler”</title><content type='html'>&lt;a href="http://photos1.blogger.com/x/blogger/2129/1351/1600/85289/korkunc_kabare_13.jpg"&gt;&lt;span style="color:#333333;"&gt;&lt;em&gt;&lt;img style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://photos1.blogger.com/x/blogger/2129/1351/320/70549/korkunc_kabare_13.jpg" border="0" /&gt;&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="color:#333333;"&gt;&lt;em&gt; Son günlerde çılgınlığı süren medyamızdaki “&lt;strong&gt;konuk genel yayın yönetmen&lt;/strong&gt;i” modasına biz de katılıyor ve &lt;strong&gt;genel konuk&lt;/strong&gt; “Hobitlerin Hocası”nın &lt;strong&gt;yönetmen&lt;/strong&gt; &lt;strong&gt;yayın&lt;/strong&gt;ı ile sizleri başbaşa bırakıyoruz....&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;İnsanın mutluluğunun önündeki en büyük engel nedir ? Korkularımızdır. Şöyle bir eski inanış var : eğer insanoğlu bütün korkularından arınırsa mutlak huzur ve mutluluğa ulaşabilir. Kendinizde bir düşünün. Farzedelim bir sınava girmeye korkuyoruz. Bu korkuyu sihirli bir şekilde yok etsek, birden rahatlarsınız, kendinizi kuş gibi hafif hissedersiniz. Yine girin sınavınıza, ama bu sefer kuş gibi hafif girin... Daha başarılı bile olursunuz. Diyelim kalabalık bir topluluğun önünde bir sunum yapılacak. Provalar, heyecanlar... Silin korkuyu, yine hazırlanın ve çıkın konuşun ! İnanılmaz, korktuğunuz şu konuşma adeta bir zevke dönüştü. Aynı anda beş yüz kişinin sizi pür dikkat dinlemesi kadar keyifli birşey olabilir mi ? Peki bu iş madem bu kadar basit, neden herkes eline bir silgi alıp silmiyor korkularını... Çünkü küçükten itibaren beyinlerimiz yanlış şekillendiriliyor. Dünyayı olduğundan çok farklı algılıyoruz. Daha doğrusu algılamak üzere programlanıyoruz. Başkalarının korkuları ve saçmalıkları bizim korkularımız oluyor. Komünist korkusu, İsrail korkusu, Arap korkusu, Kürt korkusu, Türk korkusu, aşk korkusu, fakirlik korkusu, başarısızlık korkusu... Ve gelelim en büyük korkuya... Öüm korkusu. bir uçta ebedi yaşam, cennet cehennem... Sonsuza dek alevlerin arasında yanma korkusu. diğer uçta kesin yok oluş korkusu. Nihilizm. Ölüm ile hikaye bitiyor. belki iki korku da tamamen boşuna. Antoine Lavoisier'nin dediği gibi "yoktan hiçbir şey var edilemez, var olan hiçbir şey yok edilemez". Sadece şekil değiştirir. beş yaşındaki siz ile yirmibeş yaşındaki siz aynı kişi misiniz ? Hem evet hem hayır. Aynı kişi ama şekil değiştirmiş. Beş yaşındaki o çocuk yok mu oldu ? Hayır, şekil değiştirdi. Peki yüzbeş yaşında ne oldu o çocuğa ? Yok mu oldu... Belki yine şekil değiştirdi. Biraz torunlarına dönüştü, biraz yazdığı kitaba dönüştü. Biraz ektiği ağaca dönüştü, biraz kardeşlerine dönüştü, biraz karısına, biraz çocuklarına, biraz yaşadığı ülkeye, biraz havadaki bulutlara..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında en büyük eğitim yeni bilgiler öğrenmek değil, bize küçükten itibaren öğretilen saçmalıkları unutmaya çalışıp dünya ile aramıza konulan çarpık lenslerden kurtulmak..&lt;br /&gt;&lt;span class="fullpost"&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/14799607-116955840632972575?l=hocalarnet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hocalarnet.blogspot.com/feeds/116955840632972575/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=14799607&amp;postID=116955840632972575' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/14799607/posts/default/116955840632972575'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/14799607/posts/default/116955840632972575'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hocalarnet.blogspot.com/2007/01/doya-doya-korkularn-yzne-tkrsnler.html' title='“Doya doya korkuların yüzüne tükürsünler”'/><author><name>Hocalar.Net</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14395545601402117364</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='21' height='32' src='http://photos1.blogger.com/blogger/2129/1351/1600/philip.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-14799607.post-116858999411946650</id><published>2007-01-12T10:16:00.000+02:00</published><updated>2007-06-26T14:16:08.928+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Yedi Sekiz Hasan Paşa Külliyatı'/><title type='text'>Figüran</title><content type='html'>&lt;a href="http://photos1.blogger.com/x/blogger/2129/1351/1600/672702/sisyphus_cartoon.jpg"&gt;&lt;img style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; WIDTH: 271px; CURSOR: hand; HEIGHT: 285px" height="297" alt="" src="http://photos1.blogger.com/x/blogger/2129/1351/320/636406/sisyphus_cartoon.jpg" width="279" border="0" /&gt;&lt;/a&gt; Öyle durumlar olur ki hayatta, tükenmişliği, çaresizliği iliklerine kadar hissedersin de yapacak hiçbir şey bulamazsın, dilin dönmez olan biteni anlatmaya, eller kalem tutmaz, yürekler kör, vicdanlar sağır olur apansız.İnsanlık tanrılarının koynunda en derininden mışıl mışıl uyurken sıcak yatağında, her şafak vakti kim bilir kaç dar ağacı kurulur da, kaç canın boynuna yağlı ilmek geçirilir. An gelir bir bakırcı dükkanının karşısında çiseleyen yağmur altında, kartal gagalı müritlerinin gözü önünde bir ulu kişinin boynu vurulur, yarin yanağından gayrı her yerde her şeyde hep beraber demiştir de başka bir şey dememiştir, an gelir sazıyla sözüyle dönen dönsün ben dönmezem yolumdan diyerek başkaldırmış bir büyük ozan, ille de dostunun attığı bir gülün yarasıyla sallanır ipin ucunda, an gelir en güzel yüz metreyi koşmuş gencecik üç fidan, cellat suratlara inat vururda tekmesini idam taburesine öylece boy verir, an gelir dar ağacına çekilmiş daha onyedisinde bir nazlı filinta, kurşun gibi izleri son bakıştaki o gözleri ile kalır aklımızda.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanlık, noel alış verişinde, kurbanlık pazarında yaklaşan güzel günlere güzellik katma uğraşında heder olup giderken, yeni bir idam haberi muştular haber ajansları, gazetelerin baş sayfaları büyük puntolarla kadeh kaldırır, televizyonlarda önce altyazılı bir geçit töreni ardından da dünyanın başka başka yerlerindeki kutlama seramonileri beliriverir. Fonda bir cümbüş havası eşlik eder bütün olan bitene. Ulusların zenginliği amaçlı oluşturulmuş demokrasi havarileri gözetiminde, kirli sakallarıyla gezinen eşkiyalar birbirini eliyle koymuş gibi bulur hain pusularda. Kan köpüklü bir sele döner gözyaşları, tahrip gücü yüksek saatli bombaların tik tak sesleri eşliğinde, namlu uçları çevrilmiş, eller tetiğe kendiliğinden uzanır. Artık sadece sayılarla ifade edilir ölüler, asal eksene paralel gelen ölü sayısı odak noktasından geçmeden yansır perdeye. Artık birer figürandır hepsi, kötü bir aksiyon filimin de her sahnede ölen birer figüran.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu gaz ve toz bulutu içinde, yeniden yeni yaşam formları bulur insanlık.Doğa canlanır, toprak bire bin verir. Olimpos dağında oturan tanrıları yeni formülerle çıkarlar kullarının karşılarına.Bir Pazar vakti, orta dünyada çıkarılan bir gazete, o dünyanın bol ödüllü bir yazarınca hazırlanır, denizden haç çıkarma töreni müteakibinde ne o liberalizm kutsanırken, sözüm ona sıradan faşizm, orta dünyanın tarihi melankolik ruhu içerisinde yeni çatışma fiğürleri eşliğinde lanetlenir. Mürekkebi çoktan kurumuş bir tefrika arşivden çıkarılıp, üzerine kin kusulur, sonrası bir büyük tufan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ey okuyucu, bu film esas oğlan ölünce bitmez, asıl kurgu esas oğlan sonrasına ilişkindir. Rol icabı terfi edebilmek uğruna öz kardeşinin katline acımasızca türlü ferman çıkaranlardan tutunda, seyirciyi şaşırtmak üzere türlü türlü oyunlar tezgahlayanları, bölgesel, ulusal ve de evrensel özel efektler eşliğinde, sonraki her karede görebilirsiniz.Her çeşit figüran oynadığı sahnede üstlendiği rol gereği, üzerine düşeni hakkıyla yerine getirecektir. Ve biz seyirciler, büyük bir keyifle filmin devamını izleyip, kah gözyaşı kah mutlu kahkahalar eşliğinde ölenlere tanrılardan rahmet, yakınlarına başsağlığı dileyeceğiz, kendimiz için ise Prometheus gelene kadar, Sisyphus sabrı isteyeceğiz.&lt;br /&gt;&lt;span class="fullpost"&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/14799607-116858999411946650?l=hocalarnet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hocalarnet.blogspot.com/feeds/116858999411946650/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=14799607&amp;postID=116858999411946650' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/14799607/posts/default/116858999411946650'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/14799607/posts/default/116858999411946650'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hocalarnet.blogspot.com/2007/01/figran.html' title='Figüran'/><author><name>Hocalar.Net</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14395545601402117364</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='21' height='32' src='http://photos1.blogger.com/blogger/2129/1351/1600/philip.jpg'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-14799607.post-116818002196747125</id><published>2007-01-07T16:21:00.000+02:00</published><updated>2007-06-25T00:35:26.512+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Merkez Efendi Külliyatı'/><title type='text'>Palyaço</title><content type='html'>&lt;a href="http://photos1.blogger.com/x/blogger/7068/1623/1600/750860/palyaco.jpg"&gt;&lt;img style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://photos1.blogger.com/x/blogger/7068/1623/200/299974/palyaco.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;Duvara asılı bir resim var evde&lt;br /&gt;Beyaz zemine kırmızı çerçeve&lt;br /&gt;Kendisi öyle demiyor ama&lt;br /&gt;Biraz küskün, terkedilmiş besbelli&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her salona girdiğimde bana sırıtan&lt;br /&gt;Komik hikâyeler anlatan&lt;br /&gt;Benekli Palyaço&lt;br /&gt;Arka cebinde pırasa&lt;br /&gt;Ön cebinde oyuncak köpek&lt;br /&gt;Ve benekli kıyafetiyle&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;Bana bak&lt;br /&gt;Hadi bak bana&lt;br /&gt;Ben de şimdi sana bakıyorum&lt;br /&gt;Senin resmine&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Palyaço&lt;br /&gt;Söz, artık senin de sıran geldi&lt;br /&gt;Güldür bizi&lt;br /&gt;Şimdi herkese anlatabilirsin, bana anlattığın hikâyelerini&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ellerimde zamanın kiri,&lt;br /&gt;Kim bilir kaç satırın, kaç dizenin artığı, pisliği&lt;br /&gt;Hepsi yarım kalmış&lt;br /&gt;Her başladığım yazıda, şiirde umutsuzca ses veren&lt;br /&gt;Hiç hesapta yokken akla geliveren&lt;br /&gt;Sonrasında başları eğik aklımın karanlıklarına gerisin geri dönen&lt;br /&gt;Terk edilenlerin diyarından bir palyaço&lt;br /&gt;Bana bak&lt;br /&gt;Artık anlatabilirsin hikâyelerini&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben yine sana bakıyorum,&lt;br /&gt;Senin resmine.&lt;br /&gt;Hadi güldür, korkut, şaşırt bizi&lt;br /&gt;Senin sıran şimdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Merkezefendinin listesi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;RHCP - Cabron&lt;br /&gt;Tea Party - Underground&lt;br /&gt;Michael Jackson - Give in to me&lt;br /&gt;Ozzy Osborne – Perry Mason&lt;br /&gt;Green Day – Boulevard of broken dreams&lt;br /&gt;Siddhartha – My dice&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="fullpost"&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/14799607-116818002196747125?l=hocalarnet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hocalarnet.blogspot.com/feeds/116818002196747125/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=14799607&amp;postID=116818002196747125' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/14799607/posts/default/116818002196747125'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/14799607/posts/default/116818002196747125'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hocalarnet.blogspot.com/2007/01/palyao.html' title='Palyaço'/><author><name>merkezefendi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04240651250427199005</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-14799607.post-116740535937961180</id><published>2006-12-29T17:03:00.000+02:00</published><updated>2007-07-02T00:50:16.950+03:00</updated><title type='text'>Mutlu Yıllar Dileklerimizle...</title><content type='html'>&lt;a href="http://photos1.blogger.com/x/blogger/2129/1351/1600/476234/thumb-happynewyearsmall.jpg"&gt;&lt;img style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 273px; CURSOR: hand; HEIGHT: 211px" height="216" alt="" src="http://photos1.blogger.com/x/blogger/2129/1351/320/728168/thumb-happynewyearsmall.jpg" width="282" border="0" /&gt;&lt;/a&gt; Hocalar olarak, &lt;em&gt;ikide bir çıkan bir iktisadi buhrandan sonra dükkânında soğuktan tir tir titreyerek bütün gün bir müşteri bekleyen yaşlı kitapçılardan, buhrandan sonra milletin daha az tıraş olduğundan şikâyet eden berberlerden, boş iskelelere bağlanmış eski Boğaz vapurlarını, elinde kova, yıkarken bir gözüyle de uzaktaki küçük siyah-beyaz televizyonu seyreden ve az sonra gemide uykuya dalacak gemicilerden, parke kaplı dar yollarda, arabalar arasında futbol oynayan çocuklardan, ücra otobüs duraklarında aralarında hiç konuşmadan hiç gelmeyen bir otobüsü bekleyen başörtülü, eli plastik torbalı kadınlardan, eski yalıların boş kayıkhanelerinden, ağzına kadar işsizlerle dolu çayhanelerden, yaz akşamları şehrin en büyük meydanında sarhoş bir turist bulurum diye kaldırımları aşağı yukarı arşınlayan sabırlı pezevenklerden, kış akşamları alelacele vapura yetişen kalabalıklardan, akşamları eve bir türlü dönmeyen kocalarını beklerken perdeleri aralayıp sokağa bir bakış atan kadınlardan, cami avlularında küçük dini risaleler, tespihler, hacı yağları satan takkeli ihtiyarlardan, onbinlerce apartman binasının hepsi birbirine benzeyen girişlerinden, saray yavrusu bir konakken her tahtası her adımda gacur gucur inleyen bir belediye binasına dönüşmüş ahşap yapılardan, boş parkların kırık tahterevallilerinden, siste vapur düdüklerinden, ta Bizans'tan kalma yıkıntı halindeki şehir surlarından, akşamüstleri boşalan pazar yerlerinden, harabeye dönmüş eski tekke binalarından, yüzleri kir, pas, is ve tozla renksizleşmiş onbinlerce apartmandan, midyeler ve yosunlarla kaplı paslı dubaların üzerinde, yağmur altında hiç kıpırdamadan duran martılardan, yılın en soğuk gününde tek bir bacasından, ancak gözükebilen incecik bir duman çıkan yüz yıllık koskoca konaklardan, Galata Köprüsü'nde balık tutan erkek kalabalıklarından, soğuk kütüphane salonlarından, sokak fotoğrafçılarından, bir zamanlar anlı şanlı, tavanları yaldızlı sinemayken erkeklerin kapısından utançla girdiği porno film salonuna dönüşmüş yerlerin nefes kokusundan, güneş battıktan sonra tek bir kadın göremeyeceğin caddelerden, lodoslu, yarı sıcak yarı rüzgârlı günlerde belediye denetimindeki kerhanelerin kapılarında biriken kalabalıklardan, indirimli et satış yerinin kapısında kuyruk olan genç kadınlardan, bayram günleri minareler arasına gerilen mahyaların sönük lambalarından, orası burası yırtılmış, karalanmış duvar afişlerinden, bir Batı şehrinde olsa müzeye kaldırılacakken şehrin kirli sokaklarında, dik yokuşlarında dolmuş olarak oflaya puflaya inleyen 1950'lerden kalma yorgun Amerikan arabalarından, otobüsleri tıkış tıkış dolduran kalabalıklardan, kurşun kaplamaları, yağmur olukları sürekli çalınan camilerden, şehrin içinde bir ikinci âlem gibi yaşayan mezarlıklardan ve servi ağaçlarından, Kadıköy-Karaköy arasında çalışan vapurların içinde akşamları yanan solgun lambalardan, sokaklarda önüne her gelene bir paket kâğıt mendil satmaya çalışan küçük çocuklardan, hiç kimsenin bakmadığı saat kulelerinden, çocukların tarih kitaplarında okudukları Osmanlı zaferleriyle akşam evde yedikleri dayaklardan, seçmen sayımı, nüfus sayımı, terörist aramak bahaneleriyle ikide bir ilan edilen sokağa çıkma yasaklarında "görevlileri" korkuyla beklemekten, gazetelerin bir küçük köşesine sıkıştırılmış, mahallemizdeki üç yüz yetmiş yıllık filanca caminin kubbesi çöküyor, devlet nerede türünden kimsenin okumadığı okur mektuplarından, şehrin en kalabalık yerlerindeki yeraltı geçitlerinin, üst geçitlerin merdiven basamaklarının her birinin bir kenarının bir başka şekilde kırık olmasından, kırk yıldır aynı yerde İstanbul kartpostalları satan adamdan, en olmadık köşede karşınıza çıkan dilencilerden ve her gün aynı köşede aynı sözleri söyleyen dilencilerden, kalabalık caddelerde, vapurlarda, pasajlarda, geçitlerde birden burnunuza gelen yoğun hela kokusundan, Hürriyet gazetesinin Güzin Abla sütunlarını okuyan genç kızlardan, Üsküdar'daki pencereleri kızılımsı bir turuncu renge boyayan günbatımlarından, denize açılan balıkçılardan başka herkesin uyuduğu sabahın o en erken saatlerinden, Gülhane Parkı'ndaki hayvanat bahçesi bile denemeyecek yerdeki kafeslerin içindeki iki keçiyle, canı sıkılan üç kediden, pavyonlarda Amerikan şarkıcılarıyla Türk pop yıldızlarını taklit eden üçüncü sınıf şarkıcılardan ve birinci sınıf şarkıcılardan, hiç kimsenin altı yılda yes ve no demekten başka bir şey öğrenemediği, bitip tükenmez İngilizce derslerinde canları sıkılan öğrencilerden, Galata rıhtımında bekleyen göçmenlerden, kış akşamları dağılan, toplanan pazar yerlerinden geriye kalan sebze, meyve, çöp, kâğıt, plastik torba, çuval, kutu, sandık artıklarından, pazar yerlerinde utanarak pazarlık yapan başörtülü güzel kadınlardan, üç çocuğuyla sokakta zor yürüyen genç annelerden, Galata Köprüsü'nden Eyüp'e doğru bakıldığında Haliç'in görünümünden, rıhtımda müşteri beklerken manzaraya dalıp giden simitçilerden, her sene bir dakika bütün şehir Atatürk'ü anmak için inançla hiç kıpırdamadan saygı duruşuna geçerken uzaktan hepsi bir anda öten vapur düdüklerinden, parke taşlarının üstüne asfalt üstüne asfalt döküle döküle bir zamanlar basamakla çıkılan bir yerken şimdi yolun altında kalmış, musluğu çalınmış bir mermer yığınına dönüşmüş yüzlerce yıllık mahalle çeşmelerinden, çocukluğumda orta sınıf ailelerin, doktorların, avukatların, öğretmenlerin karıları ve çocuklarıyla akşam radyo dinlediği yan sokaklardaki apartman dairelerinde şimdi tıkış tıkış sıkıştırılmış overlok ve düğme makinelerinde bir siparişi yetiştirmek için sabaha kadar şehrin en düşük ücretiyle çalışan genç kızlardan, her şeyin kırık dökük, eskimiş olmasından, sonbahar yaklaşırken Balkanlar'dan, Doğu ve Kuzey Avrupa'dan gelip Güney'e giderken Boğaz'ın, adaların üzerinden geçen leylekleri bütün şehrin seyretmesinden ve çocukluğumda her biri ağır bir yenilgiyle sonuçlanan milli maçlardan sonra sigara içe içe evlerine dönen erkek kalabalıklarından*&lt;/em&gt; bahisle, herkesin yeni yılını kutlar, sağlık, mutluluk ve barış dolu 2007 dileriz..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;em&gt;* İstanbul - Hatıralar ve Şehir / Orhan Pamuk&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="fullpost"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class="fullpost"&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/14799607-116740535937961180?l=hocalarnet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hocalarnet.blogspot.com/feeds/116740535937961180/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=14799607&amp;postID=116740535937961180' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/14799607/posts/default/116740535937961180'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/14799607/posts/default/116740535937961180'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hocalarnet.blogspot.com/2006/12/mutlu-yllar-dileklerimizle.html' title='Mutlu Yıllar Dileklerimizle...'/><author><name>Hocalar.Net</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14395545601402117364</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='21' height='32' src='http://photos1.blogger.com/blogger/2129/1351/1600/philip.jpg'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-14799607.post-116722683286094103</id><published>2006-12-27T15:36:00.000+02:00</published><updated>2007-07-02T00:51:36.983+03:00</updated><title type='text'>Kara tren gecikir, belki hiç gelmez...</title><content type='html'>&lt;a href="http://photos1.blogger.com/x/blogger/2129/1351/1600/277230/119320102_8135c7f05c_m.jpg"&gt;&lt;img style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; CURSOR: hand" alt="" src="http://photos1.blogger.com/x/blogger/2129/1351/320/698866/119320102_8135c7f05c_m.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt; Hatırlarsanız Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne üyeliği ile ilgili olarak Avrupa Komisyonu'nun müzakere çerçeve belgesi 3 Ekim 2005 günü “durdurulmuş” yerel saatle 23:58’de taraflarca imzalanmış, millet olarak buna çok sevinmiş, havai fişekler ile kutlamıştık. Saati durdurmaya kadir Avrupa Birliğinin, müzakereleri de durdurabileceğini hesaplamak zor olmamalıydı. Zorlu bir yolculuğa başlayacağımız o günlerde “AB treni kalkıyor” ifadesini kullanan yazar takımı Aralık 2006’ının ortasında “ Genel İşler Konseyi”nde alınan ve Avrupa Birliği zirvesinde, AB Dışişleri Bakanları tarafından onaylanan Türkiye ile müzakerelerin kısmen askıya alınması kararına “kaza yaptık”, “tren raydan” çıktı ifadelerini kullandılar. Bir takım diğer yazarlar, zaten Avrupa Birliğine kuşku ile bakan kamuoyunu daha da tedirgin etmemek ve karşıt seslerin yükselişini önleyebilmek maksadı ile durumun olağan olduğunu, bunun müzakerenin bir parçası olduğunu, müzakere sanatında almadan vermenin mümkün olmadığını ifade ederek iyimser tablolar çizmeye gayret ettiler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oysa alınan karar açık, karara göre Türkiye ile, Gümrük Birliği'ni ilgilendiren 8 fasılda (malların serbest dolaşımı, iş kurma hakkı ve hizmet sunumu serbestisi, mali hizmetler, tarım ve kırsal kalkınma, balıkçılık, taşımacılık politikası, gümrük birliği ve dış ilişkiler) müzakereler durdurulurken, Ek Protokol yükümlülükleri yerine getirilene dek, müzakerelerin devam edeceği diğer fasılların kapatılmasının önüne geçiliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geldiğimiz noktada Franz Kafka’nın ünlü “fable”si durumumuzu çok güzel özetliyor. Gelin Kafka’nın “Kleine Fabel” ını burada bir kez daha aktaralım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#333333;"&gt;"Ah!" dedi fare." Dünya her gün daha da küçülüyor. Başlangıçta o kadar büyüktü ki korkuyordum. Devam ettim yürümeye. Sonunda, uzaklarda sağda ve solda duvarlar gördüğümde mutluydum. Fakat bu uzun duvarlar o kadar hızlı birbirine yaklaşıyor ki, son odadayım ve odanın köşesinde içine doğru yürüdüğüm kapan var."&lt;br /&gt;"Sadece gidip yönünü değiştirmelisin" dedi kedi ve onu yedi.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="fullpost"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class="fullpost"&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/14799607-116722683286094103?l=hocalarnet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hocalarnet.blogspot.com/feeds/116722683286094103/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=14799607&amp;postID=116722683286094103' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/14799607/posts/default/116722683286094103'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/14799607/posts/default/116722683286094103'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hocalarnet.blogspot.com/2006/12/kara-tren-gecikir-belki-hi-gelmez.html' title='Kara tren gecikir, belki hiç gelmez...'/><author><name>Hocalar.Net</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14395545601402117364</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='21' height='32' src='http://photos1.blogger.com/blogger/2129/1351/1600/philip.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-14799607.post-116721981660885827</id><published>2006-12-27T13:26:00.000+02:00</published><updated>2010-11-13T16:41:04.274+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='OP ED'/><title type='text'>Hocalar '2225''i tartışıyormuş!</title><content type='html'>&lt;a href="http://photos1.blogger.com/x/blogger/5247/360/1600/786272/hocalar2225.jpg"&gt;&lt;img style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://photos1.blogger.com/x/blogger/5247/360/400/669755/hocalar2225.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Sabah gazetesinin haberine göre Hocalar '2225'i tartışıyormuş. HocalarNet'in müdavimleri bu haberi görünce oldukça şaşırdıklarını ifade ettiler. Haklılar. Biz, hocalar olarak kesinmiş gibi sunulan bilgiye şüpheyle yaklaşırız. Bilimsellikten çok uzaklaşan ve kesinlik iddiası taşıyan birçok önermeyi tartışmayız. Zamanımızı böyle harcamayız. Biz, hocalar, "deprem ne zaman olacak?" gibi bir soruyu tartışmak yerine "olası bir depremin zararlarını en aza indirgemek için neler yapabiliriz" onu tartışırız. "Deprem 2225'ten önce olmaz" gibi bir önermeyi tartışmak bize yakışmaz. Biz gerekirse insanlar bunu neden tartışıyor onu tartışırız. Yarın yağmur yağacak mı, deprem olacak mı diye tartışmanın bir anlamı olmadığı gibi bunun yağmura, depreme ve tartışılan neyse ona karşı veya onu desteklemek için bir strateji geliştirmemizi de engeller. "2225'e kadar deprem olmaz" gibi kesin ifadeler kullananları biz hocadan saymayız, bu ifadeyi ciddiye alıp tartışanların hoca sıfatını kullanıyor olmasındansa ancak utanırız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet, belki, biz bilime ve Fenerbahçe'ye gönül vermiş insanlar olarak bazen doğa olaylarından da bahsederiz. Hocalar arasında "hocam, yağmur yağacak gibi açık havada içmeyelim" veya  "hava soğuk rakımızı şurada içelim" gibi sözler edildiği çok duyulmuştur. Ama hocaya yakışanı da budur. Hoca dediğin deprem için önlemini alıp içmeye gider. Bunun için 2225'i beklemez.&lt;br /&gt;&lt;span class="fullpost"&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/14799607-116721981660885827?l=hocalarnet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hocalarnet.blogspot.com/feeds/116721981660885827/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=14799607&amp;postID=116721981660885827' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/14799607/posts/default/116721981660885827'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/14799607/posts/default/116721981660885827'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hocalarnet.blogspot.com/2006/12/hocalar-2225i-tartyormu.html' title='Hocalar &apos;2225&apos;&apos;i tartışıyormuş!'/><author><name>OP</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-14799607.post-116666471722818059</id><published>2006-12-21T03:29:00.000+02:00</published><updated>2007-06-25T00:35:26.512+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Merkez Efendi Külliyatı'/><title type='text'>İş Görüşmesi</title><content type='html'>&lt;a href="http://photos1.blogger.com/x/blogger/7068/1623/1600/303757/216416.jpg"&gt;&lt;img style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://photos1.blogger.com/x/blogger/7068/1623/320/462751/216416.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Bir süredir yeni arayışlar içindeyim. İnsan kaynakları sayfalarını ve sitelerini geziyor, kendime, aldığım eğitim ve deneyimlerim doğrultusunda, ama aynı zamanda diğer yeteneklerime de uyabilecek, açık iş pozisyonları arıyorum. Bu yazıyı okuyanlara, beni tanıyanlara, insanlık namına duyurulur!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geçen gün, bu arayışlarım sırasında bir tanesi ilgimi çekti, son çalıştığım şirketteki pozisyonumla neredeyse birebir örtüşen bir ilan. Telefon görüşmeleri, mailleşmeler, CV göndermeler derken bugün için öğleden sonra, İstanbul’da bir görüşme ayarlandı. Günübirlik uçakla İstanbul’a gidilecek, akşama da dönülecek, plan bu. Ancak uygun uçuş saatlerindeki doluluk nedeniyle, sabahın erken bir vaktinde İstanbul’a varış şeklinde bir durum oluştu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sabahın köründe kalktım, alelacele hazırlandım. Uçak beklemez Hocalar! Lacileri üzerime çektim. Fıs fıs parfüm. Ancak yarısına kadar açılan gözlerimle şöyle aynada kendime baktım, “Evet oğlum budur” dedim. Tek sorun gözler, ama nasılsa daha görüşmeye koca bir gün var, onlar da açılır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonrasında, parıl parıl olduğundan, yüzeyinde kendimi görebildiğim (gözlerim hala yarı açık) ayakkabılarımı giydim ve içine ipod, kitap ve birkaç teknik doküman koyduğum orta boy deri çantamı alıp havaalanına yollandım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Saat 10.00 gibi kavgamızın şehri İstanbul’a uçağın arka tekerlekleri üstünde birkaç kez zıplayarak indik. ‘Olmadı biz bu durumu kabul etmiyoruz, aman neyse, zıpladık falan ama indik, it gibi şanslıyız şanslıııı’ diyen bakışlarla, tüm yolcular olarak birbirimize sırıttık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hemen akabinde, her seferinde olduğu gibi kıçında kurt dolaşan insanlarımız uçağın motorları daha durmadan ve hepsi rahatça görebilsinler diye, birer tane tepelerine yerleştirilmiş emniyet kemeri ışıkları sönmeden, tüm bu yöndeki anonslara rağmen, gözleri dönmüş bir halde, patırtı gürültü içinde ayağa fırladılar. Paltolar, çantalar baş üstü kabinlerinden çıkıp, havada uçuştu, (sanki bedava dağıtıyorlar da, kapanın elinde kalıyor. Ulan onların parasını sen zaten ödedin, kimse de almaz senin bitli paltonu) herkes telefonunu açtı, arayacak kimsesi olmayanlar birbirlerinden telefon numarası alıp aralarında konuşmaya başladı. Aslında bu kemerleri uzaktan yönetilebilir yapmalılar, uçak durmadan, motor susmadan açılmayıp, hatta iyice sıkıştırmalı yolcuları, ellere de birer kelepçe; ıkınıp dursunlar, inlesinler, ayağa kalkayım, çok özlediğim paltomu, bavulumu çantamı alayım, telefonumu açayım diye.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İndim inmesine ama taa öğleden sonraya kadar uzun bir zaman var. Ne yapmalı? Hava da yağmurlu. “Çek oğlum” dedim taksiciye, doğru Cevahir alışveriş merkezine; Görüşme saatine kadar orada gezer dolaşır, kahve içer, bir şeyler atıştırır, bir yandan ipod dinler, bir yandan da yanımda getirdiklerimi okur, göz gezdirir, böylece zamanı geçiririm diye düşündüm.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yolda taksici radyoyu açtı. Hangi kanal bilmiyorum, DJ kız bir şeyler anlatıyor… Hindistan’a gitmiş de, orada trenler hep rötar yaparmış da, yolculuk bu nedenle, kısa bir mesafe için bile olsa, günler sürermiş de, ama Hindistanlılar bunu sorun etmezmiş de. İşte belki bu yüzden, Hintli kardeşlerimiz, güler yüzlü, sakin, gamsız insanlarmış da... Aslında, daha iyi, bu sıkıntıları çekmeyeceğiniz trenler de varmış oralarda. Ancak biz, biz olmalı, Hindistan’a gidersek, bahsettiği rötar yapan trenleri seçmeliymişiz. Böylece kendimizi oranın insanı gibi hissedecekmişiz. Teşekkür ederim dedim içimden DJ’ ye. Ne Hindistan’da ne İstanbul’da… Hem benim bugün iş görüşmem var, olacaksam başka zaman Hintli olurum. Bineceğim tren en geç öğleden sonra gideceğim yerde olmalı, yarını falan bekleyemem. Sakin, dertsiz, kedersiz bir Hindistanlı olacak havada değildim. Sonra, bir de taksiciyi kontrol ettim. Hintli tipi var mı, yok mu, DJ adamı etkileyip kulaktan dolma Hintlisi yapmış mı diye. Ona dikiz aynasından baktım, sonra o da bana baktı, ardından tam ben de ona bakacaktım ki, Taksici,”Ağabey yeter valla bıktık, gına geldi bu Orhan Pamuk ve Babasının bakışma triplerinden, sana konu olsun diye bakışmaktan kaza yapacağız” deyince, biraz bozuldum ve başımı çevirdim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O anda, araya şarkı girdi ve ardından DJ, Hindistan’dan, İstanbul’a zıplayarak döndü. (Sıkıysa bahsettiği trenle gelsin, ömrü yetmez.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;DJ, Cevahir alışveriş merkezinde yaşananları anlatmaya başladı, olanları kınadı, Cevahir soyadlı alışveriş merkezi sahibinin CNN Türk’te dün geceki kepazeliğinden de dem vurdu. Sonunda da oraya bir daha gitmeyeceğini ifade etti. Gayet mantıklı sözlerdi bunlar. İlk fikrine ısınmamıştım, ama bu sefer, edebiyat düşmanı, gıcık taksiciye makas yapıp, trenimizin yönünü Akmerkez’e çevirelim diyerek(gideceğim yerin dibinde) ben de Hint fakiri DJ’ ye destek verip Cevahire posta koydum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Akmerkez’de, biraz dolaştım sonra da bir kafeye oturup, planım doğrultusunda, kulağımda ipod, uzunca bir süre, yanımda getirdiklerimi okudum, bir şeyler atıştırdım, yapacağım görüşmeyi düşündüm.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öğle saati sırasında kafe kalabalıklaşınca kalktım, aklıma hocalar ile hazırlamayı planladığımız 2006 yılına ait almanak geldi. Biz de NTV’nin yaptığına benzer, ama bizim gözümüzden, belli başlı olaylara bakacaktık, böyle bir çalışma yapmaya karar vermiştik. Ancak en azından bu çalışmaya temel olabilecek, bir göz gezdirip, bize uyan olayları tarayabileceğimiz kaynak kapsamında bir süredir Ankara’da bu almanağı arıyordum. Ancak Ankara’da sorduğum tüm belli başlı kitapçılardan eli boş dönmüştüm.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şansımı bir de İstanbul’da denemek amacıyla, erken saatte Akmerkez’de dolaşırken, gözüme çarpan Remzi kitap evine girdim. Almanağı buldum. Almadan önce, bir almanağın boyutuna, bir de çantaya baktım, ‘Tamam sığacak herhalde, iyi, yoksa görüşmeye elinde poşetle gidilmez’.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Paramı ödedim, kasadaki kişinin, poşet önerisini, çantamı gösterip nezaketle, geri çevirdim. Oradaki bir sandalyeye çantamı koyup kapağını açtım. Almanağı içine koydum ve kapağı kapatmak için uğraştım ama nafile, olmuyor… Kapak kapanmıyor. Ulan demin olur gibi gözükmüştü ya, ne oldu iki dakikada? Çantamı çekti? Almanak mı güncellendi de büyüdü? İzanımı yaaa… Tövbe, tövbe.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir terleme geldi. Remzi kitap evinin aşırı sıcak olduğunu o an anladım. Öyle koyuyorum olmuyor, böyle koyuyorum almıyor, şıpır, şıpır terler akıyor almanağa, almanaktan çantaya.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Almamak oğlum almamak, almanak değil. Ağla şimdi ağla ah salak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ters çeviriyorum, değişen bir şey yok, anlıyorum ki almanağın çanta içine girerken basbayağı değişme özelliği var. Almanağı çantayla, çarpıyorum, olmuyor, topluyorum olmuyor, kendimden geçiyorum, çıkarıyorum, bölüyorum hep aynı sonuç, Bildiğim tüm işlemleri deniyorum gene fiyasko, çantanın tepesinde almanağın turuncu kafası bana bakıyor sırıtarak, çanta utanmış, mahsun. Matematik iflas etti, bu probleme bir çözüm bulamadı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aklıma, elimde poşet birazdan görüşme için insanların karşısına dikileceğim geliyor, daha da çileden çıkıyorum… Büyükşehir’e iş görüşmesine gelmiş, zamanı var diye kendini tutamayıp alışveriş yapmış kişi olarak karşınızdayım, hadi işe alın beni, bütün müşterilere de işte böyle elimde poşetler gideyim, offf offff.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben bu düşünceler içinde cebelleşirken, yanımda bir bayan kitaplara bakıyor. Sanırım almanakla güreşmem dikkatini çekmiş olacak, “Ne çok olay olmuş değil mi? Koca bir yılı böyle bir çantaya sığdırmak hiç kolay değil, bence siz kasadan büyüüük bir poşet alın” gibi bir laf edip güldü. Başımı kaldırıp ter içinde baktım ve sakin olmaya çalışıp “Yaaaa, tabi, tabi, nasıl da düşünemedim” diyebildim. Kendileri uzaklaştılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dikkatimi almanak ve çanta problemine yönlendirdim. Sığmıyordu işte…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aklıma alternatif fikirler gelmesine geliyor, ama hepsine bir kulp buluyor, eliyordum:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Acaba Almanak içinde, ama çantanın kapağı açık mı çıksam karşılarına? E iyi kravatı da başına bağla tam olsun.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Paket yaptırıp hediye mi etsem? Ne o öyle! Misafire baklava götürür gibi, kız istemeye gitmiyorum ki olmaz. Başka?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yağmur yağıyordu ıslanmamak için kafamın üstüne böyle bir şey yaptırdım desem? Yok, artık daha neler? Olmuyor işte çalıştır saksıyı, daha...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Atayım çıkışta çöpe, sonra koşa, koşa kaçarım oradan. Nasıl fikir? Hımmm, bir gören olur falan, hem yakışık almaz, üstelik şüphe de çeker.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burada unutmaya kalksam? Şu çalışanlara bak, hepsinin gözü üstümde, sanki anladılar niyetimi, daha iki adm atmadan, hemen peşimden koşup, sobeleyip yetiştirir bunlar. Yapıştı 2006 yılının almanağı üstüme, kurtulamıyorum yaa, işe bak!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Almamak oğlum almamak, almanak değil. Ağla şimdi ağla ah salak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hocalar, yaktınız valla beni, ilk saniye de imaj sıfıra düşecek diyerek tırıs tırıs kasaya gittim. Kasadaki adam zaten beni izlediğinden poşeti hazır etmişti. Almanak kolayca poşete girdi. Ben de ofisten içeri elimde kocaman poşetim ve çantamla girdim. (Nasıl geçiş?). Sekreter, elimdeki poşete garipsemiş bir ifade ile bakıp, beni görüşmeyi yapacağım odaya yönlendirdi. Biraz geç kaldığımdan, herkes içerde bekliyordu. En baştan hepsinin elini sıkmaya başladım, en son sıktığım kibar elin sahibi, “Oğğğğ sözümü dinleyip poşeti almışsınız” diyerek bana sırıttı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hint fakiri DJ’in şarkısı&lt;br /&gt;Akon feat. Eminem - Smack that&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Akmerkez’de ipodda çalanlar&lt;br /&gt;chris cornell - unplugged in sweden - 03 - wide awake&lt;br /&gt;chris cornell - unplugged in sweden - 05 - be yourself&lt;br /&gt;chris cornell - unplugged in sweden - 06 - billie jean (michael jackson cover)&lt;br /&gt;chris cornell - unplugged in sweden - 08 - redemption song (bob marley cover)&lt;br /&gt;chris cornell - unplugged in sweden - 11 - black hole sun (soundgarden)&lt;br /&gt;chris cornell - unplugged in sweden - 13 - thank you (led zeppelin cover)&lt;br /&gt;&lt;span class="fullpost"&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/14799607-116666471722818059?l=hocalarnet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hocalarnet.blogspot.com/feeds/116666471722818059/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=14799607&amp;postID=116666471722818059' title='6 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/14799607/posts/default/116666471722818059'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/14799607/posts/default/116666471722818059'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hocalarnet.blogspot.com/2006/12/i-grmesi.html' title='İş Görüşmesi'/><author><name>merkezefendi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04240651250427199005</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>6</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-14799607.post-116652777783251223</id><published>2006-12-19T13:28:00.000+02:00</published><updated>2007-06-25T00:36:20.679+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Merkez Efendi Külliyatı'/><title type='text'>Balkonlardan atılan patates ve soğanlar</title><content type='html'>&lt;a href="http://photos1.blogger.com/x/blogger/7068/1623/1600/465808/fl9.gif"&gt;&lt;img style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://photos1.blogger.com/x/blogger/7068/1623/320/357781/fl9.gif" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Dün akşam tam yemeğe oturacağız kapı zili çaldı. Açtım, karşımda apartmanımızın kapıcısı Mustafa.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;—Merhaba, hoş geldin Mustafa, hayırdır?&lt;br /&gt;— Ağabey, hoş bulduk, dağıtım var da apartman yönetiminden…&lt;br /&gt;Mustafa elindeki fotokopi yığınından bir tanesini çekip bana uzattı.&lt;br /&gt;—Nedir bu Mustafa, Yönetim toplantısı falan mı var?&lt;br /&gt;—Yok, be ağabey, öyle işte, Yönetimin dağıttığı bir yazı.&lt;br /&gt;—Teşekkür ederim Mustafa, haydi kal sağlıcakla.&lt;br /&gt;Mustafa’yla vedalaşıp, kapıyı kapattım ve aşağıda bir kısmını sizinle de paylaşacağım metni okumaya başladım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;&lt;strong&gt;…&lt;br /&gt;Hatırlanacağı gibi bir süre önce kanalizasyonumuz birkaç kez taşma yapmış ve müdahale edilerek temizlenmiştir. Temizleme sırasında anlatılmayacak ve insanı şaşkına çevirecek maddeler çıkmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu konuda daha dikkatli davranılması ve aile fertlerinin de uyarılmaları yararlı olacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diğer bir husus da pencerelerden dışarıya pek çok yiyecek maddesinin (Patates, soğan, makarna, pilav, kuşlar için ekmek, sigara) atılmasıdır. Çöp atma ihtiyacı doğduğunda çöp tenekelerinin kullanılması bu sorunu çözecektir. Bu hususta aile fertlerinin ve özellikle çocuklar ve çalışanlarının uyarılmaları rica olunur.&lt;br /&gt;…&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;Metnin hepsini dikkatle okudum. Her tür metne karşı ilgiliyim. Ki bu metin özel olarak kapıma kadar gelinip beni buluyorsa daha çok ilgiliyim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak bu tip yazılar hep böyle oluyor; samimiyetten uzak, kimseyi doğrudan hedef almadan yazılmış uyarılar ve bilgilendirme amaçlı paragraflar içeriyor. Bu yüzden kimse şu metni bir daha okuyayım demiyor, hatta sırf bu nedenle evde okuyanın dışında, o da sonuna kadar okuyorsa, metinde varsayıldığı gibi eğer başka aile fertleri ve çocuklar varsa, onların ruhu bile duymadan, patates soğanlar balkondan serbest düşüş yaparken yazının kendisi çöp tenekesine atılıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Okuyana, örneğin, 15 dakika sonra, Mustafa tekrar gelip, “Ağabey, biraz önce bir yazı dağıttım ya, ne yazıyordu orada, içindekileri evdekilerle paylaştın mı? Bu arada sizi gecen gün patates soğan dolu torbalarla apartmana girerken görmüşler bilmiyorum artık” derse, doyurucu bir cevap alamayacağı gibi, bu takipçi tavrı, kat malikleri tarafından bir işgüzarlık olarak algılanabileceğinden, laf bile işitebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mustafa’nın yukarıda aktardığım, metni bana açıklarken ki umutsuz ve boş vermiş tavrı bu söylediklerimi zaten onaylıyor. Ben de yazıyı okuyup bir süre bekledikten sonra Mustafa’dan umudu kestim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında Mustafa dağıtım yapmadan, hatta orijinal metni çoğaltmadan önce bu metni okumalı, yukarıda bahsettiğim hususlar söz konusu ise, metnin değiştirilmesi, apartman maliklerinin ilgisini çekecek hale getirilmesi için yönetimle tartışmalı, tüm düzetmelerden sonra bu metni dağıtıma hazır hale getirmeli. Eminim ki bu süreçler işlerse, öncelikle Mustafa, elindeki metni daha bir sahiplenecek. Okuyan okuduğundan keyif alacak, diğer aile fertleri ve çocuklarla paylaşacak, neler yazılmış aralarında tartışacaklar, daha iyiyi, daha yaşanılırı bulmak için kafa yoracaklar, kendilerini çok daha iyi ve çevreleri ile barışık hissedecekler, bu onların diğer yaşam alanlarına da pozitif etki yapacak, mazot 1 YTL olacak, fındık 8 YTL olacak, ÖSS kalkacak. Bizim apartmandaki her evden barışa kardeşliğe doğru birer kelebek havalanacak. Böylelikle yazı da amacına ulaşacak, balkonlardan patates, soğan, pilav, kuşlar için ekmek ve sigaralar (Bu yazıyı yazarken bir yandan da pencereden bakıp kuşlara dikkat ediyorum, dudağında sigara ile dolaşan kuşları görmeye çalışıyorum, aklıma Karate Kâmil’deki horoz geliyor) yerine çiçekler böcekler, atılıp, güvercinler salınacak, Dünya bir güzellik yumağı olacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dahası, yazıda daha önce taşan kanalizasyona atıfla &lt;strong&gt;'Temizleme sırasında anlatılmayacak ve insanı şaşkına çevirecek maddeler çıkmıştır.&lt;/strong&gt;' diye bir ibare vardı. Bu sabah küçük bir istihbarat çalışması yaptım, elimde yazı koştura koştura Mustafa’yı buldum. Neymiş bu maddeler diye Mustafa’yı bir köşeye çekip biraz sıkıştırdım. Çok uğraşmam gerekmedi, hemen öttü; Kanalizasyondan çıkan don, fanila ve küçük plastik topları bana bir bir anlattı. Bir süre sessizce, konuşmadan birbirimize baktık, birbirimizi tarttık, kafalarımızı küçük hareketlerle sanki ringdeki iki boksör gibi iki yana oynattık, o bakışlardan bir şeyler çıkarmaya çalıştık. Mustafa benim bu ısrarcı tavrımdan ikirciklendi. Ben de onun bana bakışlarından ikirciklendim. O da benim bu ikirciklenmemden fena halde ikirciklendi. Yönetimin yazısı babamın sandığına girdi, çıktı. Sonra Mustafa, “Yok ağabey yapma, sizden hiç şüphelenmedim bile” dedi. “Herhalde Mustafa!” diye cevap verdim; “Benim donum kıçımda, atletim bedenimde, küçük plastik toplarla da hiç işim olmaz” dedim. O sırada şöyle bir yazıya gözüm kaydı, “Hem donu atleti atacak olursam da &lt;span style="font-size:78%;"&gt;ığğğ haa buldum&lt;/span&gt; çöp tenekesi var öyle değil mi? Ayrıca Sindirella diye de bir masal var Mustafa; biraz feyz alalım bu masallardan, öyle öküzün trene baktığı gibi okumayalım, getirin kanalizasyondan çıkan donları atletleri bütün erkeklere denettirelim apartmanda, kimmiş sahipleri çıksın ortaya” diye de ekledim biraz sesim tireyerek ve buluşumun heyecanıyla hemen söyleyiverdiğimden pişman olarak. Mustafa da başıyla onayladı ama "Ağabey, ben erkek donu olduğunu söylememiştim sana, nereden anladın?" diye de gereksiz bir soru sordu. Sonrasında bakışlarından bir dahaki yazıyı bana elden vermeyip kapıya bırakıp gideceğini, bundan sonra karşılaşırsak da pek uzun boylu konuşmaya yanaşmayacağını anladım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tam ayrılacakken, sanırım şeytan dürttü Mustafa’yı, “Ağabey senin işin belli olmaz, bunları yazarsın falan, dikkat et, sigara içen kuşlardan bahsedeceksen onların dudaklarından değil gagalarından bahsetmelisin” diye bir ukalalık yapınca, cevabı yapıştırdım. “Mustafacığım hemen ötmenden belli kuşlardan iyi anlıyorsun güzel. Ancak kuşun sigara içtiği kabulün de gagası yerine dudağı olmasına niye çıkıntılık ediyorsun. Ama yine de teşekkür ederim” dedim.&lt;br /&gt;&lt;span class="fullpost"&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/14799607-116652777783251223?l=hocalarnet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hocalarnet.blogspot.com/feeds/116652777783251223/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=14799607&amp;postID=116652777783251223' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/14799607/posts/default/116652777783251223'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/14799607/posts/default/116652777783251223'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hocalarnet.blogspot.com/2006/12/balkonlardan-atlan-patates-ve-soanlar.html' title='Balkonlardan atılan patates ve soğanlar'/><author><name>merkezefendi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04240651250427199005</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-14799607.post-116645314118360897</id><published>2006-12-18T16:41:00.000+02:00</published><updated>2007-06-25T00:36:20.679+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Merkez Efendi Külliyatı'/><title type='text'>Kısa cümlelerle Münih</title><content type='html'>e&lt;a href="http://photos1.blogger.com/x/blogger/7068/1623/1600/317653/Munich.png"&gt;&lt;img style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://photos1.blogger.com/x/blogger/7068/1623/320/165168/Munich.png" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gariptir, U Bahn istasyonunda treni beklerkenki halim geliyor ilk aklıma nedense, ne zaman güzelim Münih’i düşünsem, orada geçen 1,5 yılımı…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne, Hellesleri neşeyle yuvarladığımız yeşillikler içindeki bira bahçelerinde geçirdiğim bir öğleden sonra, ne farklı dünya mutfaklarını tatma olanağınızın olduğu, gözünüzü okşayan binaların giriş katlarında yer alan restoranlardaki bir akşam, ya da şanslı günümüzdeysek, sıcak bir havada, restoranın önündeki sokağa taşmış sandalyelerinde arkadaşlarla oturduğumuz hallerim, ne bisikletimle, sürücülere ayrılmış yollarda, kulağımda ipod, keyif ve güvenle gezindiğim sokaklar ve caddelerdeki zamanlar, ne de şehrin ortasındaki Englischer Garten’da kendimi uçsuz bucaksız bir yeşilliğin ortasındaymış gibi hissettiğim, çimenlerin üzerinde, elimde kitabım, dalıp gittiğim anlar. Bu bahsettiklerim hep sonradan aklıma gelenler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hafta içi işe giderken, her sabah, artık beni tanıyan ve bu yüzden de, geldiğimi fark edip, dükkânda bir şey söylememe gerek kalmadan, önündeki cam vitrinden aldığı, mozerellalı sandviçlerden birini paketleyen adama 2 Euro sunu ödeyip, Trift caddesi boyunca ilerledikten sonra, meydandaki U Bahn girişinden, bir kat aşağıya indiğim ve U-5in en son vagonuna binecek şekilde oturduğum, bir şeyler okuyarak bir yandan da sandviçimi yiyip, gelecek treni beklediğim, tünelin en sonundaki koltuklardaki halim ilk hatırladığım. Hatta hep aynı zamanlarda orada olduğumdan, sabahın o erken vakitlerinde, sağımda solumda bekleşen, yine hep aynı tanıdık simalar bile gözümün önünde şimdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hep bu hallerimi, Orhan Pamuk-vari cümlelerle anlatmak istemişimdir! En azından, onun cümleleri kadar uzun bir iki cümleyle! Öte yandan, belki de bu tercihimin gerçek nedeni, bahsettiğim durumların, bende, birden fazla cümleye bölünerek anlatılamayacak kadar birbirine kenetlenmiş örnekler, anlar silsilesinden oluştuğu algısını uyandırmasıdır. Eğer bu durumları parçalarsam, küçük cümlelere bölersem, o zaman, bende oluşturduğu bütünselliklerinin, aktarmak istediğim kesintisiz akışlarının, okuyanda, farklı ve istemediğim bir karşılık bulacağı, aralara koyacağım noktalara okurun takılıp, sendeleyeceği, kısacası anlaşılamayacağım endişesidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diğer taraftan, söz konusu noktasız, uzun cümleler bazen de okurları hiç ara vermeden koşturduğundan, nefessiz bırakabilmekte, yakınlarda şöyle tostoparlak, balıketimsi, yuvarlak hatlı, bir nokta olsa da, ona şöyle iyice yaslanıp biraz soluklansam, öldüm bittim, benden bu kadar, bu yazı beni susatıyor, boğazım kurudu, hem ben buraya nasıl geldim, kayboldum yahu, yeter be diye dinden imandan çıkartabilmektedir. İşte bu okurlar, (Mehmet Okurlar!) örneğin yukarıdaki gibi cümlelerde, Münih’in göz alıcı mekânlarında dolaşırken, birdenbire kendilerini, doğrusu benim hiç olmasını istemeyeceğim bir biçimde çölde kaybolmuş halde bulabilmekteler.&lt;br /&gt;Ve bunun sorumlusu da tabii ki onları Münih’e götüreceğim diye yollara düşüren Yazardan başkası değil!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak şunu da unutmamalıyız ki, hissettiklerimizi ve aklımızdakileri yazma çabasının ve bu çaba sonrasında ortaya çıkan metnin, onu okuyan kişi de algılanması, yani okuyucudaki karşılığını metnin sahibinin ne kadar kontrol edebileceği sorunsalı, yüz yıllardır tartışıla gelmiş, bir sonuca da bağlanamamış, bir tarafından yazarların dokuduğu, öbür tarafından okurların söktüğü, ancak tam da aradaki metin nedeniyle bu ikisinin hiçbir zaman kavuşamadığı, yazarıyla, okuruyla ve eleştirmeniyle, edebiyat dünyasının çeşit çeşit motiflerle bezediği eğlenceli konularından biridir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uzak yerlere duyulan özlem, eğer orada yaşanmışsa, geçirilen vakitlere, güzel anlara, sonradan, o yaşanılan yerden ayrıldıktan veya dönüldükten sonra yapılan atıflar, bu konularda yürütülen akıllar, birçok düşünüre, romancı ve şaire konu, malzeme olmuş. Ben de bu noktası eksik yazımı, bu külliyattan birkaç örnekle bitiriyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Örneğin Horatius,”Dertlerimizi avutan akıl ve hikmettir, o engin denizlerin ötesindeki yerler değil” ya da “ Ve keder atımızın terkesine binip gelir” diye buyurmuş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aynı Horatius, “Niçin başka Güneş, başka toprak ararsın? Yurdundan kaçmakla kendinden kaçar mısın?” diye de eklemiştir. Montaigne’in denemelerinden aktardığım bu alıntılar her ne kadar Denemelerde, ‘Yalnızlık’ başlığı altında kullanılmış olsa da bence bahsettiğim konuya da uygun düşüyor! Umarım Montaigne bu farklı algılamamı sorun etmez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son olarak, yazının başındaki soruya, yani neden, onca saydığım farklı anlar varken, sabahları U Bahn istasyonundaki halimin, Münih söz konusu olduğunda, aklıma ilk gelen anım olduğu sorusuna dönersek, sanırım, cevap, o anı kendime kısa bir cümle ile anlatabiliyor olma becerim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sizlere kısa kısa cümlelerle geçecek doyumsuz günler dilerim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu seferlik tek bir şarkı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Salvatore Licitra - Je Crois Entendre Encore&lt;br /&gt;&lt;span class="fullpost"&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/14799607-116645314118360897?l=hocalarnet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hocalarnet.blogspot.com/feeds/116645314118360897/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=14799607&amp;postID=116645314118360897' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/14799607/posts/default/116645314118360897'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/14799607/posts/default/116645314118360897'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hocalarnet.blogspot.com/2006/12/ksa-cmlelerle-mnih.html' title='Kısa cümlelerle Münih'/><author><name>merkezefendi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04240651250427199005</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-14799607.post-116579812125777384</id><published>2006-12-11T02:38:00.000+02:00</published><updated>2007-06-25T00:36:20.679+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Merkez Efendi Külliyatı'/><title type='text'>Cevap</title><content type='html'>&lt;a href="http://photos1.blogger.com/x/blogger/7068/1623/1600/297676/face-wink.png"&gt;&lt;img style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://photos1.blogger.com/x/blogger/7068/1623/320/588034/face-wink.png" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://photos1.blogger.com/x/blogger/7068/1623/1600/502042/face-wink.jpg"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Önce karanlık vardı. Sonu ve başı olmayan, uçsuz, bucaksız karanlık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aynı zamanda kirlenmemiş ve hafızası da olmayan bir karanlıktı bu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra o gözlerini açtı. Ama tek görebildiği yine saf karanlıktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Basit, sessiz ve dingin karanlık. Tüm renkleri anlamsız kılan, herhangi başka bir anlama da ihtiyacı olmayan, hep kendinin yoldaşı olagelmiş ve yalnızlık nedir bilmeyen karanlık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ardından yüzünü sıkıca örttüğü parmaklarını gevşetti. Böylece parmaklarının arasından sızan ışık etrafındaki objeleri görünür kılmaya başladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öte yandan artık karanlığı göremese de onun zihninde kalan izi bir soru oluşturmuştu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk neyi hatırlamalıydı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Karanlıktan gelip, gevşettiği parmaklarına bir kedi gibi hafifçe sürünerek usulca aklına takılıvermişti bu soru.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her soru aslında kendi geçmişini taşır peşi sıra. İyimserliğimiz bu geçmişte cevabın da bir şekilde gizli olduğudur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sandalyesinden kalktı, kaynayan suyu bardağa doldurup kendine koyu, okkalı bir kahve yaptı. Sonra tekrar yerine oturdu. Karanlıktan gelen soru ve sözde iyimserliği sanki mis gibi kahve kokuyordu. Neşeyle içti kahvesini. Sonra bir şeyler karaladı önündeki deftere.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne kadar da iyi vakit geçiriyordu. O, karanlıktan gelen soru ve sözde iyimserliği, masanın etrafında, eski dostlar gibi beraber olmaktan keyif aldılar bir süre daha.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte hiç unutulmaması gereken, hatta hatırlanacaklar listemin en üstünde yer alacak hoş bir an dedi içinden ve masaya yüklü bir bahşiş bıraktı ayrılmadan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra, iyimserliğini masada yalnız bırakıp gözlerini yumdu ve parmaklarıyla da gözlerini sıkıca kapattı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve Sorusunun peşi sıra, sanki onun cevabıymışcasına karanlığa gömüldü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İyimserliği masada yalnız kalınca ki bu durumu garipsemedi değil, biraz da çekinerek uzanıp onun deftere ne yazdığına baktı. Sadece iki kelime yazılıydı: Emişli memiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Merkezefendinin listesi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hazmat Modine – Bahamut&lt;br /&gt;Tom Waits – Sea of Love&lt;br /&gt;Bell X1 – Flame&lt;br /&gt;Skerik's Syncopated Taint Sept – Summer Puding&lt;br /&gt;SpongBob Squarepants Closing Theme&lt;br /&gt;The New Mastersounds – You Got it All&lt;br /&gt;&lt;span class="fullpost"&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/14799607-116579812125777384?l=hocalarnet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hocalarnet.blogspot.com/feeds/116579812125777384/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=14799607&amp;postID=116579812125777384' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/14799607/posts/default/116579812125777384'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/14799607/posts/default/116579812125777384'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hocalarnet.blogspot.com/2006/12/cevap.html' title='Cevap'/><author><name>merkezefendi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04240651250427199005</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-14799607.post-116523121745727717</id><published>2006-12-04T13:01:00.000+02:00</published><updated>2010-11-13T16:41:04.274+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='OP ED'/><title type='text'>Domuz ve Beslenme</title><content type='html'>&lt;a href="http://photos1.blogger.com/x/blogger/5247/360/1600/523266/domuz_web.jpg"&gt;&lt;img style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 140px; CURSOR: hand; HEIGHT: 189px" height="225" alt="" src="http://photos1.blogger.com/x/blogger/5247/360/320/111786/domuz_web.jpg" width="137" border="0" /&gt;&lt;/a&gt; Bugün mutlu bir tasadüf eseri Prof. Fehmi Yavuz'un "Domuz ve Beslenme Sorunlarımız" adlı şahaseri elime geçti. Kitabı dakikalarca elimden bırakamadım. Daha sonra kitabı masamda görenler de benim gibi dakikalarca bu önemli eseri incelediler. Kahve molası verdiğimizde de kitaptan çeşitli bölümleri birbirimize okuyup "Domuz ve Beslenme" konusunun hala yeterli ilgiliyi görmediğini farkederek üzüldük.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitabın 'Giriş', 'Domuz' ve 'Beslenme' bölümlerinden oluşan sonuç bölümünden beğendiğimiz bir metni sizlerle paylaşmak istiyorum (73 ve 74. sayfalar):&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://photos1.blogger.com/x/blogger/5247/360/1600/222625/domuz2_web.jpg"&gt;&lt;img style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://photos1.blogger.com/x/blogger/5247/360/320/979778/domuz2_web.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://photos1.blogger.com/x/blogger/5247/360/1600/726609/domuz3_web.jpg"&gt;&lt;img style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://photos1.blogger.com/x/blogger/5247/360/320/641301/domuz3_web.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span &gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/14799607-116523121745727717?l=hocalarnet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hocalarnet.blogspot.com/feeds/116523121745727717/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=14799607&amp;postID=116523121745727717' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/14799607/posts/default/116523121745727717'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/14799607/posts/default/116523121745727717'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hocalarnet.blogspot.com/2006/12/domuz-ve-beslenme.html' title='Domuz ve Beslenme'/><author><name>OP</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-14799607.post-116428357193800863</id><published>2006-11-23T13:41:00.000+02:00</published><updated>2007-07-02T00:52:00.591+03:00</updated><title type='text'>Üzerimdeki Yükten Sevinci Hissetmedim - Bölüm 1</title><content type='html'>&lt;a href="http://photos1.blogger.com/x/blogger/2129/1351/1600/911137/252725.jpg"&gt;&lt;img style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" height="260" alt="" src="http://photos1.blogger.com/x/blogger/2129/1351/320/257981/252725.jpg" width="180" border="0" /&gt;&lt;/a&gt; Orhan Pamuk’un Nobel edebiyat ödülü alması çok konuşuldu, çok tartışıldı. Mevzuu çok taraflı ve geniş olmasına, hocaların da konu ile ilgili aslında söyleyecek çok lakırtısı olmasına karşın Hadi Uluengin’in Orhan Pamuk ile yapmış olduğu söyleşi basında yer alana kadar konuya anket köşemiz dışında değinmemiştik. Orhan Pamuk’un ödülden haberi yokmuş, pek de umursamazmış naiflikteki tavrı karşısında Hocalar-net olarak, Hadi Uluengin - Orhan Pamuk söyleşisinin bant kayıtlarında yer alan ancak yazıda yer verilmeyen kısımları da dahil tamamını kamuoyuna sunmayı bir görev biliyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1. BÖLÜM&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;En tatlısından başlayalım. Nobel’i kazandığını nasıl öğrendin? &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;span style="color:#000066;"&gt;Saatlerdir ajansımın ya da Akademi'nin aramasını bekliyordum. Nobel alabilme ihtimali beni o saate kadar uykusuz bırakmıştı, bir türlü uyuyamıyordum.&lt;/span&gt;&lt;/em&gt; Karanlıkta cep telefonum çaldı, açtım. Haberi New York’taki ajansım verdi. Daha ödül İsveç’te açıklanmamıştı. Biraz sonra açıklanacağını, ama önce Akademi Sekreteri’nin beni arayacağını söylediler. O da aradı. &lt;em&gt;&lt;span style="color:#000066;"&gt;Akademi sekreteri arayacak dendiği için nedense bir bayan arar diye düşünmüştüm, erkek sesi duyunca ilk olarak şaşırdım, "lütfen meşgul etmeyin önemli bir telefon bekliyorum" dedim.&lt;/span&gt;&lt;/em&gt; Kibar adam, hoş şeyler söyledi. Sonra, kararı ilan etmek için telefonu kapadı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;O an ne hissettin?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tabii çok sevindim. &lt;span style="color:#000066;"&gt;&lt;em&gt;Nobel bu, ödülü alan ilk Türk edebiyatçısı oluyorsun, dile kolay. Nobel bir yana, bir de 1.4 milyon dolarlık para ödülü var. Sevinmez mi insan?&lt;/em&gt;&lt;/span&gt; Ama üzerimdeki yük yüzünden tadını çıkaramadım. Şimdi bunun yankıları, basın ne olacak? Ne yapmam gerekiyor? &lt;span style="color:#000066;"&gt;&lt;em&gt;1.4 milyon doları nasıl harcasam, menkule mi ,gayri menkule mi yatırsam?&lt;/em&gt;&lt;/span&gt; Zaten New York’tan ’Aman buraya gel de, ne yapacağımızı konuşalım’ diye aradılar. "&lt;span style="color:#000066;"&gt;&lt;em&gt;Boston’dayım" dedim, "New York’a uçak bileti ateş pahası, bilet gönderseniz" dedim. "Göndeririz, ama 1.4 milyon dolarlık ödülden mahsup ederiz" dediler. &lt;/em&gt;&lt;/span&gt;Açıkçası, ilk başta biraz sevinmenin dışında, günü, sıradan ve yoğun bir gün olarak yaşadım. Hani trafik kazasına uğramış kişiler derler ya, ’Her yanım kanıyor ama acıyı hissetmiyorum’ diye. Ben de sevinci hissetmiyordum. &lt;span style="color:#000066;"&gt;&lt;em&gt;Uçak bileti mevzuu canımı sıkmıştı.&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Peki, bekliyor muydun?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O sabah ilan edileceğini biliyordum. &lt;span style="color:#000066;"&gt;&lt;em&gt;Akademi'nin çaycısı Kars’lı bir çocuk, İhsan. Akademi’de girip, çıkmadığı yer yok. “Kar” romanı üzerinde çalışırken tanışmıştık. “Abi, ödül bu sene senin, iki gözüm önüme aksın, konuşurlarken duydum” dedi. “Abi benden duyduğunu kimseye söyleme, kapı önüne koyarlar valla” diye ekledi. “Olur mu öyle şey İhsan, teşekkür ederim canım kardeşim” dedim.&lt;/em&gt;&lt;/span&gt; Etrafta da, ’Pamuk alacak’ türünden, bana kalırsa asılsız, desteksiz, kafadan atma bir yığın haber vardı. Son 4 yıldır bu tür dedikoduların her yıl artmasından, her yazdığım şeyin Nobel’e bağlanmasından da husursuzdum. Bu yıl da gazeteciler aramaya, "O gün nerede olacaksınız?" gibi sorular sormaya başlayınca sinirleniyordum. Son 3-4 yıldan sonra, artık bu tür dedikodulara hiç kulak asmamaya; dolduruşa gelmemeye karar vermiştim. Kendimi de buna ikna etmiştim. &lt;em&gt;&lt;span style="color:#000066;"&gt;Ama yine de&lt;/span&gt;&lt;/em&gt; &lt;span style="color:#000066;"&gt;&lt;em&gt;İhsan’ın söyledikleri beni heyecanlandırmıştı. Akademi’yi aradım, aslı astarı var mıdır sordum. “Doğrudur Mr. Pamuk, ancak ne olursunuz bunu kimseler ile paylaşmayın, sonrasında siz de, biz de zorda kalırız” dediler. "Ajansınıza da sakın bahsetmeyin "dediler. "Olur" dedim. Gerçi bir şeyler atıştırdığım küçük ve pis bir lokantada yanıma oturan adam birden, "İşte New York öyle bir yerdir ki, bitişiğinizdeki adam Nobel ödüllü çıkar" diye bütün lokantaya nutuk atınca, "ulan İhsan dilini tutamadın di mi "diye düşündüm. &lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#000066;"&gt;&lt;em&gt;&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#000066;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;Yani beklemiyor muydun?&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt; &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#000066;"&gt;&lt;em&gt;&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#000066;"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;Beklememeye çalışıyordum.&lt;/span&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt; Düşünmek istemiyordum.&lt;/span&gt;&lt;em&gt; "Ödül senindir Orhan merak etme, ama beklememeye çalış, düşünmemeye çalış" denmişti.&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#000066;"&gt;&lt;em&gt;&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;&lt;strong&gt;Peki, çevrende bekleyen var mıydı?&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#000066;"&gt;&lt;em&gt;&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#000066;"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;Ancak ödül açıklandıktan sonra, benim Amerika’daki yayınevi mensuplarının benden gizli, ödülün açıklandığı saatte işyerinde olduklarını öğrendim. Dedikoduları ciddiye alıyorlar diye ben kızarım korkusuyla, benden saklamışlar! Doğrusu, ben onlar kadar beklemiyordum.&lt;/span&gt; A&lt;em&gt;kademidekiler yayınevine de demişlerki Orhan Nobeli alacak, aman kimseye söylemeyin, hatta Orhan’a bile. Komik bir durum tabi ki, yayınevi benden gizliyor, ben yayınevinden...&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Ama herhalde konuyu açanlar vardı?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Etrafta konuyu açan bu kadar kişi olunca, ondan kaçamıyorsun. &lt;span style="color:#000066;"&gt;&lt;em&gt;İhsan var en başta.&lt;/em&gt;&lt;/span&gt; Neyse, artık kapandı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Fakat şimdi başka bir konu, aşırı şöhret konusu açıldı. Hem de hiç bitmemecesine. Artık hayatının sonuna kadar ’Nobel’li Orhan Pamuk’sun.&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nobel almış başka bazı profesörlerle ve onları tanıyanlarla ben de bu konuyu konuştum. &lt;span style="color:#000066;"&gt;&lt;em&gt;Ne yaptınız hocam parayı, nasıl değerlendirdiniz diye sordum. &lt;/em&gt;&lt;/span&gt;Bu şöhret, ilgi, vesairenin iki türlü yorumu var: Benim gibi bazı iyimserler bütün bu gürültü patırtının 2 ay süreceğini, sonra benim normal, eski yazarlık hayatıma döneceğime inanıyor. Zannediyor. Diğer bazıları ise gülümseyerek, artık hayatın hiçbir zaman eskisi gibi olmayacağını söylüyor. &lt;span style="color:#000066;"&gt;&lt;em&gt;Ama iki kesim de paranın tadını çıkar Orhan dedi. &lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="fullpost"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class="fullpost"&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/14799607-116428357193800863?l=hocalarnet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hocalarnet.blogspot.com/feeds/116428357193800863/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=14799607&amp;postID=116428357193800863' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/14799607/posts/default/116428357193800863'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/14799607/posts/default/116428357193800863'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hocalarnet.blogspot.com/2006/11/zerimdeki-ykten-sevinci-hissetmedim.html' title='Üzerimdeki Yükten Sevinci Hissetmedim - Bölüm 1'/><author><name>Hocalar.Net</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14395545601402117364</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='21' height='32' src='http://photos1.blogger.com/blogger/2129/1351/1600/philip.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-14799607.post-116198848941309128</id><published>2006-10-28T01:24:00.000+03:00</published><updated>2007-07-02T00:51:17.173+03:00</updated><title type='text'>Futbolun Beceriksizlikleri Ansiklopedisi ve Kısmen Entellektüel</title><content type='html'>&lt;a href="http://photos1.blogger.com/blogger/2129/1351/1600/5690santra.3.jpg"&gt;&lt;img style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; CURSOR: hand" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/2129/1351/400/5690santra.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt; Futbolun Beceriksizlikleri Ansiklopedisi’ nden bir arkadaşın gönderdiği e-posta ile haberdar oldum. Christian Eichler adlı yazar, kitapta, futbol kahramanlarının, en büyük, en unutulmaz, en talihsiz beceriksizliklerini anlatıyormuş. Kitaptan bahsediyorsak, sakın reklamını yaptığımız düşünülmesin, bizim değinmek istediğimiz nokta başka, konuyu medyamızdaki spor spikerlerine ve yorumcularına getimek için bir girizgah bizimkisi. Arkadaşın yorumu kitabın berbat olduğu yönünde, okumadım bilemiyorum, ama berbat diyorsa berbattır, onu da burada ifade etmek isterim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Futbolun Beceriksizlikleri ve berbat; işte medyamızdaki spor spikerlerini ve yorumcularını anlatan iki güzel sözcük. Spor spikerlerinin ve yorumcularının rating toplasınlar diye özellikle “seçildiğini” düşünüyorum. Ya da yapımcılar maç öncesi fısıldıyorlar bunların kulaklarına “daha çok saçmalık istiyorum” diye bilemiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;GS-PSV Şampiyonlar Ligi maçı. Maç zaten rezalet, maçı anlatan spiker daha da kabusa dönüştürmekte maçı. Vıdı vıdı konuşuyor Ertem Şener, sahada olan olmayan, meteorolojik hava tahminleri de dahil herşeyden dem vuruyor. Yanında da yetenekleri benzin istasyonlarında arayan Fatih Terim, yorumcu koltuğunda. Fatih hoca diyor ki “zaten istatistik bilim değildir”. Neye istinaden, niye öyle diyor anlayamıyoruz ,ama sormadan edemiyoruz, bilim değilse nedir o zaman be Fatih Hoca?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;PSV’li biri atmış kendini yere, kalkmıyor yerden, biz önde olsak, bizden biri yapsa diyeceğiz profesyonel futbolda olan şeyler bunlar, dakikalara oynuyor. Sanırım Sabri, tutmuş yerdeki herifi kolundan, çekerek ayağa kaldırmaya çalışıyor, tabi ortalık geriliyor, hakem araya filan giriyor. Fatih’in yorumu şu: bu belki takım için ateşleyici olur. Hocanın futbola, taktiğe, bilime, istatistiğe bakışı bu, İsviçre maçındaki psikolojiyi daha iyi anlıyoruz tabii ki...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Maçın sonuna doğru GS’li bir taraftar sahaya atlıyor, biz o esnada görmüyoruz, sahadaki gözümüz kulağımız Ertem Şener anlatıyor, “evet sahaya bir cocuk girdi... “ Kamera sahaya çevriliyor, bakıyoruz çocuk dediği sakallı, bıyıklı bir herif... Ertem Şener bozuntuya vermiyor, “eee çocuk sandık ama aslında kısa boyluymuş, cüceymiş ama boşmuş"gibisinden birşeyler geveliyor...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında yazılacak, söylenecek çok şey var ama “medyamızdaki futbolun beceriksizleri” zaten kendi kendilerini anlatıyorlar. Yorumsuz olarak “Santra” programından Dr. Ahmet Çakar, Kısmen Entellektüel Kazım Kanat ve Gürcan Bilgiç’i sizlerle baş başa bırakıyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;&lt;strong&gt;Kazım Kanat:&lt;/strong&gt; Aziz Yıldırım, entellektüel, göründüğü gibi olmayan...&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;&lt;strong&gt;Ahmet Çakar:&lt;/strong&gt; Bence Aziz Yıldırım, hiç entellektüel bir insan değil. Entellektüel ne demektir? Entellektüelin bana bir tarifini yap!&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;&lt;strong&gt;Kazım Kanat:&lt;/strong&gt; Sen sorunun cevabını biliyor musun?&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;strong&gt;Ahmet Çakar:&lt;/strong&gt; 3 kulüp başkanının 3'ü de entellektüel değildir! Entellektüel ne demektir?&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;&lt;strong&gt;Kazım Kanat:&lt;/strong&gt; Sen emin misin? Sen sorduğun sorunun cevabını biliyor musun? Çok ciddi ya! Özhan Canaydın entellektüel değil diyorsun...&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;strong&gt;Ahmet Çakar:&lt;/strong&gt; Değil tabi. Entellektüel nedir bana onu söyle!&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;&lt;strong&gt;Kazım Kanat:&lt;/strong&gt; Karşında oturuyor.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;strong&gt;Ahmet Çakar:&lt;/strong&gt; Kim?&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;&lt;strong&gt;Kazım Kanat:&lt;/strong&gt; Ben!&lt;/span&gt; &lt;span style="color:#000099;"&gt;(Gürcan Bilgiç'ten bir kahkaha)&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Ahmet Çakar:&lt;/strong&gt; Sen kısmen entellektüelsin lafım yok. Her pazar Günaydın'daki yazılarını okuyorum. Kısmen entelektüel, birazcık dolma kalem gibi arkadan doldurulmuş, kısmen derinliği olmayan ama kısmen de olan... Yanlış anlama beni, kısmi entelektüel tarafın var senin!&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#000099;"&gt;&lt;strong&gt;Gürcan Bilgiç:&lt;/strong&gt; Nasıl yanlış anlamayacak ya Ahmet Abi! (Bir kahkaha daha)&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;&lt;strong&gt;Kazım Kanat:&lt;/strong&gt; Doğru anlıyorum.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Ahmet Çakar:&lt;/strong&gt; Kötü bir şey demedim ki ben sana.&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;&lt;strong&gt;Kazım Kanat:&lt;/strong&gt; O kısmi kısmını anladım da, o yarım olan bölüm ne, boşluk nerede?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Ahmet Çakar:&lt;/strong&gt; Nasıl?&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;&lt;strong&gt;Kazım Kanat:&lt;/strong&gt; Boşluk olan bölüm nerede?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Ahmet Çakar:&lt;/strong&gt; Benim anladığım entellektüelin tam numunesi sen değilsin. Ama sen böyle ufak ufak giriyorsun.&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;&lt;strong&gt;Kazım Kanat:&lt;/strong&gt; Bir tane numune örnek versene!&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;strong&gt;Ahmet Çakar:&lt;/strong&gt; Aziz Yıldırım, Özhan Canaydın, Yıldırım Demirören entellektüel falan derseniz gülerim size. Entellektüel olmak o kadar kolay mı ya!&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;&lt;strong&gt;Kazım Kanat:&lt;/strong&gt; Bir tane örnek ver bakayım ülkeden! Orhan Pamuk mu diyeceksin?&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;strong&gt;Ahmet Çakar:&lt;/strong&gt; Yok canım Orhan Pamuk falan değil ya! Şimdi ben sana entellektüel örneği vereyim mi basından?&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;&lt;strong&gt;Kazım Kanat: &lt;/strong&gt;Ver. Hıncal Uluç!&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;strong&gt;Ahmet Çakar:&lt;/strong&gt; Hıncal Uluç. Hatta Haşmet. Tamam, sporu çok fazla bildiği tartışılır. Ama Haşmet bir entellektüeldir.&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;&lt;strong&gt;Kazım Kanat:&lt;/strong&gt; Elbette. O ayrı bir konu. Bana göre Hıncal Abi...&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;strong&gt;Ahmet Çakar:&lt;/strong&gt; Entellektüeldir...&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;&lt;strong&gt;Kazım Kanat:&lt;/strong&gt; 100 yıllık tarihi bilmem ama son 40 yılında, ki 80-90 yaşındaki o entellektüel Ebcioğlu'larla, Erbulak'larla, Kemal Tahir'lerle tanışmış biri olarak söylüyorum Hıncal Abi, inanılmaz bir entellektüel.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;strong&gt;Ahmet Çakar: &lt;/strong&gt;Seninle entelektüel tanımımız bire bir örtüşüyorsa, sen Hıncal Bey'e entelektüel diyosan, Yıldırım Demirören'e de entelektüel diyosan...&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;&lt;strong&gt;Kazım Kanat:&lt;/strong&gt; Entellektüel insanlar...&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Ahmet Çakar:&lt;/strong&gt; Ben sana entellektüel demem o zaman!&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;&lt;strong&gt;Kazım Kanat:&lt;/strong&gt; Entellektüel olmada bir ölçü var, bir sınır var.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="color:#663300;"&gt;&lt;strong&gt;Ersin Düzen:&lt;/strong&gt; Bu entellektüel tartışmasına bir nokta koyalım da...&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Ahmet Çakar:&lt;/strong&gt; Çok da önemli değil ya. Entellektüel olmamak ayıp bir şey değil ki...&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="fullpost"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class="fullpost"&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/14799607-116198848941309128?l=hocalarnet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hocalarnet.blogspot.com/feeds/116198848941309128/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=14799607&amp;postID=116198848941309128' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/14799607/posts/default/116198848941309128'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/14799607/posts/default/116198848941309128'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hocalarnet.blogspot.com/2006/10/futbolun-beceriksizlikleri.html' title='Futbolun Beceriksizlikleri Ansiklopedisi ve Kısmen Entellektüel'/><author><name>Hocalar.Net</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14395545601402117364</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='21' height='32' src='http://photos1.blogger.com/blogger/2129/1351/1600/philip.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-14799607.post-116186729639956012</id><published>2006-10-26T15:54:00.000+03:00</published><updated>2007-07-02T00:52:28.437+03:00</updated><title type='text'>Kadına Pozitif Ayrımcılık</title><content type='html'>&lt;a href="http://photos1.blogger.com/blogger/2129/1351/1600/BayveBayanVeznesi[1].jpg"&gt;&lt;img style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/2129/1351/320/BayveBayanVeznesi%5B1%5D.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt; Sosyal, ekonomik ve politik alandan doğuştan taşıdıkları özellikler yüzünden dışlanmış azınlıkların dışlanmışlıklarını bir ölçüde azaltmak ve uzun vadede engellemek için dışlanmış gruplara daha farklı haklar verilmesine pozitif ayrımcılık , söz konusu dışlanmış topluluk kadınlar ise buna “kadına pozitif ayrımcılık” diyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ülkemizde çeşitli zamanlarda kadına pozitif ayrımcılık gündeme gelsede, benim aklımda 2004 yılında AB'ye uyum kapsamında hazırlanan Anayasa değişikliği paketinde alevlenen "kadına pozitif ayrımcılık" tartışması kalmış. Kadına pozitif ayrımcılık öngeren önergeye 4 AKP'li ret oyu vermiş, öneri reddedilmişti. Komisyon toplantısına katılan Adalet Bakanı Cemil Çiçek de, "pozitif ayrımcılık" ifadesine karşı çıkarak, "Şimdi 'ailenin reisi kadındır' desek realite bir gecede kalkar mı? Halkımız 'ayrımcılık'tan hoşlanmıyor" diye konuşmuştu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;AKP’ye göre ayrımcılıktan hoşlanmayan halkımızın, yine AKP’li Bağcılar Belediye Başkanına göre parkta bahçede kadına ayrımcılıktan yana olduğu ortaya çıktı. AKP yıllar önce reddettiği pozitif ayrımcılığı, kendi anladığı şekliyle kadınlara özel park uygulaması ile “kadınının toplumsal yaşama katılımını teşvik” maksadı ile hayata geçirmeye çalışıyor. Daha önce ISKI gişelerinde başlatılan “bay veznesi” ve “bayan veznesi” uygulaması ile kadınların rahat ve konforu için ellerinden geleni arkalarına koymayacaklarını anlamıştık. Sosyal yaşamdaki bu uygulamaların, sanal aleme ne zaman taşınacağını merak etmekteyiz. AKP’nin “bayan internet şubesi”ni hayata geçirmesini beklemekteyiz. Örneğin kadınlara “kadın internet şubesi”nden yapacakları işlemlerde belli miktarda “parapuan”, “maxipuan” benzeri ayrıcalıklar sağlanabilir. Sanal alemde sadece bayanların girebileceği “chat room”lar oluşturabilir, böylece kadınlar erkeklerin klavye dokunuşları veya fare tıklamaları olmaksızın huzurla sanal alemde surf yapabilirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kadına pozitif ayrımcılık mutlaka daha uzun süre tartışılacaktır. Biz tartışmayı bir yana bırakalım, hocaların bu konudaki duruşu nerededir, onu açıklamaya çalışalım. Hocalar, pozitif veya negatif ayrımcılığın her türlüsüne karşıdır. Karşıdır, karşı olmasına ama kadına pozitif ayrımcılıktan bir türlü imtina edemez. Örneğin bir barda 4 tane kadın oturmuşlar sohbet ediyorlar. Üçü beyaz, biri siyahi olsun, ilgi hemen siyahi olana, diyelim üçü Türk biri Rus, ilgi hemen Rus olana kilitlenir. Dördü de beyaz ve Türk ise hocaların ilgisi içlerinden en güzel olana, pozitife doğru yönelir. Bakışlar pozitifin üzerinde yoğunlaşır, eğer tanışma imkanı da oluşmuşsa ortamda, en sevimli halimiz ile espriler pozitife doğru sıralanır, “şeker çocuk” oynanır...&lt;br /&gt;&lt;span class="fullpost"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class="fullpost"&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/14799607-116186729639956012?l=hocalarnet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hocalarnet.blogspot.com/feeds/116186729639956012/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=14799607&amp;postID=116186729639956012' title='6 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/14799607/posts/default/116186729639956012'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/14799607/posts/default/116186729639956012'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hocalarnet.blogspot.com/2006/10/kadna-pozitif-ayrmclk_26.html' title='Kadına Pozitif Ayrımcılık'/><author><name>Hocalar.Net</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14395545601402117364</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='21' height='32' src='http://photos1.blogger.com/blogger/2129/1351/1600/philip.jpg'/></author><thr:total>6</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-14799607.post-116130219210818512</id><published>2006-10-20T02:54:00.000+03:00</published><updated>2007-06-25T00:36:20.679+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Merkez Efendi Külliyatı'/><title type='text'>Kendini anlatıyor</title><content type='html'>&lt;a href="http://photos1.blogger.com/blogger/7068/1623/1600/selfportrait.0.jpg"&gt;&lt;img style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/7068/1623/320/selfportrait.0.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;Bir sonraki satır beni anlatıyor&lt;br /&gt;Aslında bu kendi kendine konuşan bir yazı&lt;br /&gt;Basitçe söylese de&lt;br /&gt;Ne varsa kendine dair&lt;br /&gt;Yine de karışık kafası&lt;br /&gt;Epi topu beni saymazsak galiba dokuz satır&lt;br /&gt;Hemen Yazara sormalı&lt;br /&gt;Mümkün mü sığması&lt;br /&gt;Onun saflığı&lt;br /&gt;Kendini kelimelerde cümlelerde araması&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Merkezefendi tek bir şarkı dinledi&lt;br /&gt;Wynton Marsalis - We'll meet again someday&lt;br /&gt;&lt;span class="fullpost"&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/14799607-116130219210818512?l=hocalarnet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hocalarnet.blogspot.com/feeds/116130219210818512/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=14799607&amp;postID=116130219210818512' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/14799607/posts/default/116130219210818512'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/14799607/posts/default/116130219210818512'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hocalarnet.blogspot.com/2006/10/kendini-anlatyor.html' title='Kendini anlatıyor'/><author><name>merkezefendi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04240651250427199005</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-14799607.post-116125293262107504</id><published>2006-10-19T13:12:00.000+03:00</published><updated>2007-06-25T00:36:20.680+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Merkez Efendi Külliyatı'/><title type='text'>Quark</title><content type='html'>&lt;a href="http://photos1.blogger.com/blogger/7068/1623/1600/Quark.jpg"&gt;&lt;img style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/7068/1623/320/Quark.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Hocalar Nette ilk defa.&lt;br /&gt;Münih günlerine özlemle. Almanca çalıştığım bir pazar sabahıydı…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Almanca kursunda bir CD verdiler. Inter aktif bir CD imiş. Böyle alman yeşili. Yanardöner bir şey. Görür görmez iste benim ihtiyacım olan şey dedirten cinsten.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu pazar, efendi gibi banyomu yaptım, traşımı oldum, saçımı taradım, giyindim, kuşandım, taa terliklerime kadar. Inter aktiviteye hazır bir şekilde, tastamam laptopun karşısına geçtim. Sonuçta interaktif bir olay ve Turkiyeyi temsil ediyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neyse kulaklığımı taktım, CD yi yuvasına yerleştirdim. Düğmeye bastım. Verdiğim emir doğrultusunda CD Laptopun içine doğru ilerleyip gözden kayboldu. Hemen sonrasında normaldir, karşılıklı bir sessizlik yaşandı. Yeni tanışan iki kişi arasında hep böyle aksak ritim durumları olur. Gerçi ekran kararmış ve daha kimse karşımda gözükmemişti ama ben atik davranıp halo diyerek sessizliği bozdum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birazdan almanca kursunda daha önce görmediğim bir bayan köşede belirdi, CD hakkında bilgiler verdi. Ben de dilim döndüğünce anladığımı belirttim. Aslında daha pek dilim dönmediği için başımla onaylayarak anladığımı devam edebileceğimizi ima eden hareketler yaptım. Özenle hazırlanmış, detaylara inilmiş, interaktif bir dil eğitimi CD si ile karşı karşıyaydım. Oturuşumu düzelttim, başımı dik tutup göğsümü öne çıkarttım, ciddiyetime ciddiyet kattım. O an bana bakan birisi almanca öğrenme konusunda ne kadar içten, azimli ve istikbali parlak bir Türk genci olduğumu hemen anlayabilirdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk olarak alfabe alıştırmaları yaptık. Alfabedeki harfleri önce Almancası düzgün bir adam soyluyor, daha sonra sen tekrar ediyorsun. Sonra söylediğini kulaklıktan kendin duyuyorsun. Süper interaktif CD, yaptığın tekrarı adamın söylediği ile karsılaştırıp ne kadar benzediğine bakıyor (voice recognition + voice comparison) ve eğer %80 in üzerinde bir taklit yeteneğin var ise diğer harfe geçiyorsun. Yok, beceremediysen, esiği gecene kadar o harf tekrar ediliyor. Bu sistematik duruma hafifice sırıtıp hocam görmesin diye ağzımı kapatarak "Tam bir alman disiplini" dedim içimden.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Normal olarak 2–3 dakikada alfabenin belini kirdim. 'V' harfi biraz direneyim dedi ama sonra ona da % 99 u dayayınca bıraktı kendini ve keyif almaya karar verdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Inter aktivitemiz tavana vurmuştu. Alman alfabesinin harflerini boncuk gibi birbiri ardına diziyor, alman ile âşıklar gibi atışıyorduk. İyi de dost olmuştuk. Almanca kariyerim hızla ilerliyordu ki sıra kelime tekrarına ve o saçma "Quark" kelimesine geldi dayandı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Önce her zamanki gibi alman arkadaşım kelimeyi söyledi&lt;br /&gt;—Quark&lt;br /&gt;Sonra ben,&lt;br /&gt;—Guvarlk...&lt;br /&gt;Kulaklarımda söylediğim şeyi duyunca: "Guvarlk", sonucu tahmin etmeliydim... Benim gibi başarılı bir öğrenci ancak %10 almıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;—Quark dedi alman soylusu bir daha ben bunları düşünürken&lt;br /&gt;—Guvalk dedim moralim de bozulmuştu tabii.&lt;br /&gt;Benim başarısız deneme, "Guvalk" kulaklarımda çınladı...% 5 'hassiktir yaa'. Kızardığımı hissettim. Sandalyede şöyle bir doğruldum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;—Quark dedi kendileri tekrar düzgün Almancaları ile&lt;br /&gt;—Qualk dedim sessizce, kendime güvenimi kaybetmiş bir halde "qualk" ....% 5&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İş çığırından çıkmaya başlamıştı. Aklıma hababam sınıfındaki Kungfu sahnesi geldi. Aşağı yukarı ayni durumdaydık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;—Quark&lt;br /&gt;—Quhark..."Quhark" 'oldu mu acep? He mi?'...%40&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;—Quark (adam sanki basımda dikilmiş Quarklıyordu)&lt;br /&gt;—Kuhark… "kuhark" 'aha simdi oldu galiba'... %35 haydaaaa&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;—Quark&lt;br /&gt;—QURARK QURARK..."QURARK QURARK" ...%30.&lt;br /&gt;Kulağımda kulaklık olduğunu unutmuşum. Yerimden sıçradım, kulağım patladı sandım. Eşim koştu geldi bağırarak qurarklamama. Sinirlenmiştim. Kim oluyordu bu alman? Ben quhrak kelimesi olmadan da pekâlâ, almanca konuşabilirdim. Ama artik bu işin geri dönüşü yoktu guhrak yaydan çıkmıştı bir kere. Eşim de başıma dikilmişti. Altı ustu bir quyark diyecektim. Ailecek almanın o kelimeyi söylemesini beklemeye başladık. Tansiyon yükselmişti. Eşim arkamda durmuş omzumu tutarak bana olan desteğini hissettiriyordu. Gözlerimizi kısıp laptopa diktik. Onun omzumu tutan elini tuttum. İste bir zorluk karşısında daha tek bir yumruk olmuştuk. Alman hasmım beklenen hamlesini yaptı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;—Quark&lt;br /&gt;Sakin olmaya çalıştım ve...&lt;br /&gt;—Qlarrrk... Olmadı otur. Zayıf %5&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;—Quark&lt;br /&gt;—Haaa! Quyark quyark... "haaa Quyark quyark". Ahh quyark quyark… %10. Çık dışarı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;—Quark&lt;br /&gt;—Qurayk? "qurayk"... Saalak saalak %10&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;—Quark&lt;br /&gt;—Söylemiycem... "söylemiycem" ...%0&lt;br /&gt;—Hayatım küsme CD ye.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;—Quark&lt;br /&gt;—Siktir lan..."siktir lan" ...%0.&lt;br /&gt;—Hayatım sinirlenme&lt;br /&gt;—Sinirlenmedim sinirlenmedim. Sen hele geri dur, ben anladım bunun derdini&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;—Quark&lt;br /&gt;—QUARKIN MINA KOYIIIIIIM..."QUARKIN MINA KOYIIIIIIM" ...%100&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;—Hihi ibneeee&lt;br /&gt;—Ya hayatim yaaaa&lt;br /&gt;—Bir sigara içeceğim ben.&lt;br /&gt;&lt;span class="fullpost"&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/14799607-116125293262107504?l=hocalarnet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hocalarnet.blogspot.com/feeds/116125293262107504/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=14799607&amp;postID=116125293262107504' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/14799607/posts/default/116125293262107504'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/14799607/posts/default/116125293262107504'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hocalarnet.blogspot.com/2006/10/quark.html' title='Quark'/><author><name>merkezefendi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04240651250427199005</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-14799607.post-116112714235424864</id><published>2006-10-18T02:13:00.000+03:00</published><updated>2007-06-25T00:36:20.680+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Merkez Efendi Külliyatı'/><title type='text'>Uzun bir aradan sonra</title><content type='html'>&lt;a href="http://photos1.blogger.com/blogger/7068/1623/1600/pds01.jpg"&gt;&lt;img style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/7068/1623/320/pds01.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Bakımsız, unutulmuş, terkedilmiş, örümceklerin köşelerde ağ tuttuğu bir yerdi döndüğüm. Önce, tüm o geçen zaman boyunca hapsettiğim içimdeki havayı verdim müthiş bir rahatlamayla. Ve perdeleri aralayıp, pencereleri açtım. İçeriye süzülen güneş ışığı bunca zamandır orada burada sıkışıp kalmış anılara da tekrar hayat verdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başka bir kadehin ardından başımı kaldırıp, 20li yaşlarımın o kusursuz yaz öğleden sonrasında gökyüzüne bakmıştım. Üstümde kırlangıçların dansı vardı. Güneşin terk etmeye yüz tuttuğu mavili, kırmızılı gökyüzünde yıldızları görebildiğiniz, yıllar geçse de hiç unutmamayı isteyeceğiniz, aklınıza her ayrıntısı kazınacak o anlardandı. Hepsi geçmişte kaldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Telefon çaldı&lt;br /&gt;Ya da öyle sandım&lt;br /&gt;Kuşların uyuduğu&lt;br /&gt;Sarhoşların sokakları terk ettiği&lt;br /&gt;Trafik ışıklarının anlamsızlaştığı&lt;br /&gt;Senin kim bilir neleri düşlediğin bir andı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yataktan kalktım&lt;br /&gt;Yürüdüm&lt;br /&gt;Penceredeki yansımama baktım&lt;br /&gt;İşte o zaman anladım&lt;br /&gt;Bu sadece bana ait bir andı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oysa çok daha önceleri&lt;br /&gt;Bu yazdıklarımdan çok daha güzelleri…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir bebek gibi uyuduğun&lt;br /&gt;Bütün gece seni izlediğim bir geceydi&lt;br /&gt;En ağırı kabul etmekti&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yataktan kalktım&lt;br /&gt;Yürüdüm&lt;br /&gt;Pencereden sızan ışıkta&lt;br /&gt;Odanın en kuytu köşesinden&lt;br /&gt;En karanlık halimle sana baktım&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tanrım!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnancımın son kırıntılarını&lt;br /&gt;Uykunda sen kaptın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oysa çok daha önceleri&lt;br /&gt;Bu yazdıklarımdan çok daha güzelleri&lt;br /&gt;Senin için söylenmişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüm hissettiklerim, söyleyemediklerim, kararsızlıklarım&lt;br /&gt;Pencereden sızan ışıkta yüzüne yansıdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oysa çok daha önceleri&lt;br /&gt;Bu yazdıklarımdan çok daha güzelleri&lt;br /&gt;Senin için söylenmişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;En ağırı kabul etmekti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uzun bir aradan sonra, bıraktığım yerden devam ettim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Merkez efendinin güncel listesi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Audioslave – Wide awake&lt;br /&gt;Medeski Scofield Martin &amp;amp; Wood – Cachaca&lt;br /&gt;The Mars Volta - Asilos Magdalena&lt;br /&gt;Johnny Cash - Hurt&lt;br /&gt;&lt;span class="fullpost"&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/14799607-116112714235424864?l=hocalarnet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hocalarnet.blogspot.com/feeds/116112714235424864/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=14799607&amp;postID=116112714235424864' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/14799607/posts/default/116112714235424864'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/14799607/posts/default/116112714235424864'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hocalarnet.blogspot.com/2006/10/uzun-bir-aradan-sonra.html' title='Uzun bir aradan sonra'/><author><name>merkezefendi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04240651250427199005</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-14799607.post-116092442989712428</id><published>2006-10-15T17:57:00.000+03:00</published><updated>2010-11-13T16:41:04.275+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='OP ED'/><title type='text'>Sorgulama!</title><content type='html'>&lt;img style="WIDTH: 347px; HEIGHT: 195px" height="172" alt=" James Rosenquist - F-111 (ayrıntı) " src="http://www.usc.edu/schools/annenberg/asc/projects/comm544/library/images/572bg.jpg" width="292" /&gt;&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;Cebrî Matris&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neresinden bakarsanız bakın deve-cüce oynamanın bize hayata dair fazla bir şey öğreteceği düşünülemez. Üstüne üstlük, deve-cüce oynarken zevzek kızın biri çıkıp “öğretmenim peki prensesler ne yapacak?” diyebilir.&lt;a href="http://www.robertfulghum.com/books.php#book1"&gt;*&lt;/a&gt; Biz “büyükler”in hayatında anaokullarında bulunan türden zevzekliklere, kendini bilmezliklere yer yoktur. Gerçek hayat, gerçek prensesler ile prenses bozuntularını layıkıyla birbirinden ayırır, hatta ayırmakla kalmaz kendini prenses sananlara şöyle güzel bir tokat yapıştırıverir. Sosyal evrim sürecinin en önemli seçici kuvveti ise işte bu tokattır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biraz düşününce sizin de kabul edeceğiniz gibi ilkokul sosyal evrim sürecinin kuvvetli tokatlarıyla karşılaşmaya başladığımız ilk yerdir. Öğretmenden azar işitmek, şımarıklığımızın eleştiri konusu olması ve karşı cinsin cinsel uzuvlarını bilinçli olarak inceleyişimiz gibi şeyler hep ilkokul yıllarına denk gelir. Toplum içindeki yerimiz de aynı yıllarda şekillenmeye başlar. Bu bağlamda ilkokul müfredatı gelecekte ne olacağımızı belirleyen ana etmenlerden biridir. Flüt çalmaktan duyu organlarımıza kadar her şeyi ilkokul sıralarında öğrenmişizdir, alışkanlıklarımızın çoğunu bu günlerde kazanmışızdır. İlkokul aynı zamanda derin felsefi meselelerinin ilk tartışıldığı yerdir. Örneğin “tavuk mu yumurta mı?” ikilemi bilim, din ve varlık felsefesine adım atmamızı sağlamıştır. Bilginin göreliliği, sınıf teorisi, alternatif akıl yürütme biçimleri hep ilkokul sıralarında öğrendiğimiz şeylerdir. Aklımızın karıştırıldığı yıllardır bu yıllar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüm bunlardan daha önemlisi, ilkokul yılları yapıyormuş gibi yapmaktan başka bir şey öğrenmediğimiz; göstermelik yaşamaya adım atığımız; sorgulamayı unuttuğumuz; büyüklere saygı adına soru sorma yetilerimize ket vurduğumuz yıllardır. Tüm bunlara aile içi eğitimdeki kaypaklığımızı da eklersek, ilkokul yılları gerçek anlamda soyut toplum içindeki yerimizi aldığımız; akli yetilerimizi ileride içine atılacağımız hayat için optimize ettiğimiz yıllardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Akademi&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[ ... ]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Çocuklar bugünkü dersimizde vücudumuzu tanıyacağız. Vücudumuzun bölgelerini göstermeyi, bu bölgelerin isimlerini, organlarımızı, bu organların başımıza açabileceği işleri, beynin kafatasının içinden başka bir yerde bulunmaması gerektiğini, kol ve bacaklarımız ile yapılacak ve yapılmayacak hareketleri öğreneceğiz. Lütfü, sen gel bakalım!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Geldim öğretmenim!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Lütfü gelir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Bize beden eğitimi dersinde yaptığınız hareketleri gösterir misin?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Tabii gösteririm öğretmenim!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Lütfü büyük bir şevk ve ihtirasla ısınma hareketlerini yapmaya başlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Çocuklar, söyleyin bakalım, Lütfü bu hareketleri yaparken nerelerini hareket ettiriyor?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocuklar hip bir ağızdan:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Kolunu... Bacağını... Kafasını... Ellerini...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öğretmen arka sıralara doğru ilerleyerek otoriter bir sesle konuşmaya başlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Çocuklar!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Lütfü, siyah çekici bir elbise içinde kalın çerçeveli kelebek gözlükleri üzerinden bakarak konuşan öğretmene daha dikkatli bakmak ve onu doğru dürüst dinleyebilmek için durur. Onu kuşkulu bakışlarla dinlemeye koyulur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Gördüğünüz gibi vücudumuz üç bölümden oluşur. Baş, gövde, kollar ve bacaklar. Baş, vücudumuzun üst bölümündedir. Baş boyunla...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Lütfü, öğretmenin baş, gövde, kollar ve bacaklarını inceler. Oldukça çekici bir dişi diye düşünür ve bıyık altından gülerek konuşmaya başlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Ama öğretmenim üst göreli bir kavram değil midir? Misal, ben amuda kalktığımda başım vücudumun alt kısmında kalıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Amuda kalkar ve konuşmaya devam eder.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Üstüne üstlük baş sadece insanda değil diğer hayvanlarda da vardır. Mesela köpeğin başının vücudunun üstünde olduğunu söylemek külliyen hatalı olacaktır. Buna bir de diğer canlı türlerini, mesela bitkileri eklersek, önermenizin hatalı olduğu açıkça ortaya çıkar. Patates ve soğanı düşünün. Onların da baş aşağı durduğunu söylemek hatalı olmaz. Öyle değil mi öğretmenim?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çevik bir hareketle tekrar ayağa kalkar ve tahtaya bir soğan çizmeye başlar. Öğretmen Lütfü’nün bu tavırlarından etkilenmiştir ama konuyu geçiştirmek amacıyla sıkıntılı bir ifade ile sözlerine devam eder.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Çocuklar, baş boyunla gövdeye bağlıdır...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arka sıralardan Erhan, Lütfü’ye katılır. Heyecanlı bir şekilde söze girer:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Öğretmenim, bir önceki önermenizi sadece insanoğluna dair bir önerme olarak ele alırsak başın vücudun üst kısmında yer aldığını söylemek hatalı olmayacaktır. Bunun yerinde bir soyutlama olduğunu söyleyebiliriz, ancak...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Lütfü Erhan’ın sözünü keser:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Peki ya yatarken, amuda kalktığımızda ya da ne bileyim suya dalarken başın ne durumda olduğunu hiç düşündünüz mü? Aslına bakarsanız ayakta durmak insanoğluna evrim sürecinin bir hediyesidir. Sanılanın aksine ayakta durmak insanın doğal pozisyonu değildir. Tüm bel / sırt problemleri ayakta durmaya ve bu hareketi yapmak için kullandığımız kasların yetersizliğine bağlanabilir. Bu sebeple baş vücudun üst kısmındadır ifadesi insan doğasını resmeden bir önerme değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arzu öğretmenden hızlı davranarak Lütfü’ye laf yetiştirmeye çalışır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Öğretmenim, göz, kulak, burun ve ağız başımızda bulunur. Başımızda saçlar vardır. Eğer baş vücudun üst kısmında olmasaydı saçımız sürekli gözlerimizin önüne gelip bizi rahatsız ederdi. Ben hiç uzun saçlı hayvan görmedim. Demek ki insanın dik durması saçlarıyla da ilgili gibi. Aslanın yelesi gibi çekici bir şey. Evrim dediğiniz şeyde bu da önemli. Yani çekici olmak. Ayrıca göze sürme çekmek, dudak boyamak falan da insanın dik durmasıyla ilgili olabilir. Baş vücudun üst kısmındadır doğru bir şey. Kozmetik diye bir şey var. Anlatabiliyor muyum, hocam... ay yani öğretmenim?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öğretmen Arzu’ya küçümseyici gözlerle bakar ama onaylar gibi yaparak konuşmasına devam eder:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Gövde, vücudumuzun, başla bacaklarımız arasında kalan kısmıdır. Elbette, eğer bir köpekten bahsediyorsak, gövdenin ön ayaklarla arka ayaklar arasında kaldığını söylememiz gerekir. Yine de her halükarda gövdede göğüs boşluğu vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öğretmen “göğüs” deyince tüm sınıf bir an onun oldukça dolgun olan göğüslerine bakar. Bir sessizlik olur. Gözleri parıldayan Can muzip bir gülümsemeyle parmak kaldırır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Can, o aklına gelen her neyse bizimle paylaşmanı istemiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Can öğretmenin sözlerine aldırış etmeden sazı eline alır:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Öğretmenim, göğüs bölgesinde bir de amiyane tabiriyle meme olarak adlandırdığımız uzuvlarımız bulunur. Lütfü ısınma hareketlerini yaparken memeleri sallanmamış olabilir ama ısınma hareketlerini siz yapsaydınız ilk dikkat çekecek şey memelerinizdeki o ahenkli salınım olurdu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Can!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Kızmayın öğretmenim. Bakın buradan yola çıkarak Lütfü’nün söylediklerine karşı çıkabiliriz. Eğer ki insan dik durmasaydı memelerin yer çekimine karşı koymasını engelleyecek kumaş parçaları geliştirmemiz gerekmeyebilirdi. Öyle değil mi Arzucuğum? Hem söyleyin bana hangi hayvanın cinsel birleşmesinde memeler her hangi bir önem taşıyor? Ama insan öyle mi ya!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Can, yeter!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öğretmenin sinirlenmesini fırsat bilen Lütfü tekrar sözü alır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Öğretmenim, hepimiz söyleyeceklerinizi tahmin ediyoruz. Yok efendim, göğüs boşluğunda ise kalp ve akciğerler, yer alırmış; yok efendim, gövdenin iki yanında kollar, alt bölümünde de bacaklar yer alırmış; yok efendim, vücudumuzda kollar tutma, atma ve taşıma hareketlerini yapmamızı, bacaklar ise yürüme ve koşma hareketlerini yapmamızı sağlarmış... Bizim karnımız bu safsatalara tok öğretmenim. Bakın birkaç yıl sonra fizik, biyoloji, sosyoloji gibi dersler alacağız, ama kimse bize bir bumerang neden atıldığında geri dönme eğilimi gösterir; muz ortanın fizik teorisindeki yeri nedir; insanlar neden her zaman konuşa konuşa anlaşmaz; doksan altmış doksanın altın oran ile alakası nedir; suyun kaldırma kuvveti veri iken koskoca bir tanker suda nasıl ilerler, cd-rom’un çalışma ilkeleri nelerdir; ikili sayı sistemi ile kaset-çalar arasındaki ilişki nedir gibi şeyleri anlatmayacak. Üstüne üstlük bu soruların cevaplarını siz de bilmiyorsunuz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nalan hoca gülümser.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Arkadaşlar, teşekkür ediyorum çok güzel oldu. Sanırım bu kadar yeter. Şimdi yaptığımız şeyi bir gözden geçirelim. Bu ilkokul simülasyonunda da gördüğünüz gibi, öğrenim hayatımız boyunca, o anki konumumuz, bilgi düzeyimiz ve sorgulama alışkanlıklarımız veri olduğu için, bir çok veriyi yeteri kadar değerlendirmeden kaydederiz. Ne var ki, yıllar boyunca sorgulamadan kaydettiğimiz bu veriler bilişsel veri ağımızın temel yapı taşlarını oluşturmaktadır. Günlük ve profesyonel hayatımız içinde karşılaştığımız sorunları bu yapı taşları yardımıyla çözdüğümüzden yetersiz, eksik veya yanlış öğelerden oluşan bu veri setini her yeni problemde her geçen gün yeniden gözden geçirmemiz gerekir. Bu da bu türden yapı taşlarına sahip bir beynin sürekli ayıklama ve güncelleme işleriyle meşgul olacağı anlamına gelir. Bu bağlamda sorgulamadan öğrenmek ve hareket etmek ilk başta kolaya kaçmak gibi görünse de aslen kulağı ters taraftan göstermektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Lütfü tekrar söz alır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Hocam, bu öğrenme biçiminin bir handikabı daha var galiba...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Nedir o Lütfü?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Hocam, bana kalırsa sorgulamadan öğrenmek sadece ve sadece veri setinin sürekli gözden geçirilmesini gerektirmez. Bu veri setiyle yaşamanın bir yolu da veri setini hiç gözden geçirmeden, güncellemeden karşımıza çıkan problemleri bu veri setine dayanarak yalan ve yanlış bir şekilde çözmektir. Az gelişmiş ülkelerin bir çoğunda bu türden bir yaşama biçimi olduğunu yadsımak zor öyle değil mi? Kimi buna pratik zeka diyor, kimi ise cin fikirlilik. Öyleyse, sorgulamadan yaşamayı sorgulamadan yaşamak gibi bir düşünme biçiminin var olduğunu da söyleyebiliriz. Öyle değil mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Haklısın Lütfü. Bizim de buradaki amacımız bu türden üst düzey bir kaçışı engellemek ve üniversitede, evrensel bilginin üretildiği bu kurumda, sizleri, içinde yaşamakta olduğunuz toplumun kötü alışkanlıklarından kurtarmak...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dr. Nalan Tüzber bu sözleri söylerken Erhan söz alır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Hocam, ders saatini oldukça aştık. Kültürlerarası Felsefe dersine geç kalacağız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Peki arkadaşlar, bugünkü dersi böylece bitirmiş olalım. Haftaya felsefede şüpheciliği inceleyeceğiz. Bir dahaki derse kadar David Hume’un şu sözlerini değerlendirmenizi istiyorum: “Bugün yediğim ekmek beni besledi. Dün yediğim ekmek de beni beslemişti. Bugüne kadar yediğim ekmekler hep beni besledi. Ama buradan yola çıkarak yarın yiyeceğim ekmeğin de beni besleyeceğini nasıl söyleyebilirim?” Unutmayın konumuz şüphecilik. Neşeli günler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Boğaz&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[ ... ]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Can boğaza karşı oturmuş rakısını yudumlarken düşünür:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Şu Nalan hoca da çok hoş bir kadın. Acaba arasam ayarlayabilir miyim?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[ ... ]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Nevizade&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[ ... ]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Oğlum var ya çok içtik. Ben masadan kalkamayacağım galiba...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Kadir ağabey senin arkadaşlar gelmeyecek miydi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Doğru be yahu, hadi Lütfü ara şu Barış’ı. Onları da alıp gelsin...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Aa ağabey, bak biraz önce bahsini ettiğim Nalan hoca geçiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Of of of! O neymiş öyle!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Ben sana demiştim güzel diye.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Lütfü hemen tanıştırıyorsun beni şu hocanla...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Ama ağabey...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Abisi falan yok! Hadi koş masaya çağır. Sorgulama! İtaat et!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[ ... ]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Cihangir&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[ ... ]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Oh Kadir harikasın!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Bana tiyatral bir tarafın var gibi geliyor Nalan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Ay neden durup dururken orgazm taklidi yapayım Kadir!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Belki sen de taklit yaptığının farkında değilsindir. Üst düzey bir taklit seninki, taklidi kanıksamışsın...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Ay Kadir, her şeyi sorgulamandan bıktım. Ne güzel seviştik işte.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Sigara var mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Çantamda.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Versene.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[ ... ]&lt;br /&gt;&lt;span class="fullpost"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class="fullpost"&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/14799607-116092442989712428?l=hocalarnet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hocalarnet.blogspot.com/feeds/116092442989712428/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=14799607&amp;postID=116092442989712428' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/14799607/posts/default/116092442989712428'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/14799607/posts/default/116092442989712428'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hocalarnet.blogspot.com/2006/10/sorgulama.html' title='Sorgulama!'/><author><name>OP</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-14799607.post-115571988041890341</id><published>2006-08-16T12:14:00.000+03:00</published><updated>2007-07-02T00:53:24.509+03:00</updated><title type='text'>Sınırlı Sorumlu Kuğulu Park Kooperatifi – Tecavüzcü Çoşkun</title><content type='html'>&lt;div align="right"&gt;&lt;em&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;Buket diye bahçeli bir meyhane vardı Yenişehir’de&lt;br /&gt;Yıkıldı çoktan Gima var şimdi yerinde&lt;br /&gt;Kenarı küpelerle çevrili o küçücük havuzun&lt;br /&gt;Yamacında bir masa&lt;br /&gt;Cahit Ağ’beyle otururduk yaz gecelerinde&lt;br /&gt;Fıskiyenin serpintisiyle sırılsıklamdı muşamba&lt;br /&gt;Zaten Cahit’in gözleri daim yaşlı&lt;br /&gt;“Şunu siliver!” derdi garsona&lt;br /&gt;“Şu muşambayı siliver, mirim!”&lt;br /&gt;Ne Cahit kaldı, ne Buket, ne fıskiye&lt;br /&gt;Yine de bu bahar öğlesinde&lt;br /&gt;Fıskiyenin üstündeki o kırmızı top gibi&lt;br /&gt;-İsterse kalpten olsun, isterse-&lt;br /&gt;Hop hop ediyor ya yüreğim bi düziye&lt;/span&gt;&lt;/em&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="right"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;Can Yücel&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Filmde sahne şöyle başlar:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Şehire yeni gelen kadın&lt;/strong&gt; : Pardon, İstanbul nerede acaba?&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Tecavüzcü Çoşkun ve etrafındakiler &lt;/strong&gt;(elleri pantolon düğmelerine kayarak)&lt;strong&gt;:&lt;/strong&gt; Gösterelim anam...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçek hayatta ise olaylar şöyle gelişti:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ankara Büyükşehir Belediyesi, Kuğulu Park’ın yanına yapmayı planladığı kavşak projesi için Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu’na müracaat etti. Kurul, 1’inci derece SİT alanı olan parka, ’tecavüzün minimum müdahale gerektirecek şekilde’ olması kaydıyla izin verdi.’Minimum tecavüz izni’ veren kararda şöyle denildi:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"&lt;em&gt;Ankara ili, Çankaya ilçesi, Kuğulu İran Caddesi, Arjantin Caddesi, Tahran Caddesi kavşakları projesinin Güvenlik Caddesi-Şili meydanı yönünden gelen trafiğin yeraltından da geçmesi için eğim ve yeraltı suları da dikkate alınarak uygulanmasının mümkün olması durumunda hazırlanacak projenin Büyükşehir Belediyesi’nce yapılarak Kurulumuza sunulmasına, bu düzenlemelerin uygulanmasının mümkün olması halinde sunulan öneri projede 1. Derece SİT alanı olarak tescilli olarak Kuğulu Park’ın Atatürk Bulvarı’na bakan kısmına tecavüzün minimum müdahale gerektirecek şekilde refüj ve yolun düzenlenmesine karar verildi&lt;/em&gt;."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tecavüzcü Belediye Başkanı Melih Gökçek’in Kuğulu Parka göz koymuş olduğu uzun süredir biliniyordu. Bundan altı yıl kadar önce de parkı yıkıp yol açma projesi, her gördüğü boşluğa altüst geçit yaptırmayı şehircilik zanneden yap bozcu Melih Gökçek tarafından gündeme getirilmiş, şiddetli protestolar nedeniyle bu girişim etkisiz kalmıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kuğulu Park bir kez daha tehdit altında. Tecavüzcü Çoşkun ve arkadaşları elleri pantolon düğmelerinde parkın ötesinde beklemekteler. Hocalar olarak Kuğulu Park tecavüze uğramasın diyor, Sınırlı Sorumlu Kuğulu Park Kooperatifi yönetimince “Kuğulu altüst geçidine asfaltımızı döken Sayın Melih Gökçek'e minnetarız” pankartları göreceğimiz günlerin gelmemesini diliyoruz...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="fullpost"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/14799607-115571988041890341?l=hocalarnet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hocalarnet.blogspot.com/feeds/115571988041890341/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=14799607&amp;postID=115571988041890341' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/14799607/posts/default/115571988041890341'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/14799607/posts/default/115571988041890341'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hocalarnet.blogspot.com/2006/08/snrl-sorumlu-kuulu-park-kooperatifi.html' title='Sınırlı Sorumlu Kuğulu Park Kooperatifi – Tecavüzcü Çoşkun'/><author><name>Hocalar.Net</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14395545601402117364</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='21' height='32' src='http://photos1.blogger.com/blogger/2129/1351/1600/philip.jpg'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-14799607.post-115472595725873011</id><published>2006-08-05T00:04:00.000+03:00</published><updated>2007-06-25T00:36:20.680+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Merkez Efendi Külliyatı'/><title type='text'>Albüm almak çok ciddi bir iştir</title><content type='html'>&lt;a href="http://photos1.blogger.com/blogger/7068/1623/1600/mymarilyn.0.jpg"&gt;&lt;img style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/7068/1623/320/mymarilyn.0.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her zaman bir suçlu gibi girerim CD satan mekânlara. Çoğunlukla başı önde ama etrafını da kaçamak bakışlarla kontrol eden o kişiyimdir ben. Sıkıntılı bir süreçtir bahsettiğim. Bu nedenle girişte güvenlik türü adamlar varsa onlarla illaki göz göre geliriz. İlgilerini çekerim ki bu benim en son istediğim şeydir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Amacım her seferinde yalnız olduğumu, benimle ilgilenen kimse olmadığını, sadece ve sadece CDler ve ben olduğumu kendime inandırmaktır. CD almak hele hele onu ilk defa dinlemek mahrem işlerdir!! Öyle herkes sizi izlerken CD beğenilmez, seçilmez. Ayıptır! Bu işin de aynen diğerlerinin olduğu gibi bir usulü vardır. Benim için kendine has bir ritüeldir. En azından bu, ben ve benim gibi adamlar için böyledir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk engeli üstüme yoğunlaşmış bakışlarla geçiştirdikten sonra (bu bir nebze terleme yapar) tilki gibi ilerlerim; hızla, sessizce ve dikkat çekmemeye çalışarak. CDlerin olduğu çekmecelerin arasında bir hayalet gibi kayar giderim. Gölgem kim bilir ne kadar çok seveceğim ama o an için bilemeyeceğim güzelim farklı türlerin, melodilerin, ritimlerin, akıl açıcı yeni grupların CDlerinin üzerinden ürkekçe salınır. Bunu bilmek ama elden de bir şeyin gelmemesi de benim gibi adamları son derece kışkırtır, baştan çıkartır, delirtir daha da terletir kısaca azdırır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öncelikle izimi kaybettirdiğimden emin olmak için hiç ilgimi çekmeyeceğini bildiğim birkaç CD ile ilgilenir gibi yaparım, o sırada etrafımı iyice kolaçan ederim. Bana yoğunlaşmış bakışlardan kurtulmak, kendimi güvende hissettirir, terlemem yavaşlar, giderek durur, hızla atan kalbim olağan ritmine döner, uyduruk bir CDyi kaskatı tutan elim gevşer.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Albüm almak çok ciddi bir iştir. Öyle çapıt, entari, domates, çamaşır suyu almaya benzemez. Ön hazırlık çok önemlidir ve evde başlar. İnternette saatler harcarsınız, ucu boş bir sürü ipucunun arkasından gider, yazılar, eleştirileri okuyup, örnekler dinleyip o siteden çıkıp öbürüne girip, bazı albümlerin hepsini indirip ve en sonunda abandone olup kafanızı iyice karıştırıp ve dahası, beğeninizin aklını karıştırıp bir noktada durursunuz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Durursunuz çünkü daha fazla ilerleyemezsiniz. İçiniz kıyılır. Laptopun karşısında ekrana sabitleşmiş bir bakış, hareket etmeyen parmaklar ve fil gibi olmuş kulaklarla gayet donuk halde bir süre geçirilir. Sonra parmaklarınız ya da gözkapaklarınız ufak sinyaller verip, kıpırdamaya başlar. Hayata dönersiniz. Ve her şey yerine oturmaya başlar gibi olur. Oysa artık birkaç saat önce laptopun karşısına oturan adam değilsinizdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir albümü beğenirsem, ama gerçekten beğenirsem internetten indirmek yetmez, onu almak gerekir. Ona gerçekten sahip olmak, onu okşamak, tersini, düzünü çevirmek, parmaklarımı üstünde gezdirmek, dokunmak, etrafında dolaşmak, o bir tanemi koklamak, kitapçığında yazanları, albüme katkısı olanları bilmek, tanımak ve en nihayetinde PM 17 MK IIde dinlemek gerekir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu konuda çok ileri gidenler vardır, sevdiği CDnin kitapçığının sayfaları birbirine yapışmış, açılmayan fanatikler söz konusudur! &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Artık ilk gitmeniz gereken yer kapıda sizi bekleyen gıcık güvenlik elemanlarının olduğu CDcidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yeni amaçlar, yeni beğenilerinizle hayatta yeni hedefleri olan bambaşka bir insan olup çıkmışsınızdır işte. Adeta yeniden doğmuşsunuzdur. Capcanlı ve her seferinde de daha önce hiç olmadığı kadar enerji dolusunuzdur. Onca sıkıntı, PC başında geçen saatler meyvesini vermiştir. Duruşunuz dikleşir, bakışlarınız jilet gibi olur, hayat yeni bir anlam kazanır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kapıyı çekip çıkarsınız. Güneş içinizi ısıtır. Her baktığınız köşede daha önce fark etmediğiniz yeni bir güzellik görürsünüz. Gelip, geçeni, tanıyıp tanımamanız farketmez, selamlar, hedefinize doğru ilerlersiniz. Yolda karşılaştığınız insanlar size gıpta ile bakarlar, anneler, babalar ellerinden tuttukları çocuklarına örnek bir insan olarak sizi gösterirler. Onlara alçak gönüllü bir bakışla, gülümsemeler saçarak ilerlersiniz. Zeki, çevik ve ahlaklı bir insanın tüm emarelerini her attığınız adımda sergilersiniz. Taa ki güvenlik görevlisi ile karşılaşana kadar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet, artık sizi rahatsız edecek kimse olmadığından eminsinizdir. Öncelikle aradığınız türün olduğu kısma gidersiniz. Artık çok yakınsınızdır. Saçınızı başınızı düzeltirsiniz. İlk buluşma, ilk izlenim önemlidir. Daha sonra alfabetik sırayla ilerleyerek onunla ilk defa karşılaşırsınız. İşte orada durmaktadır. Sanki diğerlerinden hiçbir farkı yokmuş gibi alçakgönüllü, ama sadece sizin bilebileceğiniz özellikleri ile. Ve bir o kadar da saf ve el değmemiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonunda ilk temas gerçekleşir. Utangaç el uzanır ve CD yi tutmadan önce tekrar etrafa bakıp son bir kontrol yapılır. Derken kendinizi kasada ödeme yapmak için sırada beklerken bulursunuz. Tekrar bir terleme başlar, artık tek amaç eve gitmek, onunla baş başa kalmak, kapıyı iyice kapatıp hemen CD çalara ulaşmak ve doyumsuz lezzetlere balıklama dalmaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama ne yazık ki kasadaki boşboğaz bu sürece sekte vurup aptal aptal sorular sormaya başlar. Al parayı kardeşim, hesaplaşalım ve bizi rahat bırak. Evet biliyorum bu grubu. Senin de çok sevmenden bana ne. Sıcak olmasa da, evet it gibi terliyorum nedeni sensin, hem bundan da sana ne. Bir huzur ver bize, aralan. Yalnız kalmaya ihtiyacımız var. Hiç mi CD almadın?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eve varılır, üst baş nereye bulunursa oraya atılır, içeriden bir bıçak alınır, ona mümkün olduğunca az zarar verilerek üzerindeki jelâtinden kurtulunur. Bazı çok azgın albümlerde bu jelâtin dişerinizle, tırnaklarınızla hunharca yırtılarak açılır, bu tür albümler sırf insanı iyice çileden çıkarmak için çok sıkı paketlenmiştir, bu kısım çok uzarsa bir noktada insan nefessiz kalır, gözü döner, bayılacak gibi olursunuz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kapı bir kez daha kontrol edilir, perdeler çekilir, bir içki alınır, PM 17 MK IInin gece mavisi ışığı hafif loş odaya yayılır. Adamlar biliyorlar bu işi. Artık birbirinizi daha yakından tanımaya başlayabilirsiniz. O karşınızda tüm güzelliği ile dönmeye başlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dinlediklerim.&lt;br /&gt;System of a down - Question&lt;br /&gt;System of a down - Radio/Video&lt;br /&gt;Serart - Narina&lt;br /&gt;Serart - Cinema&lt;br /&gt;Serart - Love is the peace&lt;br /&gt;Man man - Feathers&lt;br /&gt;Man man - Engwish bwudd&lt;br /&gt;Man man – Banana ghost&lt;br /&gt;Tom Waits – Rain dogs&lt;br /&gt;Nur Ceylan – Böyle olur mu&lt;br /&gt;Charming Hostes – Si veriash la rana&lt;br /&gt;Aynur Doğan - Ehmedo&lt;br /&gt;Metallica Motorbreath&lt;br /&gt;Megadeth Holy Wars..&lt;br /&gt;Megadeth – Hunger 18&lt;br /&gt;Megadeth – Tornado of Souls&lt;br /&gt;Metallica – Turn the Page&lt;br /&gt;Metallica – Die die my darling&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/14799607-115472595725873011?l=hocalarnet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hocalarnet.blogspot.com/feeds/115472595725873011/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=14799607&amp;postID=115472595725873011' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/14799607/posts/default/115472595725873011'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/14799607/posts/default/115472595725873011'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hocalarnet.blogspot.com/2006/08/albm-almak-ok-ciddi-bir-itir.html' title='Albüm almak çok ciddi bir iştir'/><author><name>merkezefendi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04240651250427199005</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-14799607.post-115201871144882080</id><published>2006-07-04T16:09:00.000+03:00</published><updated>2007-06-25T00:36:20.680+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Merkez Efendi Külliyatı'/><title type='text'>Kuyu</title><content type='html'>&lt;a href="http://photos1.blogger.com/blogger/7068/1623/1600/FrogInWellv2.jpg"&gt;&lt;img style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/7068/1623/200/FrogInWellv2.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Münih’teki son günlerimi bir otelde geçiriyorum. 1.5 yıllık maceram sona eriyor. Kaldığım daireden birkaç gün önce çıktım. Hafif turist bir durum anlayacağınız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Otele giriş yaparken resepsiyonist kız şehrin yabancısı olduğunu düşündüğü müşterilere verdiği hizmeti bana da sundu; Bir şehir haritası çıkardı ve harita üzerinde otelin konumunu ve şehrin belli başlı gidilecek yerlerini işaretlemeye başladı. Sonuna kadar dinledim. Elimden geldiğince anlattıklarının benim için yeni olduğu izlenimini vermeye çalıştım. Daha sonra kalemi rica ettim ve elimi, sanki kendi bildiğini okuyormuşçasına bir süre haritanın üzerinde gezdirdim ve sonrasında oturduğum evin civarını işaretleyip o bölgenin neresi olduğunu sordum. Bana bir yandan açıklama yaparken gözlerinde beliren, niçin özellikle orayı işaretlediğim sorusunu sesli olarak da dile getirdi. Ben de ona garip gelebileceğini, ama haritaya bakarken birden sanki o bölgede bir evde daha önce yaşamışım gibi bir hisse kapıldığımı söyledim. Bir adım geri çekilip bana bir daha baktı ve böyle şeylere gerçekten inanıp inanmadığımı sordu. Sanırım o inanıyordu. Ben ise inanmadığımı ama bu hissi o an çok şiddetli hissettiğimi söyledim. Oturduğum caddeyi, yaşadığımı binayı, dairenin odalarını, odalardaki eşyaları, duvarlardaki tabloları, yakınlardaki kiliseyi anlatmaya koyuldum. Sanki söylediklerim benim kontrolüm dışımda dökülüyordu dudaklarımdan. Ben öyle görünsün istiyordum demek istediğim. Hatta işi abartıp benim duyduğum çan seslerini onun da duyup duymadığını bile soracak kadar oyunumda ileriye gittim.&lt;br /&gt;Bakışlarında ortaya çıkan dehşet ve kendi kendine Almanca bir şeyler söylemeye başlaması ile kız garip bir hal alınca, sakinleştirici etkisi olabileceğini düşünüp bu sefer ona ne kadar unutkan biri olduğumdan belki de gerçekten orada yaşamış ama bunu hatırlamıyor olabileceğim olasılığından dem vurdum. Hatta otellerin böyle tipler ile dolu olduğu ile ilgili hikâyeleri onun da bilip bilmediğini sordum. Belki de işi gereği bu türden birçok insan ile konuşmuş olabileceğini ifade ettim. Bazısı hafızasının kurbanı ama birçoğu da yaşadığı hayatı ortada hiçbir sebep yokken bıçakla kesilmiş gibi terk edip, içlerinden önemli bir bölümü çoluğu çocuğu geride bırakıp, kimselere haber vermeden çekip giden insanlar bunlar. Farklı şehirlerde hatta bazıları aynı şehirdeki otellerde yaşayan tipler. Sanki daha önceden bir hayat yaşamamışlar da o otelde doğmuşlar gibi.&lt;br /&gt;Otele bir manyak yerine bir unutkanı kabul etmek daha makul göründüğünden ve arkamızda insanlar birikmeye başladığından otel görevlisi ile olan sohbetimiz birden işlevsel bir hal alıp olması gereken boyutuna döndü ve işlemleri çabucak tamamlayıp ellerimde bavullarım asansöre yollandım. Benden sonraki müşterinin, arkam dönük uzaklaşırken, büyük ihtimalle konuşmamıza kulak misafiri olmuş, resepsiyonist kıza derinden gelen bir sesle ‘I see dead people’ dediğini duydum.&lt;br /&gt;Kaldığım otel şehrin merkezine oldukça yakın. Ferah da bir odadayım. Öte yandan garip bir manzarası var. Daha önce Münih’te olduğunu fark etmediğim bir fabrika bacası tüm pencereyi kaplıyor. Pencere tam açılmadığından yanağımı cama dayayıp iki elimle Garfield gibi yapıştım, ama yine de tepesini göremedim. Sanki gökyüzüne uzanan bir dev bir boabob ya da tuba kuyusu! Bu kuyunun köküne çıkmak, yukarıdan bir Münih’e bakıp oradan manzara nasıldır görmek isterdim.&lt;br /&gt;Aslında Türkiye’deyken de düşünmüşümdür; Yaşadığınız şehirde bir otele yerleşmek, mümkün olsa yıllarınızın geçtiği şehre bir yabancı gibi bakabilmek, orada birkaç günlüğüne de olsa şehir dışından gelen biri gibi yaşayabilmek nasıl olurdu diye. Turistler için hazırlanmış turlara katılabilir, daha önce gördüğünüz yerler hakkında farklı bilgiler edinebilirsiniz. Şehrin belki de daha önce hiç uğramadığınız yerlerine girip çıkabilir farklı tatlar yakalayabilirsiniz. Şansınız varsa birkaç yeni restoran bulabilir, günlük hayatınıza da bir renk getirirsiniz. Tabii ki her şey gündelik hayatımızı daha bir eğlenceli, daha bir hoş, daha bir alengirli ve ille ki daha bir katlanılabilir kılmak için canıııım!&lt;br /&gt;Bulunduğunuz ortamdan sıyrılıp ona dışarıdan bakabilmek, yaşadığınız kuyudan başınızı çıkarabilmek; hem aşağıya, yıllarınızın geçtiği kuyuya yukardan bir göz atmak, hem de kuyu ile sınırlı gökyüzünün ötesini görebilmek…&lt;br /&gt;Ama kuyudan bir çıktık mı da belki de hiçbir zaman kuyunun içindeki kurbağa olmayacağımızı da biliyor muyuz?&lt;br /&gt;Bunun birçok yansıması var aslında. Örneğin anadiliniz. Yabancılara soruyorum, telefonda Türkçe konuşurken, nasıl geliyor kulağa diye. Herhalde hiç kimse anadiline bir anda yabancılaşıp, etrafındakiler konuşurken kulağına gelen sesler topluluğuna odaklanamaz. Bunu sadece size yabancı birisi söyleyebilir. Onun söylediği de sizin için kuru bir bilgi olmaktan öteye geçmez. Ya da öncelikle anadilinizi unutmanız başka bir dili onun yerine koymanız gerekir!&lt;br /&gt;Peki hayatınız? Ona dışarıdan bakabilirimsiniz? Anadilinize yabancılaşabilmek kadar imkânsız görünen bir süreç midir bu da?&lt;br /&gt;Hayatınızdan geçici olsa da ayrılıp, bir otele çıkmak. Sonra ona dışardan bakmak nasıl olurdu? Alışkanlıklarınız, fikirleriniz, doğrularınız, dostlarınız, bir sürü detay sizi siz yapan… Hepsine bir süre turist olmak ilginç olabilir diye düşünüyorum? Tabii buradaki ‘süre’ yaptığımız planın en belirsiz noktası. Çünkü böyle bir planın ilk koşulu, tüm sorumluluklarınızdan, bağlarınızdan sıyrılabilmek, yaşadıklarınıza sizi siz yapan her şeye yabancılaşabilmektir. Bu da hemen öyle otele giriş yapar gibi parayı basıp halledebileceğiniz bir şey değil. Dahası bir kere yabancılaşmaya başladınız mı geriye dönmek kadar turist hayatına devam etmek de olasılık dâhilinde. Tüm geri kalan ömrünüzü otel odalarında geçirebilirsiniz.&lt;br /&gt;Tabii daha bunun öncesinde ‘yabancılaşmak’ da kendi başına zorlu bir süreç gerektiriyor kuşkusuz. Bir ihanet belki de, etrafınızdaki insanlara. Sizde tomurcuklanan bu olguyu onlarla paylaşamazsınız. Şurası açıktır ki paylaşmaya başladınız mı onlar nasılsa bir yolunu bulup sizi ikna edip kuyuya geri çekeceklerdir. O nedenle sırrınızı en son ana kadar kendinize saklamanız gerekir.&lt;br /&gt;E tabii dışarı çıkıp beğenmemek de var. O nedenle geri dönüş olasılığını da hesaba katmalısınız. Belki de en iyisi bir kaçamak yapmaktır.&lt;br /&gt;Kendinizi hazır hissettiğiniz bir gece kimseye belli etmeden herkesler uykudayken kuyudan çıkmalısınız. Bir otele gitmeli, sonra da hoş manzarası olan, kuyudan göremediklerinizi görebileceğiniz bir oda tutmalısınız. Zamanınız az olduğundan, sabaha kadar camdan dışarıyı izlemelisiniz.&lt;br /&gt;Odanın kuyuyu da görmesi tercih sebebidir!&lt;br /&gt;Ve söylememe gerek yok, sabahın ilk ışıkları ile de kuyudakiler uyanıp, sizin yokluğunuzu fark etmeden bir karar vermelisiniz.&lt;br /&gt;Kuyuda yankılananlar&lt;br /&gt;Fatima Spar &amp; die Freedom Fries - Kizilciklar Oldu Mu?&lt;br /&gt;Fatima Spar &amp;amp; die Freedom Fries - İstanbul darf nicht Wien werden&lt;br /&gt;Fatima Spar &amp; die Freedom Fries – Joseph Joseph&lt;br /&gt;Fatima Spar &amp;amp; die Freedom Fries – Kibirli Ceviz&lt;br /&gt;Fatima Spar &amp;amp; die Freedom Fries – W&lt;br /&gt;Nightmare on Wax - Flip ya Lid Nightmare on Wax - You Wish&lt;br /&gt;&lt;span class="fullpost"&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/14799607-115201871144882080?l=hocalarnet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hocalarnet.blogspot.com/feeds/115201871144882080/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=14799607&amp;postID=115201871144882080' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/14799607/posts/default/115201871144882080'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/14799607/posts/default/115201871144882080'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hocalarnet.blogspot.com/2006/07/kuyu.html' title='Kuyu'/><author><name>merkezefendi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04240651250427199005</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-14799607.post-115137140336412563</id><published>2006-06-27T04:20:00.000+03:00</published><updated>2007-06-25T00:36:20.680+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Merkez Efendi Külliyatı'/><title type='text'>Bizlerin bizlere oyunu bu</title><content type='html'>&lt;a href="http://photos1.blogger.com/blogger/7068/1623/1600/memory1.0.jpg"&gt;&lt;img style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/7068/1623/200/memory1.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://photos1.blogger.com/blogger/7068/1623/1600/memory1.jpg"&gt;&lt;/a&gt;Hafızam arızalı. En olmadık durumlarda beni yarı yolda bırakıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk ne zaman hatırlamaya başlarız sahi? Cevabı öyle kolay verilemeyecek ÖSSvari bir soru bu. İyi seçilmiş şıkları ile çoğu kişiyi ters köşeye yatırabilir. Bir kalemde aceleci yüz bin kişiyi arkanızda bırakabilirsiniz bu soruya vereceğiniz yanıtla. Bir kilo demirin ağırlığına teşne kişilerin tuzağı olabilecek cinsten.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Beyin aktivitelerinin en anlamlılarındandır hatırlamak, ya da bu eylemin sonucu olan yılların eskitemediği hafıza! Sonuçta sizi siz yapandır. Ya da diğer bir açıdan sizi siz yapan unuttuklarınızdır. Böyle ifade ettiğimizde unuttuklarımızdan yakınmak biraz da kendimize arkamızı dönmek olmuyor mu?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yarı yolda kalma durumları bazen gülseniz mi ağlasanız mı bilemediğiniz ortamlar yaratıyor. Örneğin iş yerimde, yabancı dilde gerçekleşen ve bizzat benim organize edip yönettiğim toplantılarda yaşanılanlar anlatılmaya değer. Bazen konuşmamın bir noktasında hafızam bana küsüyor, o ana kadar beni dinledikleri için huzurlu bir sessizlik içinde olan diğer katılımcılar, yabancılara özgü sabırla cümlemin devamını getirmem için saygıyla beklemelerine devam ediyor ve tabii ki anlaşılır bir beklenti ile bana bakmaya başlıyorlar. Ya da ben o bakışları o an fark ediyorum. Ama motor durdu mu biliyorum ki hemen aktive olması zaman gerektiriyor. Ve kimse bu sürenin ne kadar süreceği ile ilgili olarak iddialı konuşamaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu gibi durumlarda, aklınızı kullanıp bir manevra yapmak yerine, eğer unutkan ve inatçı hafızanızla inatlaşırsanız, vücudunuz ve yüzünüz yavaştan kasılıp farklı şekiller almaya başlıyor. Gözleriniz bir noktaya sabitleşiyor. Sanki geçmişinizle zamansız bir hesaplaşmaya giriyorsunuz, patetikleşiyorsunuz yahu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaşadığım deneyimlerden birinde inat ettim ve unuttuğum cümlemin devamını getirmek konusunda ısrar ettim. Manevra seçeneğini elimin tersi ile ittim, bunu bir onur meselesi yaptım. Oysa kimse hafızasına hükmedemez. Israrımın devamında yaşanan sıkıntılı sessizlikte vücudum harcadığım çabanın bir dışa vurumu olarak masaya doğru yavaşça uzanmaya başladı, dişlerim kasıldı. Ama ilginç olan, tüm katılımcıların da bir takım ruhu ile bana destek verircesine masaya yaklaşmaları idi, ağzıma bakıyorlardı. Başımın bir nebze eğilmesi ile onlarınki de eğildi. Anlaşılan herkes bana inanmıştı. Sanki bana bu zorlu anımda yalnız olmadığımı hissettirmeye çalışıyorlardı. Evet! Bize kimse kafa tutamazdı, bütünleşmiştik o anda, bir el ele tutuşmadığımız kalmıştı. Dışarıdan bakan veya odaya o an girecek birisi, masaya uzanmış, bizi görüp, sessizce, şirket sırrı, önemli bir şeyler söylediğimi düşünebilirdi. Ya da huşu içindeki bana ve müritlerime bakıp, pek ala gizli bir inanışın ayinine çat kapı daldığını veyahut bana o sırada vahiy gelip toplantının şanslı katılımcılarına çok merak edilen hayatın anlamını açıklamak üzere olduğum fikrine katılabilirdi. Bu, aslında düşündüğümde heyecan verici bir olasılık; belki de hepimiz hayatın anlamını biliyoruz da hatırlayamıyoruz. Neyse, o sırada benim hatırlamaya çalıştığım hayatın anlamının İngilizce karşılığı olamayacak kadar basit bir şeydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonuçta toplantı bitmeden cümlemin devamı geldi!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Piyasada bir sürü ilaç satılıyor hafızanızı güçlendirdiği iddia edilen. Dostlarım özellikle bir tanesini, ne zaman unutkanlığımdan dem vursam bana tavsiye ediyorlar. Neydi adı? Şu anda hatırlayamıyorum!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her gün birçok metin gelip geçiyor soldan sağa ve yukarıdan aşağı, gözümün önünden. İşle ilgili dokümanlar, gazete yazıları; makaleler, araştırmalar, kitaplar, dergiler, internet sitelerinde okuduklarım… Gün içinde ya da evde bir şeyler karıştırırken veyahut yatakta gözlerimi uykuya alıştırırken… İnsan zamanla kendini tanımaya başlıyor ya; bir şeyleri okurken de bir sıkıntı gelip yerleşiyor içime. Herhangi bir cümle örneğin, okuduğum bir kitapta dikkatimi çeken. Ya da bir şiirden dize, yabancı dilden bir kelime, bir isim, istatiksel bir bilgi. Fark ediyorum ki ne kadar ilgimi çektiğini varsaysam ve ilerde o cümleyi, dizeyi, kelimeyi her neyse hatırlamak istesem de hazin kaderi belli; unutulacak. Unutacağım beş dakikaya kalmadan. İçeriği boşaltılmış bir farkındalık ya da tarif edemediğim estetik bir deneyim olarak hafızama yapışacak en iyi olasılıkla. Örneğin estetik olgusunu ilk olarak ayrı bir felsefe alanı olarak tanımladığı kabul edilen kişi kimdi? Kerelerce okudum, hatta F1 sürücülerinden birinin adına benziyordu. Hatırlayamıyorum işte. F1 sürücüsünü de hatırlayamıyorum iyi mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Abartmıyorum çok kereler test ettim kendimi. Söz konusu bir kelime olsun diyelim, hatırlamak için yukarıda verdiğim örnek benzeri türlü oyunlar oynadım hafızama. O kelimeyi daha sonra hatırlamak için bende yer ettiğine inandığım ve çağrıştıracağına kesin gözüyle baktığım başka kelimelerle bağlantısını kurdum. Ama dikkatimi başka konulara yöneltip çok değil en fazla birkaç dakika sonra, iş o kelimeyi hatırlamaya geldiğinde kurduğum köprünün yerinde çoktan yeller estiğini fark ettim. Oysa bir balığın hiçbir zaman köprüye ihtiyacı olmaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Artık vazgeçtim, dedim ya tüm denemelerim sonuçsuz çıktı, en iyisi kendini akıntıya bırakmak. Yapılacak bir şey yok. Durum böyle olunca, en azından bir daha hatırlamayacağımı bildiğim bu tip cümleleri, şiir ise dizeleri, birkaç defa okuyorum. O anın tadını çıkarmaya çalışıyorum. Sonra vedalaşıyorum. Belki karşılarız diyorum ilerde. Biliyorum ki büyük olasılıkla eğer karşılaşırsak, sanki daha önce hiç okumamış gibi yani ilk defa o cümleyi ya da dizeyi okuyormuşçasına, ilk defa o kızı öpüyormuşçasına heyecanlanıp, keyif alıp ama sonuçta ikinci turumu atacağım. Peki, bu çok önemli mi? Ya da ikinci tur birincisinden daha mı değersiz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yazıyı yazarken dinlediklerimden aklımda kalanlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Jean Pierre Mas - Poule d'Eau&lt;br /&gt;Jean Pierre Mas – (H)ombre&lt;br /&gt;Nouvelle Vague – Blue Monday&lt;br /&gt;Nouvelle Vague – Dance with me&lt;br /&gt;Nouvelle Vague – Killing Moon&lt;br /&gt;Madeleine Peyroux – Dance me to the end of love&lt;br /&gt;Katie Melua – Piece by piece&lt;br /&gt;Katie Melua – Nine million bicycles&lt;br /&gt;Katie Melua – Spider’s web&lt;br /&gt;&lt;span class="fullpost"&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/14799607-115137140336412563?l=hocalarnet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hocalarnet.blogspot.com/feeds/115137140336412563/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=14799607&amp;postID=115137140336412563' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/14799607/posts/default/115137140336412563'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/14799607/posts/default/115137140336412563'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hocalarnet.blogspot.com/2006/06/bizlerin-bizlere-oyunu-bu.html' title='Bizlerin bizlere oyunu bu'/><author><name>merkezefendi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04240651250427199005</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-14799607.post-115023330297398719</id><published>2006-06-14T00:05:00.000+03:00</published><updated>2007-06-25T00:36:20.680+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Merkez Efendi Külliyatı'/><title type='text'>Cevat, Popo ve Dünya Kupası</title><content type='html'>&lt;a href="http://photos1.blogger.com/blogger/7068/1623/1600/latin%20ass.jpg"&gt;&lt;img style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/7068/1623/200/latin%20ass.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Kafa ve/veya kalça yaşınız 16 dan küçükse lütfen bu yazıyı okumayınız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yıllar ama yıllar önce bir Cevat varmış. Ona sormuşlar;&lt;br /&gt;Niye kalkıyorsun sabahları? diye.&lt;br /&gt;‘Çünkü uyanıyorum’ demiş Cevat uykulu ve çapaklı gözlerini ovuşturarak saf saf.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Demez olaymışsın be Cevat, vermez olaymışsın o cevabı, olanlar olmuş ondan sonra.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Denk gelmiş, tabii ki ihtiyaçları varmış büyük büyük dedelerimizin, anneannelerimizin, babaannelerimizin. Oturmuşlar düşünmüşler, işin içinden cıkamamışlar. DöRt yana haber salmışlar, keçi sakallısı, derin bakışlısı, sivri burunlusu, çok okumuşu toplanmış, gecelerini gündüzlerine katmış, Cevat’ın ne demek istediğini anlamaya çalışmış, olmadık anlamlar yüklemiş. Cevat’ın dedikleri ham olmuş bir kere, yıllar birbirini kovalamış, pireler berber, develer tellal olmuş, Cevat’ın gövdesi tıngır mıngır toprağa kavuşmuş, huzur bulmuş, ama kimse bilmemiş. Aslında kimse Cevat’ın kendisi ile de ilgilenmemiş, kimsenin ruhu duymamış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cevat’ın bu cevabı üzerine, cilt cilt kitaplar yazılmış, bazıları Cevat’ı peygamber bellemiş, ona şeytanın ta kendisi diyenler olmuş, yüz binler peşinden koşmuş, peşinden koşanların peşinden koşmuşlar, oluk oluk kanlar akmış, sırf bu yüzden devletler yıkılmış, yenileri kurulmuş. Denizler yer değiştirmiş, Cevat’tan bilmişler, Ay sıkılmış güneşin arkasına saklanmış, düştükleri karanlığın hesabını Cevattan sormuşlar, ne olduysa olmuş ama hep Cevat’ta aramışlar cevabı, Cevat’ın cevabında.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cevat’ın cevabının dayanılmaz hafifliği yüzyılları aşmış&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ah Cevat! Olmadı be Cevat, bu cevattan sayılmaz. Bu cevabı Cevat bile cevap saymaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Etrafımızda diyorum; bizzat etrafımızda, aslında olup bitenler basit şeyler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Siz çok dolambaç mısınız ki sorunlarınız o derece katmerli olsun.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gün içinde ne kadar yalnız kalıyorsun götkafalı kardeşim?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Durun, hemen davranmayın! Dellenmeyin hemen canım. Öyle demek istemedim. Daha devamı var; Biliyorum, bu soruya cevabın seni bile şaşırtacak kadar kısık sesinle olacak ama...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sanki yalnız kalsan o şekilli kafanı kullanıyor musun ki?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yutkun. İyice yutkun.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şöyle yalnız kalıp düşündüğün zamanlar var mı? Kendine ait, etrafında olup bitenler, görüştüğün insanlar, sahi kim onlar? Peki, kimsin sen? Değer yargıların, seni sen yapan cevat oğlan, nerden edindin onları?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yutkundukların bana ait ama unutma!!!!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mutsuzluğunu tanımlayamıyorsundur büyük olasılıkla. Zaten o yüzdendir iç sıkıntın. Tanımladığımız, onu tüm nesnelliği ile kendimize ifade ettiğimiz anda, o kadar cesaretli olabiliyorsak tabii, o ruh halimiz mutsuzluk olmaktan çıkar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Durun, hemen davranmayın! Dellenmeyin hemen canım. Daha devamı var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu gerçekten de böyledir. Hadi diyelim yukarıdaki sihirli formülü uyguladınız ama hala mutsuzsunuz. İşte o zaman sevgili kardeşim kendine cehennemlerden cehennem beğen. Çünkü bu durumda kendine acıyorsun demektir. Ve bu durumda senin için elden bir şey gelmez. Sen umutsuz vakasın. Yazmasam çatlarım eğer yukarıda tarif ettiğim duruma uyuyorsan sen gerçektende tam bir götkafalısın ve 16 yaşından da küçüksün buraya kadar kaçak okuyan sevgili kardeşim!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kimse bana uç örnekleri sıralamasın. Ben sınırlarımın ve neden bahsettiğimin farkındayım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Basit, basit an basit zaman basit”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Beyhude lafla vakit dolduruyoruz hepimiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kafa karışıklığınız kendinizi aynada görememekten.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kafa karışıklığından bahsetmek hele hele bu durumu basitleştirmek, döt ister hocaların arasında. Tabi bu cümlenin kaba etli kısmının üzerinde de düşünmek gerek, aynen aynada, çıplakken melun melun kendine bakıp naçiz vücudundan başka bir şey göremeyenlerin düşünmesi gerektiği gibi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne demek ‘Göt istemek’? Hadi bakalım! Bu bir evvelki cümle de başka anlamlara gebe kaldı. Oysa göt gebe kalamaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Göt ister! Göt istemek! Şimdi çok fena kafam karıştı. Şöyle desek nasıl olacak; Göt ister göt istemek. Bu iyice içinden çıkılmaz yaptı herşeyi, iyice boka saplandık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yazıyı okuyan ve okudukça rahatsız olanlar, bunu seziyorum da yazıyorum; okurken bu sıklıkta içinizden göt demek mi rahatsız eden, yoksa sizi umutsuzca düşünmeye çağıran cümlelerim mi? Eğer ikincisi ise kendinizden rahatsız oluyorsunuz demektir, sabırlı olun. Birincisi ise lütfen yazının başına dönüp ilk cümleyi bir daha cevaplayın. He he!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oysa göt dediğimiz şey iki tane birbirinin benzeri yağ tabakası! Büyüğü olur küçüğü olur. Şekillisi olur, ah onlar ne kadar güzel olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neyse, Brezilyanın Haziranının 18inde Münih’te maçı var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok yaşa sen Dünya Kupası.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Merkezefendi bu deli saçması yazısını, Latin ırkının yuvarlak kalçalı hatunlarına ve sırf ayıp olmasın diye de yumuşak bilekli futbolcularına adadı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cevat’ın listesi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kid Rock – Bawitdaba&lt;br /&gt;WASP – I Wanna Be Somebody Soon&lt;br /&gt;Metallica – Motorbreath&lt;br /&gt;SOAD – Question&lt;br /&gt;Rob Zombie – Dragula&lt;br /&gt;AC/DC – Dirty Deeds…&lt;br /&gt;Aerosmith – Eat the Rich&lt;br /&gt;Alice Cooper – Hell is Living Without You&lt;br /&gt;Murderdolls – She was a Teenage Girl&lt;br /&gt;Blind Guardian – I’m Alive&lt;br /&gt;&lt;span class="fullpost"&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/14799607-115023330297398719?l=hocalarnet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hocalarnet.blogspot.com/feeds/115023330297398719/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=14799607&amp;postID=115023330297398719' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/14799607/posts/default/115023330297398719'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/14799607/posts/default/115023330297398719'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hocalarnet.blogspot.com/2006/06/cevat-popo-ve-dnya-kupas.html' title='Cevat, Popo ve Dünya Kupası'/><author><name>merkezefendi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04240651250427199005</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-14799607.post-115007156476046144</id><published>2006-06-12T03:16:00.000+03:00</published><updated>2007-06-25T00:36:20.680+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Merkez Efendi Külliyatı'/><title type='text'>Aktur</title><content type='html'>&lt;a href="http://photos1.blogger.com/blogger/7068/1623/1600/Turkey_Datca_2.jpg"&gt;&lt;img style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/7068/1623/320/Turkey_Datca_2.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Aktur, Marmaris ile Datça arasında bir yarımadanın dibine konuşlanmış, ağaçların arasında kendi halinde bir yazlık tatil köyüdür. Böyle bir tanım, benim gibi çocukluğundan başlayıp şu anki orta yaşlarına kadar hemen hemen her yazını orada geçirenler için son derece tatsız ve tutsuz kaçar. Ama elden bir şey gelmez, mademki Akturu anlatacağım, öncelikle coğrafi konumundan bahsetmem elzem.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk Aktur’a gidişim, oranın daha bataklık olup, belki de muz da yetiştiriliyordu, inşaata bile başlanmadığı zamanlar, sanırım 70li yılların sonlarında. Dedemin o zaman taşımacılık yaptığı mavi BMC’ sinin arkasına büyük babaanneme kadar bütün sülale sıkışıp dönemin patika misali, daracık ve çoğunluğu bir taraf hep uçurum, dillere destan virajlarını sallana mallana aşıp (Ula’dan çıkıp) 5 ya da 6 saatte varmıştık. Şimdi yeni yapılan kaymak yollarla 2,5 saat. Vardığımızda herkesin suratı kusmaktan ve mide bulantısından yemyeşildi. Hatırladığım kadarıyla karşılaştığımız bataklık ve çektiğimiz yol kahrı nedeniyle kimsede pek bir heyecan uyandırmamıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;80ler yazlık furyasının yaşandığı, olanağı olanların kıyılardan yer edindiği yıllardı. O zamanlarda Akturun da yıldızı parlıyordu. Zamane ünlülerin eksik olmadığı bir dönemdi. Sonrasında yavaş yavaş her şey 5 yıldıza dâhil edildi. Aynı gelir seviyesinin büyükleri evde yemek pişirmekle uğraşmak istemedi, bazı yaşıtlarım da Bodrumvari yerlerde sabahlamaya başladı, belki de kendilerince daha güzel yerler buldular. Sonuçta Aktur kendisine sadık olanlarla baş başa kaldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aktur benim için bir Tatil köyünün çok ötesinde en sıkı dostlarımdan bazılarını edindiğim yerdir. Dostluklarımızın önemli bir ölçüde hayatımızı yönlendirdiği ona anlam kattığı düşünüldüğünde, belki de başıma gelen en anlamlı rastlantılardan biridir. Bu bir açıdan da üzücüdür, beraber kısa donla top peşinde koşturduğunuz, anne babalarının ortasında denizde yüzme öğrenmeye çalışırken kavga çıngar bağrışan ufacık çocukları yıllar sonra bu sefer kendileri çoluk çocuğa karışmış, kel kafaları, koca dötleri ve göbekleriyle büyük laflar ederken görmek dokunaklı olabiliyor. Ama hala şortlular neyse ki.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sanırım tüm çocukluğum Anadolu’nun farklı kasabalarında en fazla 2 ya da 3 er yıl kalarak geçtiğinden olacak, yazdan yaza da olsa bu cennet köşede ağır aksak bir sürekliliği yakalamak buraya farklı anlamlar yüklememe de neden oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlklerin yaşandığı yerlerdir yazlıklar çoğumuz için; ilk dokunuş, ilk sarhoş olmanız, belki de ilk aşkınız. Ergenlik dönemindeki o zamanki sivilceli bizler için biraz da bunları yaşamaya gidilen yerdi. Herhalde yazıya dökülse birkaçımızın anılarından çok eğlenceli bir kitap çıkar. Gerçek şu ki tüm bu ilklerin yaşandığı böyle yerler yıllar geçtikçe sizde ifadesi zor bir bağımlılık da yaratıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir yarımadaya nazır kurulduğundan iki plajı, geceleri tadına doyulmayan gökyüzü, Deniz abisi başta olmak üzere birçok renkli karakteriyle ama en önemlisi bana kazandırdığı dostlarıyla herhalde bir daha dünyaya gelsem yine yazlarımı geçirmek isteyeceğim mekândır Aktur.&lt;br /&gt;Yazarken eşlik edenler.&lt;br /&gt;Cinderella – Heartbreak Station&lt;br /&gt;The Cure – Pictures of You&lt;br /&gt;Hooters – Johny B&lt;br /&gt;The Rolling Stones – Paint it Black&lt;br /&gt;REM – Drive&lt;br /&gt;Simply Red – Holding Back The Years&lt;br /&gt;The Cars – Hello Again&lt;br /&gt;&lt;span class="fullpost"&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/14799607-115007156476046144?l=hocalarnet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hocalarnet.blogspot.com/feeds/115007156476046144/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=14799607&amp;postID=115007156476046144' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/14799607/posts/default/115007156476046144'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/14799607/posts/default/115007156476046144'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hocalarnet.blogspot.com/2006/06/aktur.html' title='Aktur'/><author><name>merkezefendi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04240651250427199005</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-14799607.post-114963079291908336</id><published>2006-06-07T00:49:00.000+03:00</published><updated>2007-06-25T00:36:20.681+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Merkez Efendi Külliyatı'/><title type='text'>Tavsiye niteliğinde</title><content type='html'>&lt;a href="http://photos1.blogger.com/blogger/7068/1623/1600/size%20tavsiyem.jpg"&gt;&lt;img style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/7068/1623/200/size%20tavsiyem.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Etrafımızdaki kişilere, tanıştığımız insanlara, hayatın bize sunduğu rastlantılara yönelik yargılarımız ve onları algılama biçimimizle, kendimizi renkli bir sirkin içinde bulabilir ya da kendimize benzeyen insanlardan oluşan güvenli bir hapishanede somurtarak çürüyebiliriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Saatçi Bayırı, Ayça Şen’in en son kitabının adı. Küçük bir kız çocuğunun ve o sıralarda yaşadığı apartmanda karşı komşusu olan spastik arkadaşının bir dönem ortak yaşadıklarını, etraflarında olup bitenleri anlatıyor. Oya ve Cem’in gözünden çocukluklarının bir kesitine açılan ve gökkuşağından çerçeveleri olan bir pencere.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitabın tüm kahramanları normal olmayan tipler!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki, nedir normal olan? Ben değil, ey bu yazıyı hasbelkader okuyan sevgili internet kaçkını; Cem, Oya, Suzi ve diğerleri, bu kitabın kahramanları çaktırmadan soruyor bu soruyu satır satır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yargılarımızın kurbanıyız hepimiz. Sen, ben ve diğerleri. Söz konusu olan onlar, hadi söyleyeyim diğerleri.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir mahpus hayatı öncelikle zavallı kafalarımızda sürüyor. Olduğunu sandığımız ama tanımlayamadığımız biricik doğruların ve de iyilerin etrafında pervane olmuş dönüyoruz, sorgusuz ve illaki sualsiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir arkadaşımın tavsiyesi üzerine aldım kitabı. Bu nokta önemli. Sürüp giden hayatımızda bu ve benzeri birçok tavsiye, etrafımızdaki kişilerden bize sunulur. Bazılarını anlamlı bulur peşinden gideriz, diğerleri belki de kaçan fırsatladır. Kaçan fırsatlardır aslında bir göz atsak belki de kendimizi şanslı hissedeceğimiz, bizi sorgusuz ve peşi sıra gelen sualsiz aktığımız kurumaya yüz tutmuş yatağımızdan çıkaracak. Bu, hayatın anlamsızlığı ve bir o kadar da kaypaklığı ama en az bir o kadar da onu katlanılabilen kılandır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İtiraf etmeliyim bahsettiğim arkadaşımın bana önerebileceği bir kitap olacağı ve onu okuyup beğenebileceğim pek olası bir durum olarak gelmezdi bana. Ama çelişki bu ya, o bir kitap yazsa ve yazdığı kitap, kurgu ya da gerçek olaylar üzerine olabilir, onun insanlara bakışını anlatsa hemen okumak isterdim. İyi de, başka bir olasılık mümkün mü?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Beni kendi ördüğüm duvarın ötesine geçiren, o kişinin, kitaptan yola çıkarak ortak tanıdıklarımızla ilgili yaptığı bir yorum oldu. Ama gerçek şu ki her zaman bu kadar şanslı değiliz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kimse kolay olduğunu söyleyemez. Kendinize haksızlık etmeyin. Ama algınız açık olsun yeter. Kitapsız olun efendim. Sütliman bir günde bile fırtına çıkarmayı bilin ve dalgaların ortasında yüzünüze çarpan sulardan keyif alın. Hoşgörünüz olsun size kılavuz. Kendinize katlanmaktır en zor olan. Belki de yapılması gereken öncelikle şeytanı uzaklarda aramayıp, bizzat kendimiz olabileceği verimli olasılığını göz ardı etmemektir. Belki de böyle bir kabulün olabilirliğine göz atmak binyıllardır kirletilmiş vicdanlarımızı temizlemenin ilk adımıdır. Belki de bu dik başlı şeytanı anlamaya çalışarak işe başlayabiliriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Benden size tavsiye, üç tarafı denizlerle çevrili ve her köşesi ayrı cennet bu vatanımızda, Ayça Şenin size sunduğu pencerenin, gökkuşağından mütevellit çerçevelerine tutunup bir manzaraya bakın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Okuyun, okudukça anlayacaksınız, hayatın size gülümseyen yüzü neler yaşadığınızda olduğu kadar ama belki de ondan çok daha fazla yaşadıklarınızı nasıl algıladığınızda gizli.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hoşgörünüz kılavuz olsun size.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sizin efendiniz! Merkezefendi, üşenmedi bir de aşağıdaki şarkıları dinledi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;The Raconteurs - Broken Boy Soldier&lt;br /&gt;Uriah Heep - Easy Livin'&lt;br /&gt;Keith Richards – Wicked as it Seems&lt;br /&gt;Janis Joplin - Take a Little Piece of My Heart&lt;br /&gt;Manowar – Metal Daze&lt;br /&gt;The Raconteurs – Blue Veins&lt;br /&gt;Gary Moore – You Know My Love&lt;br /&gt;Robert Palmer – Johny and Mary&lt;br /&gt;Lynyrd Skynyrd – Gimme Back My Bullets&lt;br /&gt;Müslüm Gürses – Affet&lt;br /&gt;Gary Moore – Midnight Blues (2006)&lt;br /&gt;Levent Yüksel – Zalim&lt;br /&gt;Lynyrd Skynyrd – Free Bird&lt;br /&gt;Led Zepplin – Babe I’m gonna leave&lt;br /&gt;Lenny Kravitz – Fly away&lt;br /&gt;Free – Come together in the morning&lt;br /&gt;Queen – I’m in love with my car&lt;br /&gt;Audioslave - I Am The Highway&lt;br /&gt;Peeping Tom - Mojo&lt;br /&gt;The Raconteurs - Store Bought Bones&lt;br /&gt;&lt;span class="fullpost"&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/14799607-114963079291908336?l=hocalarnet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hocalarnet.blogspot.com/feeds/114963079291908336/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=14799607&amp;postID=114963079291908336' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/14799607/posts/default/114963079291908336'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/14799607/posts/default/114963079291908336'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hocalarnet.blogspot.com/2006/06/tavsiye-niteliinde.html' title='Tavsiye niteliğinde'/><author><name>merkezefendi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04240651250427199005</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-14799607.post-114739075622318897</id><published>2006-05-12T02:36:00.000+03:00</published><updated>2007-06-25T00:36:20.681+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Merkez Efendi Külliyatı'/><title type='text'>Sakar</title><content type='html'>&lt;a href="http://photos1.blogger.com/blogger/7068/1623/1600/Laurel%20&amp;%20Hardy%2014x11.jpg"&gt;&lt;img style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 298px; CURSOR: hand; HEIGHT: 237px" height="267" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/7068/1623/320/Laurel%20%26%20Hardy%2014x11.jpg" width="344" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Öyle, sıradan günlerden biridir işte. Hepimizin başına gelir. Hani aniden kafanızı kaldırırsınız da yanlışlıkla güneşe çarpar.&lt;br /&gt;Kim koydu lan bu güneşi buraya diyemezsiniz. Eğer derseniz, en başta galaksimizin en büyük yıldızı olan onca yıllık güneşe ayıp olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu arada, laf aramızda, nasıl resim ama? Bak bak, gülümse!! Çocukluğumdan bir renk.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sakarlık, hayat bir bilinmezken, sizi amuda kaldırmış vaziyette yaşamın gizli anlamsızlığının arka kapısına taşıyan kısa yoldur. Yolculuk hafif can yakabilir. Bu adil ve anlaşılabilmesi gereken bir bedeldir. Çünkü bir anda tüm sırlarını ele verir. Hayat çırılçıplak kalmış dolgun bir taze gibi ateşler içinde karşınıza çıkıverir. Ama siz o sırada amuda kalkık olduğunuzdan yapabileceğiniz en iyi şey durumunuza gülmektir. Başınız dönmeye başlar. Özellikle bu baş dönmesi dirsekler sert bir yerlere vurulduğunda hissedilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öylesine olmuştur işte ne olduysa. Ve kimse sorumlu tutulamaz. Bu acayip de komik bir durumdur. Komiklik sakarlıktan türemiştir. Sakarlık oluştuğunda küçük parmağınız bir yerlere takılmış gibi hayatta bir parantez açılır ve kişi o paranteze gülmekten katılarak, balıklama dalmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Unutmayın daha kelimeler yokken adı konmamış sakarlık vardı. Ve daha o zamanlarda büyük büyüklerimiz birbirlerine ve kendilerine gülüyorlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sakarlık benim sözlüğümün en sevimli kelimesidir. Sirkte, izlediğinden sıkılan seyircilerden biriyken bir anda kendini sahnede bulursun, herkes terk etmiş, ışıklar kapanmış, artık oynayan da izleyen de sensindir. İnsanın kendinden keyif alması gibisi yoktur hayatta. Araştırmalar kendinden keyif alan insanların almayanlara göre 1,5 kat daha uzun yaşadığını gösteriyor. Bu araştırmalar bitmiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Efendim sözün doğrusu, bir şeyler yazmak için öncelikle bir konu gerekiyor. Her yazıya melodisine uygun bir de ritim gerekiyor. Sevmek gerekiyor efendim, her alişe bir veliş, her yumurtaya bir tavuk gerekiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sakarlığımıza sinirlenmek, bu ve benzeri durumlarda somurtmak küçük beyinliliğe delalettir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Delilik, yağsız tarafından delikanlıca hayata posta koymaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sakarlık, anlayana, sevişmeye başlamanın en keyifli yollarından birisidir öte yandan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazılarınca âşık olmak da bir çeşit sakarlıktır. Ama kafayı güneşe, dirseği duvara vurmaktan bin beterdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;En şanslı insanlar sakarlıklarına gülebilen insanlardır. Hele bir de bu şahıslar harbiden sakar ve bunun keyfine varabilenlerden ise, hayat yemede yanında yat bir şekil alır bu tipler için.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Günümüzün küreselleşen dünyasında hayat gereğinden fazla ciddi bir hal almıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Günümüzün küreselleşen dünyasında birçok güzel kadınlar da vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve bu çok ciddi dünyada kafanızı arkadaşınızın ya da daha güzeli sevgilinizin kafasına çarpıvermek, bilmecede size sunulmuş bir ipucudur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İpin ucu gözüktüyse çekilmelidir. (Ceneviz atasözü, orijinalinde ip yerine halat kullanılmıştır)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Merkezefendi sizin için dinledi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rick Springfield- Love Somebody&lt;br /&gt;Red Hot Chili Peppers – Under the Bridge&lt;br /&gt;Testament - The Ballad&lt;br /&gt;Iron Maiden - Phantom Of The Opera&lt;br /&gt;Judas Priest - Night Crawler&lt;br /&gt;Cinderella - Heartbreak Station&lt;br /&gt;Running Wild – Genghis Khan&lt;br /&gt;Damn Yankees – High Enough&lt;br /&gt;Dire Straits – Tunnel of Love&lt;br /&gt;Dire Straits – Sultans of Swing&lt;br /&gt;Dire Straits – Romeo and Juliet&lt;br /&gt;Ve Led Zepplin&lt;br /&gt;&lt;span class="fullpost"&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/14799607-114739075622318897?l=hocalarnet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hocalarnet.blogspot.com/feeds/114739075622318897/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=14799607&amp;postID=114739075622318897' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/14799607/posts/default/114739075622318897'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/14799607/posts/default/114739075622318897'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hocalarnet.blogspot.com/2006/05/sakar.html' title='Sakar'/><author><name>merkezefendi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04240651250427199005</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-14799607.post-114470050756788245</id><published>2006-04-10T23:18:00.000+03:00</published><updated>2007-06-25T00:36:20.681+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Merkez Efendi Külliyatı'/><title type='text'>Bir de grup halinde alayım!!!!!</title><content type='html'>&lt;a href="http://photos1.blogger.com/blogger/7068/1623/1600/fotograf-big.jpg"&gt;&lt;img style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/7068/1623/320/fotograf-big.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Anlamıyorum; Bazı şeyleri bizzat görmek ama özellikle fotoğrafını çekmek, o şeyle beraber belgelenmek insanlarda neden bir saplantı haline geliyor?&lt;br /&gt;Pekâlâ, internet ya da bir ansiklopedi açılır, ilgili yer, bina, heykel, resim neyse bulunur ve bu merak giderilir. Amma gel gelelim bu yeterli olmuyor. Başta çekik gözlüler olmak üzere belirli gelir seviyesine ulaşmış hemen hemen tüm milletlerden insanlarda ille oraya gidilmeli, adeta tecavüz eder gibi her yer fotoğraflanmalı gibi bir saplantı var.&lt;br /&gt;Yani kilometrelerce yol kat edip uykusuz kalıp, yollarda bavulunu kaybedip, havaalanlarında koltuklarda uyuyup ve sonunda süklüm püklüm, o muhteşem doğa harikası ya da insan yapısı şey neyse, bizzat onun dibine kadar sürünerek ulaşıp, sefil halde otuz iki dişini çıkarıp fotoğraf çektirmek, bunu amaç edinmek bana pek anlamsız geliyor&lt;br /&gt;Hepimiz biliyoruz fotoğraf çekmekten, çekilmekten aşırı haz alan insanları. Bu tiplerin yeteri kadar parası olsa adam tutup tuvalette bulunduğu anlar da dahil olmak üzere tüm hayatını kare kare belgeleyecek.&lt;br /&gt;Peki, nedir bu güçlü güdünün temel nedeni diye hiç düşündünüz mü? Geriye bir şeyler bırakmak mı, ya da ilerde eski günleri anmak için birer görsel anı belgesi oluşturmak mı?&lt;br /&gt;Kısmen. Demek istediğim, bu sebepler olsa olsa aile içinde ya da dostlar arasında çekilen ya da kişisel fotoğraflar için geçerli olabilir. Anne, baba, bebek, çocuk, dede, babaanne, anneanne temaları, evlilik, sünnetli pipi elde ciyak ciyak, ya da dostların yaz kış demeden rakı içip, bira içip, o evde, bu evde, olmadı şu barda çekilen türlü eğlence resimleri bu şekilde açıklanabilir.&lt;br /&gt;Benim derdim başka. Derdim turist grupları ile. Bu grupların davranış biçimlerine, o gezilerde yaşananlara ne demeli? Bunu nasıl açıklayacağız? Bu gibi durumlarda yaşananlar, özellikle beraber hareket eden turist grupları, onlar en tehlikelileri…&lt;br /&gt;Bu insanların turistik mekânlarda kontrolden çıkmaları, adeta yağmalarcasına, parmakları deklanşöre yapışmış gibi o kadar çoluk çocuğun önünde her yeri ve sonrasında birbirlerini fotoğraflamalarının nedeni nedir!!!?&lt;br /&gt;Sanki yangından mal kaçırılıyor, sanki o binanın yıkılmadan önceki en son fotoğrafları çekiliyor. Görenler şüpheye düşüyorlar; önce fotoğrafını çekip sonra hep birlikte yıkacaklar herhalde diye düşünüyorlar. Çocuklar ağlamaya başlıyor!!!!!&lt;br /&gt;Turistik bir yerdeyseniz dikkat edin, şöyle bir kenara çekilip gözlemleyin. Fotoğraf çekme endişesi, bunu hayatının en önemli göreviymiş gibi algılama, sanki dünyaya bu amaçla gelmiş turist beyler ya da bayanlar, özellikle grup halinde gezen turistlerde en üst seviyede. Grup halinde gezen diyorum. Buraya dikkat.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüm bu davranışlara doğru tanıyı koyabilmek, o sırada yaşananları, her mimiği, hareketi doğru okuyabilmeyi ve sürünün bir bütün olarak ya da her bir birey açısından doğru değerlendirebilmesini gerektiriyor. Bu tabiî ki olanak meselesi, zaman meselesi. Bilimsellik meselesi!!!&lt;br /&gt;Yaşadığım şehir bana bu olanakları fazlasıyla veriyor. Bu açıdan şanslı olduğumu söyleyebilirim. Geçtiğimiz bir yıl içerisinde turist gruplarını yeterince değerlendirebilmek imkânını buldum. Yukarda ifade etmeye çalıştığım soruya bir cevap aramak amacı ile birçok hafta sonlarımı turistik mekânlara bakan kafelerde geçirdim. Uzun uzun turist gruplarını gözlemledim, notlar aldım. Bıkmadan usanmadan gözlemledim. Sonrasında tüm bu gözlemlerimi antropoloji, sosyoloji, psikoloji, gezi notları,turizm, porno gibi farklı disiplenlerin ışığında acımasızca değerlendirdim. Tüm bu çalışmalarım sırasında çok kahve, çay içtim, ama kesinlikle alkol almadım. Yaptığım çalışmayı elimden geldiğince algılarım açık, önyargılardan uzakta ve bilimsel olarak sürdürmeye gayret ettim. Buna inanın. Bilimsellik esas kaygımdı.&lt;br /&gt;Çalışmalarımın sonuçları, okuyunca sizi nasıl şaşırtacaksa inanın beni de ilk seferinde o ölçüde şaşırttı, şüpheye düşürttü. İsyan ettirdi. Tekrar tekrar başa döndüm, verileri kontrol ettim, sağlama yaptım. Uykusuz geceler geçirdim, affedersiniz basur oldum, ama ne kadar kontrol etsem de bir yanlış bulamadım. Sonuçların doğruluğundan emin olunca ne yapacağımı şaşırdım. Öfkelendim, hiç oturamadığım zamanlar oldu, sinirlerim bozuldu, zaman zaman dalıp gidiyordum, bazen de durduk yerde görünürde hiçbir sebep yokken gülmeye başlıyordum. İlişkilerim bozuldu. Ama sonunda bilimsel bulgulara kızmanın bir saçmalık olduğuna karar verdim, dahası bu verileri niye kabul edemiyordum, niye sinirleniyordum… İşte buna kafa yormaya başladım.&lt;br /&gt;Neyse, gözlemlerimin bir özetini ve çalışmalarımın sonuçlarını aşağıda takdirlerinize sunuyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öncelikle turist sürüleri hızla ve kendilerine has bir uğultu ile mekâna yaklaşıyorlar. Genelde sürüyü görmeden önce seslerini duyuyorsunuz, sayıları 10 ile 20 arasında değişiyor. Caponlar çoğunlukta benden söylemesi.&lt;br /&gt;Her sürünün bir lideri var. O genelde grubun ortasında ilerliyor, ama yine de grubu yönlendiriyor. Lider derken sıklıkla yaşça büyük, mekân konusunda bilgili bir kişiden bahsediyoruz. Büyük sürülerde onu elinde taşıdığı sopası ya da şemsiyesinden tanıyabilirsiniz.&lt;br /&gt;Üyeler turistik mekâna yaklaşırken ceplerindeki fotoğraf makinelerini yokluyorlar, son kontroller yapılıyor, her şey gizliden gizliye bir plan doğrultusunda gelişiyor. (Bunların hepsi gerçek gözlemler)&lt;br /&gt;Mekâna yeterince yaklaşılınca, sürü liderinin sopası havada, titreyen çığlığında ‘ateş serbest’ nidası duyuluyor. (Taa oturduğum kafeden duyuluyor) Ve bu komutla birlikte herkes makinesini çıkarıyor. Kıyım başlıyor. Sürü üyeleri acımasızca deklanşörlere basıyorlar.&lt;br /&gt;—Teknolojinin bu amaçla kullanılması ne kadar acı.- (Gözlemlerim sırasında aldığım notlardan)&lt;br /&gt;Lider yüksek bir yere çıkıp, ağzından tükürükler saçarak ekibini yönetiyor&lt;br /&gt;—sen sen sen, şurayı çekin, siz, oradaki caponlar binanın obur tarafına dolaşın. Sizler! İçeri, marş marş. Siz ikiniz dama çıkın. Bu binanın fotoğraf çekilmeyen yeri kalmasın. Hadi boş durmayın, her yeri ama her yeri, uçan kuşu bile çekin.&lt;br /&gt;Grup üyeleri boyunlarında, ellerinde makineler, bazılarının iki elinde de birer tane, görev yerlerine doğru yollanıyorlar. Dolan hafıza çipleri hızla değiştiriliyor, parmaklar durmadan deklanşöre basıyor. Sürünün tüm üyeleri kendinden geçmiş bir halde fotoğraf çekiyorlar…&lt;br /&gt;Zamanla üyelerin zevkten ağzından sular akmaya başlıyor, elinde fotoğraf makinesi, deklanşöre abanıp binanın etrafında koştururken naralar atanlar görüyorum. Binanın fotoğrafı çekilmeyen bir köşesi kalmıyor. Bina bir anlamda tecavüze uğruyor.&lt;br /&gt;İşte bu nokta çok önemli, sonradan anlıyoruz ki tüm bu koşuşturmaca, çekilen o kadar fotoğraf aslında bir ayinin parçası. Esas amaç başka -ne yazık ki öyle-(merkez efendinin notu).&lt;br /&gt;Şöyle ki, sürü, binayı fotoğraflayarak yavaş yavas eşik noktasına geliyor, yani trans haline geçiyor ve orgy e doğru ilerliyor. Bu arada lider de bos durmuyor, kırbacını çıkarıyor ve bir ritimle şaklatmaya başlıyor.&lt;br /&gt;Daha sonraki adım, sürünün elemanlarının birbirlerini deklanşörlemeleri, bu adımdan sonra ise grup fotoğrafları geliyor. Sürecin zirvesine çıkılırken, liderin kırbaçla tuttuğu ritim iyice hızlanıyor. İkili üçlü, kadın, erkek, efendim farklı kombinasyonlar derken genelde sürü liderinin tüm grubu bir arada fotoğraflaması ile âlem sonlanıyor.&lt;br /&gt;İğrenç ayıptır beee. (merkez efendinin gözlem sırasında aldığı kişisel notlarından)&lt;br /&gt;Sürü geldiği gibi hızla, ama bu sefer üyeleri ter içinde ve birbirlerine utangaç sırıtmalar atarak uzaklaşıyor.&lt;br /&gt;Edepsizler!!!!! (yine gözlem sırasında alınan merkez efendinin kişisel notlardan)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Merkezefendi tamamen blimsel kaygılarla bu ibret fotoğraflarını çekerken şu şarkılar çalıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Queensryche - I Dream in infra red (acoustic remix)&lt;br /&gt;Red Hot Chili Peppers - Dani California&lt;br /&gt;Rammstein - Keine Lust&lt;br /&gt;Skeewiff - Man of Constant Sorrow&lt;br /&gt;Skeewiff- Matador&lt;br /&gt;Skeewiff - Smash &amp;amp; Grab&lt;br /&gt;Skeewiff - Triumph Stag&lt;br /&gt;Messer chups - Sex euro and Evils pop&lt;br /&gt;Messer chups - Boys in Skeleton's suites&lt;br /&gt;Club Des Belugas - Kiss Me&lt;br /&gt;Club Des Belugas – Tarrango&lt;br /&gt;Club Des Belugas - Wildcats Gotta Move&lt;br /&gt;Club Des Belugas - Dean Martin-Mambo Italiano&lt;br /&gt;The Tiger Lillies – Souvenirs&lt;br /&gt;Gogol Bordello – Sally&lt;br /&gt;Gogol Bordello - Dogs Were Barking&lt;br /&gt;Gogol Bordello - Start Wearing Purple&lt;br /&gt;Gnarls Barkley- Crazy&lt;br /&gt;Gnarls Barkley - Just a thought&lt;br /&gt;&lt;span class="fullpost"&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/14799607-114470050756788245?l=hocalarnet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hocalarnet.blogspot.com/feeds/114470050756788245/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=14799607&amp;postID=114470050756788245' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/14799607/posts/default/114470050756788245'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/14799607/posts/default/114470050756788245'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hocalarnet.blogspot.com/2006/04/bir-de-grup-halinde-alaym.html' title='Bir de grup halinde alayım!!!!!'/><author><name>merkezefendi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04240651250427199005</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-14799607.post-114362146106339948</id><published>2006-03-29T11:34:00.000+03:00</published><updated>2007-07-02T00:53:56.796+03:00</updated><title type='text'>Yeni Sahne Yıkılmasın.</title><content type='html'>&lt;a href="http://photos1.blogger.com/blogger/2129/1351/1600/15.0.jpg"&gt;&lt;img style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/2129/1351/320/15.0.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt; Hocalar Ankara’yı sever. Ankara’yı Ankara yapan değerlerin korunması gerektiğine inanır. Yaşadığımız kentin mirasının yağmalanmasına, Yeni Sahne’nin yıkılıp yerine alışveriş merkezi yapılacak olmasına ise inanamaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kültür mirasımızın teker teker elimizden alınmaya çalışıldığı şu günlerde Hocalar olarak sizi çocukluk ve gençliğimizin Ankara’sına götürelim, yeni nesilleri Ankara’nın kültür ve sanat hayatının saklı kamış diğer yüzü ile tanıştıralım dedik. Buyrun bakalım, hocalar neler anlatıyor:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;“Ortaokulda filanız, okulu astık, üç arkadaş, İzmir Caddesi üzerindeki bir pasaj icerisindeki Efes Sinamasına gitmeye karar verdik. Benim “üç film birden” sinemaya ilk gidişim, arkadaşlar ise biraz daha tecrübeli. Ben filmler devamlı oldugu için sınırsız bir heyecan içerisindeyim. Bütün gün oturup, bizi başka bir dünyaya sürükleyecek birbirinden güzel filmleri peşi sıra seyredebilecektik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biletimizi aldık, merdivenlerden giriş holüne doğru indik. Film salonunun bir kapısı yok, kırmızı bir perde var kapının yerinde. Merdivenlerden indiğimiz esnada kafası kel bir amca bizden on-onbes adım bizden ilerideydi, hiç unutmam. Adamı arkadan gördügümüz için çizgi şeklindeki kelini hala hatırlarım. Tam amca kırmızı perdeyi aralayıp salona girecekti, büfedeki görevli "hooppp hemşerim nereye diye " adamın kafaya bir gazoz kapağı fırlattı. Kapak adamın keli ile saçı arasındaki çizgide patladı. Ben tam kavga çıkacak derken, kel amca hiçbirşey olmamış gibi perdenin arasından içeriye süzüldü. Biz napsak oğlum girmesek mi filan derken, büfecenin aslında aynı zamanda yer gösterici olduğu ve bahşiş beklediği anlaşıldı. Adama para verip, numarasız olan koltuklara oturuldu. İceride gözlerim kel amcayı aradı ama karanlıkta seçemedim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Filme gelince uyduruk bir Türk filmi idi. Tam hatırlamıyorum ama Ali Poyrazoğlu filan oynuyordu sanirim. Filmde hiç bi bok yoktu, arada bir çamaşır yıkayan bir kadının bacakları filan görünüyor, kamera zoom yapıyor, seyirciden homurtular yükseliyordu. Tüm ögleden sonra birbirinden sürükleyici film seyretme planları hayal kırıklığına uğramak üzereydi ki, birden oynayan film kesildi, beyaz perde üç-beş saniye karardı, bambaşka bir sahne başladı. Bir sandalda genç bir çocuk sarkık memeli bir kadının üzerindeyken bir yandan kürek çekiyordu. Bu sandal gezintisi 3-4 dakika kadar sürdü, sonra Turk filmi kaldığı yerle hiç alakası olmayan bir yerden devam etmeye başladı. Seans bitmişcesine salonu dört beş kişi terketti. Asıl filmin araya atılan parçalar, saatlerce oynayanın ise parçaya alınan reklam olduğu anlaşıldı. Biz bir sonraki parçayı beklemeye başladık. Ama o kadar sabredemedik, "goralı" yemek üzere Sakarya’ya yönlendik. Dışarı çıktığımda karşıdan gelen her kadını cıplakmış gibi görüyor, tecavüz edecekmişim gibi bakıyordum. Goralı yenilince herşey normale döndü...&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;Bir diğer hoca anlatıyor:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;“Hocalar, müsadenizle bu minvalde bir anımı da ben anlatayım, sanırım üniversitede ikideyiz, 6-7 kişilik bir grup şöyle güzel bir erotik film izleme hevesiyle kahvede gazetenin sinema sayfasını incelerken birden gözümüz menekşe sinemasında oynayan "La Sinyora" isimli İspanyol olsa gerek filmin afişine takıldı. Afiş aynen şöyleydi, esmer güzel bir kadın jartiyerli çorapları olduğu halde, iki bacağını ayırmış elindeki yelpazeyle apış arasını yelliyor. Siz misiniz bu afişi gören arşiment vari bi heyecanla hemen kahveden çıkıp, o yıllar, Dikimevi Emek hattının tahsisli yolundan otobüse atladığımız gibi soluğu Menekşe sinemasında aldık. Filmin afişini birde sinemanın panosundan gördükki artık tutabilene aşkolsun. Filmin ilk yarısında, afişdeki o şuh pozun sahibi cinsel arzuları tatmin edilememiş başrol oyuncusu kadın, orta yaş üstü denebilecek soylu ve zengin bir adamla evlenir, ama adam kadın kokusundan nefret etmektedir o nedenlede kadınlarla yatamamaktadır, hatta hiç unutmam bu durumu, ilk yarının tek heyecanlı sahnesi olan, kadını banyodaki küvete sokup ona bakarak masturbasyon yapmadan evvel, neden masturbasyon yaptığının gerekçesi olarak söylediği "gül suyu ile yıkanmış kadınla dahi denedim ama olmuyor" sözleri, heyecanla beklediğimiz sahnelerin içine ettiği için okkalı küfürlerimize hedef olmuştu. Neyse ilk yarının sonunda bir umut ışığı belirdi ve adam öldü. Tamam dedik muhtemelen 2. yarıda beklediğimiz sahneler gelecek filmdeki erotik doz artacak. 2.Yarı başladı, kadının genç bir akrabası adamın ölümünden sonra kadının yanına geldi, kısa süre içerisinde kadının delikanlıya ilgisi, delikanlınında kadına karşı boş olmadığı ortaya çıktı, tam bu ilgi ve etkileşimler iş tutacak kıavama gelmişti ki, genç delikanlı bir öğle yemeğinin hemen akabininde girdiği havuzda boğulup öldü. Kadın için artık yapacak bi şey kalmamıştı, akdeniz sıcağında serinlemek için kullandığı yelpazesini, diğer ateşini söndürmek üzere de kullandığı o son sahne ( bkz.afiş sahnesi) ne kadına ne de bize yetti.&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diğer bir hoca anlatıyor:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Ankara'da hazırlık okurken "ŞEY" (The Thing) adlı filme gitmiştim. Babaannem hangi filme gidiyorsunuz diye sorduğunda "ŞEY" dedim. "Kötü filmlere gitmeyin" dedi. Ben de "yok babaanne, bilim kurgu filmi" dedim. "Belli" diye cevap verdi. "Allahaısmarladık" diyerek ayrıldım. Keşke üç film birden devamlılardan birine gitseydim. Yanlış anlaşılmak bana çok koymuştu o gün.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir de bir yılbaşını Randevuz diye bir yerde kutlamıştık. Babaannem "yılbaşında da randevu evine gidilirmiymiş" diye sitem etmişti. "Yok babaanne, yerin ismi o. Bir bar." dedim. İnanmadı... O akşam aramızdan biri randevu evinin duvarında asılı resimleri yürütmüştü. Sonra çıkıp Papsiye gitmiştik yanlış hatırlamıyorsam...&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="fullpost"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class="fullpost"&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/14799607-114362146106339948?l=hocalarnet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hocalarnet.blogspot.com/feeds/114362146106339948/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=14799607&amp;postID=114362146106339948' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/14799607/posts/default/114362146106339948'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/14799607/posts/default/114362146106339948'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hocalarnet.blogspot.com/2006/03/yeni-sahne-yklmasn.html' title='Yeni Sahne Yıkılmasın.'/><author><name>Hocalar.Net</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14395545601402117364</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='21' height='32' src='http://photos1.blogger.com/blogger/2129/1351/1600/philip.jpg'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-14799607.post-114310255445317411</id><published>2006-03-23T10:18:00.000+02:00</published><updated>2007-06-26T14:21:45.101+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Hobitlerin Hocası Külliyatı'/><title type='text'>Her Öğrenciye Bilgisayar</title><content type='html'>&lt;a href="http://photos1.blogger.com/blogger/2129/1351/1600/Keyboard.jpg"&gt;&lt;img style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; WIDTH: 278px; CURSOR: hand; HEIGHT: 213px" height="227" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/2129/1351/320/Keyboard.jpg" width="292" border="0" /&gt;&lt;/a&gt; Son zamanlarda sık sık dergilerde gazetelerde görüyorum. Bugün de çay odasında bir dergide görünce canıma tak etti... Yazmaya kara verdim.&lt;br /&gt;"Her okula bir bilgisayar" kampanyası... Daha da kötüsü "her öğrenciye bir bilgisayar" kampanyası. Nedenlerini bakın anlatmaya çalışayım:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Varsayalım MEB 50 milyon USD karşılığında 50,000 adet bilgisayar satın aldı. Bu bilgisayarların başına gelecekler şunlar olacaktır:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1) Üçte biri MEB memurlarının eş dost ve akrabalarına peşkeş çekilecek, yani kaybolacak;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2) Üçte biri okulların depolarında, bodrumlarında çürümeye terk edilecek. Neden ? Çünkü&lt;br /&gt;okulda henüz elektrik yoktur; kışın ısınmak için tezek yakılmaktadır; suları akmamaktadır;&lt;br /&gt;duvarları yıkılmak üzeredir; elektrik olsa bile bilgisayarı açmak için düğmesine basmayı bilen yoktur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3) Geriye kalan üçte biri ise çocukların ders aralarında oyun oynaması için kullanılacak. Hiçbir&lt;br /&gt;öğretmen bilgisayarlı eğitim tekniklerini bilmediği için nasıl faydalanacağını bilemeyecek, sonuçta bilgisayarlar birer oyuncak olmaktan öteye gidemeyecek. İşte alın, gitti bir 50 milyon USD daha !!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kapitalizm öyle bir düzen ki, eğer belirlediğiniz stratejiler ve planlar dahilinde kullanılırsa bir&lt;br /&gt;ülkeyi zenginliğe ve refaha taşıyan bir araç olur. Ülke kalkınmasının dinamosu olur. Yok eğer&lt;br /&gt;düzgün bir ulusal stratejiniz yoksa, devlet yöneticileri neyi niye yaptıklarını bilmiyorsa o zaman&lt;br /&gt;kapitalizmin kucağına düşersiniz. Sizi sömürdükçe sömürür. Hiçbir yabancı şirketin vizyon&lt;br /&gt;veya misyonunda T.C.'yi kalkındırmak ve gelişmiş bir ülke yapmak gibi bir ifade yer almaz. Ben şimdiye kadar görmedim, gören varsa bana da söylesin. Her öğrenciye bir bilgisayar önemlidir, gereklidir. Ancak, iyi düşünülmüş bir plan çerçevesinde faydalı olabilir.&lt;br /&gt;Nedir bu plan:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1) Öncelikle eğitim sistemi revize edilecek. Ezberci, demode ve sıkıcı bir eğitim yerine çocuklara&lt;br /&gt;analitik düşünmeyi öğretecek; yaratıcı ve sorgulayıcı olmak aşılanacak. Dünya çapında yapılan&lt;br /&gt;bir araştırmada bu konuda en başarılı ülkeler Macaristan, Çek Cumhuriyeti gibi eski doğu bloku ülkeleri çıkmış. Eğitime çok daha fazla bütçe ayıran Fransa, ABD, Almanya onların gerisinde yer almış. Demek bunun için çok para gerekmiyor. Komünist sistemden geriye kalan bir başarı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2) Öğretmenler 1. maddede belirtilen çağdaş eğitimi verecek yetkinliğe getirilecek. Kendileri sıkı bir eğitimden geçecek. Ayrıca medeni bir hayat yaşayacak bir hayat standartına ulaştırılacak. Ekmek parası, sağlık masrafları ve borçlarını düşünen bir kişinin çocuklara pozitif ve şevkle yaklaşması beklenemez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3) Okulllar çağdaş birer ortam haline getirilecek. Çok süslü püslü şeyler gerekmez. Temiz, derli toplu, ısınan sınıflar, düzgün bir spor salonu, temiz hijenik tuvaletler, temiz bir yemekhane.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;4) Dünya klasikleri ucuz ve kolay ulaşılır hale getirilecek. Zor değil. Geçmişte Türkiye'de yapılmış bir çalışma. Hem de Türkiye'nin çok daha fakir zamanlarında.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;5) İşte şimdi sıra bilgisayara geldi. Yukarıdaki maddeler sağlandıktan sonra MEB uzmanları tarafından ulusal bir bilgisayarlı eğitim müfredatı belirlenecek. Bilgisayar en verimli nasıl kullanılır, çocuklara bilgisayar ile ne öğretilecek buna karar verilir ve uygulanır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Düzgün stratejiler hazırlanmadan yapılan boş beyanatlar ve kampanyaların tek amacı birilerinin cebini doldurmak; politikacıları da ucuz kahraman yapmaktır. Türkiye popülist politikalardan çok çekti. Umarım biz ve bizden sonraki nesiller ile birlikte artık bazı şeyler değişmeye başlar.&lt;br /&gt;hh&lt;br /&gt;&lt;span class="fullpost"&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/14799607-114310255445317411?l=hocalarnet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hocalarnet.blogspot.com/feeds/114310255445317411/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=14799607&amp;postID=114310255445317411' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/14799607/posts/default/114310255445317411'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/14799607/posts/default/114310255445317411'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hocalarnet.blogspot.com/2006/03/her-renciye-bilgisayar.html' title='Her Öğrenciye Bilgisayar'/><author><name>Hocalar.Net</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14395545601402117364</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='21' height='32' src='http://photos1.blogger.com/blogger/2129/1351/1600/philip.jpg'/></author><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-14799607.post-114140136621550115</id><published>2006-03-03T17:53:00.000+02:00</published><updated>2007-06-25T12:16:19.714+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Yedi Sekiz Hasan Paşa Küll
